Makale

Tanrı Misafiri

Prof. Dr. Nesimi Yazıcı
Ankara Üniversitesi
İlahiyat Fakültesi

Tanrı
Misafiri

Dünyamızda misafir kelimesini Yüce Tanrı’ya izafe ederek kullanan başka bir millet var mıdır acaba? Son yıllarda ancak birkaç senede bir gidebildiğim köyümde, rahmetli dedemin şimdilerde ancak yıkıntıları ayakta kalabilmiş misafir odasının önünde, bu soru aklıma geldi. Oldukça da mütevazı boyutlardaki bu yapı, çocukluğumda bana ne kadar da büyük gelirdi!
Benim ailem esas olarak Balıkesir’in Gönen ilçesine bağlı Ömerler köyündendir. Burada sözünü ettiğim annem ve dedem ise komşu Atgölcük köyünde oturmakta idi. Biz de her yaz Karakeçili Yörükleri’nin oturduğu, tamamı yakın akrabalarımızdan oluşan bu iki köye gider, tatilimizi buralarda geçirirdik. Şimdi düşünüyorum da, gitgide benden daha da uzaklaşan ve koyu bir sis tabakasıyla örtülen, çocukluğumun kahramanlarından bugün ne kadar azı hayatta diyorum! Onlara sonsuz kerem sahibi olan Mevlâ’mın rahmetini dilemekten başka elimden ne gelebilir ki? Bu noktada aklıma; onları güzel anılarıyla hatırlayabileceğim, hayırla yâd edip, iyilikleriyle anabileceğim geliyor. Öyle ise Atgölcük’teki dedemin misafir odasından bahsetmenin tam yeridir diye düşünüyorum.
Atgölcük, Emirler ve Suçıktı ile birlikte, üç ayrı mahalle halinde, Gönen’in yüzün üzerindeki köyünden biridir. Toplam on beş, yirmi hâne kadar bir dağ köyüdür. Çok önemli bir yol güzergâhında da bulunmamaktadır. Bununla birlikte burada dedem Haşan Tonbak’ın bir misafir odası bulunmaktaydı. Ailenin oturduğu evin bahçesinde ambarla birlikte müşterek bir çatı altında inşa edilmiş olan misafir odası, hatırlayabildiğim kadarıyla pek boş kalmazdı. Misafirler genelde atlarıyla gelirlerdi. Bu takdirde at ahıra çekilirdi. Misafirin gelişiyle birlikte evin bir başka demirbaşı, dağ köylerinin o dönemde vazgeçilmezlerinden olan köpeği de bir münasip yere bağlanırdı.
Misafire ağırlıklı olarak süt, yumurta ve tavuk etinden yapılmış yemekler hazırlanır, tatlı olarak da un helvası veya kabak pişirilirdi. Şayet ekmek yapılalı birkaç gün olmuşsa, yani yeteri kadar taze değilse, poğaça ha- zırlanırdı. Mevsimine göre ocak tutuşturulur, bana pek tatlı gelen sohbetler yapılırdı.
Misafir odalarıyla ilgili belleğimdeki bir anı da, 1972 sonbaharında Yüksek İslâm Enstitüsü’nü bitirerek gittiğim Tekirdağ’da, bir Ramazan akşamı iftar ettiğimiz Karacakılavuz köyündeki Ahmet Ağa’nın odasıdır. Tarhana çorbası, yoğurtlu biber ve karpuz o günkü yediklerimizden hatırımda kalanlar. Ahmet Ağa her hafta Tekirdağ’a gelirdi. Hâlâ babam kadar sevdiğim rahmetli Çorbacı Üner’in dükkanında, ülkemizin hayrına olduğunu düşündüğümüz uzun sohbetler ederdik. Herhalde bu dostlar bizden duâ beklemekteler ki böyle durup dururken onları hatırlamaktayım.
Hayatımın farklı dönemlerinde güzel yurdumuzun değişik yörelerini ziyaret etme ve bu sırada resmî ilişkilerimiz haricinde sıradan insanlarla temas etme imkânı bulduğumda, Ege’si, Akdeniz ve Karadeniz’i, iç Anadolu’su, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’suyla her yörede sayısız ve sınırsız misafirperverlik şekilleriyle karşılaştım. Bütün doğallığıyla bizim insanımızı tanıma fırsatı bulduğumda, geçmişimizden gelen niteliklerimizi Islâm’ın prensipleriyle birleştirerek, zamanın ve zeminin ihtiyaçları doğrultusunda ortaya konan örnekleri gördüm, iftihar ettim, sayılarının artmasını diledim.
Cezayir’de bulunduğum sırada bu ülke halkının misafir severliğinin çeşitli örnekleriyle karşılaşmıştım. Kasantina Üniversitesi’nde Osmanlıca dersleri verdiğim 1983-85 dönemindeki ilk Ramazan’da, yeni evli bir çift olan Emine ve Nurettin Aymer’in bir ay süresince beni iftar sofralarına misafir etmeleri, ayrıca sahur yemeğimi de hazırlayıp vermeleri kolay unutulacak bir durum değildir. Çünkü evin hanımı bir lisede öğretmen olduğundan iftara yakın bir saate kadar dışarıda çalışmak mecburiyetinde idi, her istediği yemeklik malzeme çarşıda pazarda bulanama- maktaydı, ayrıca da beni ülke dışından, itibar edilmesi gereken bir konuk olarak değerlendirdiğinden her gün farklı yemekler hazırlamaya çalışmaktaydı. Bununla birlikte daha da enteresan olanı, bana çok büyük bir misafirperverlik örneği olarak görünen bu konuyu anlattığımda Cezayirlilerin, hiç de etkilenmemeleri ve "bundan doğal ne olabilir, bir Müslüman oruç tutuyor, diğer kardeşi de ona iftar veriyor, sizi onlar fark etmiş, kısmet onlaraymış, yoksa hangi Cezayirli aile olsa bunu eksiksiz yapardı" demeleriydi.
Bir başka örnek ise Cezayir’in güneyinde çölde bir vaha zinciri oluşturan Vadîimizap bölgesindeki yapılanma içerisinde, çok sayıda misafire hizmet veren mahalleye ait müşterek misafir odalarıdır. Caminin en yüksekte yapıldığı ve imamların da geçimlerini kendi ellerinin emekleriyle temin ettikleri bu bölgeden zihnimde kalanlar arasında, İçtimaî yardımlaşmanın pek enteresan bir misali olmak üzere, yirmi beş çifte birlikte düğün yapılması kadar, elli misafiri barındıran büyük misafir odaları bulunmaktadır. Birkaç saat içerisinde bu kadar kalabalık bir gruba yemek hazırlanmış olmasını ise, Afrika’nın bu bölgesinde görmek, insanı ayrıca hayrete düşürmekteydi. Bununla birlikte daha da hayret edilecek yanı, Afrika’da Nijerya’dan hac amacıyla yola çıkan bir kişinin, bu uzun sefer sırasında hiç otel parası vermeden gidip gelebileceğinin söylenmekte olmasıdır. De- mekki Müslüman her yerde misafirperverdir, bizim farkımız ise kapımızı çalanı Tanrı’nın Misafiri olarak isimlendirmemiz, ona hizmet gerektiğine inanmamız ve bu inancı yaşanan bir düstur halinde hayatımızın vazgeçilmezleri arasına sokmuş olmamızdır.
Yedi dil bilen Ingiliz ordusunun çok yetenekli ve genç bir subayı olan Yzb. Frederick Burnaby, yanında uşağı Radford olduğu halde 1876’da ülkemize geliyor ve Üsküdar’dan Kars’a kadar uzayan bir seyahati gerçekleştiriyor ve bu sırada gördüklerini bir kitapta (Küçük Asya Seyahatnamesi Anadolu’da Bir Ingiliz Subayı 1876, Çev. Meral Gaspıralı, İstanbul, 1998, s. 72-74) topluyor. Bu sırada gerçekten dikkat çekici misafirperverlik hikâyeleri dinliyor, bazılarına da bizzat şahit oluyor. Nitekim Ankara’daki İngiliz Konsolos Yardımcısı kendisine şunları söylemiştir: Birkaç yıl önce Thompson adındaki bir dostu, Karadeniz tarafından Ankara’ya gelirken yolu bir köye uğramış, geceyi geçirmek istediği hanın bütün odalarının tutulmuş, ağzına kadar dolu olduğu cevabını almıştı. Fakat Thompson Türkleri iyi tanımaktadır. Hemen paltosunu çıkarır ve bahçeye yayar. Görünüşte geceyi açık havada geçirecektir. Hiç gecikmeksizin arkasında bir ses işitir, başını çevirince yaşlı birinin kendisine yaklaştığını görür. Müslüman Türk köylüsü, "Niçin burada uyuyorsunuz?" diye sormaktadır. "Handa boş oda bulunmadığı için" cevabını alınca; "Sizin bu yaptığınız asla doğru değil. Bir yabancı nasıl olur da sokaklarda bırakılır. Benimle geliniz" demiştir. Ona temiz bir yatak, leziz yiyecekler hazırlamış, konuğuyla bizzat kendisi meşgul olmuş, karşılığında ondan hiçbir şey istememiştir. Bunları anlatan İngiliz Konsolos Yardımcısı sözlerini şöylece tamamlamıştır; "(Bu) Türk bir Müslüman’dı; Thompson ise bir Hıristiyan. Türk, İngiltere’de benzer bir durumla karşılaşsaydı, hiç tanımadıkları bir yabancıya karşı bu şekilde davranacak kaç İngiliz çıkardı dersiniz?"
Yzb. F. Burnaby hatıralarının devamında Türkle- rin misafir severliklerinin ve cömertliklerinin örneklerine ait kendi başından geçen bazı olayları anlatıyor. Yüzbaşı Ankara’da ziyaret ettiği Paşa’nın kütüphanesindeki Osmanlı Tarihi adlı bir eserle ilgilenmiştir. Bunun üzerine on ciltlik eser takımıyla kendisine hediye edilmiştir. Fakat o günün şartlarında maddî ve manevî değeri pek yüksek olan bu takımı onun taşıması mümkün değildir. Bu durumu anlatarak bu hediyeyi kabul etmez. Şu sözler onun bu konudaki değerlendirmeleridir; "Türklerin konukseverliği meşhurdur. Cömertlikleri de öyle. Hatta bu erdemlerini abarttıkları bile söylenebilir. Bazen bir atı beğendiğim görüldükten sonra, hayvanın sahibi tarafından kabul etmemi rica eden bir pusulayla, ahırıma yollandığına şaşkınlık içinde tanık olmuştum.
Beni konuk edenlerin, böylesine cömertçe verdikleri armağanlarını geri çevirmek için bahane bulmakta çoğu kez zorlanıyordum. Armağan fazla ağır olduğu takdirde, "Ne yazık ki daha fazla yük kabul edemem" diyordum. Yollanan bir at olduğu takdirde armağanı, hayvanlara bakacak yeterli hizmetkârım olmadığını söyleyerek geri çevirmem kaçınılmazdı.
Cevap, "Benim fazlasıyla hizmetkârım var. Benimkilerden birini alın. Yolculuğunuz süresince size eşlik eder, sonra da yanıma döner" olurdu çoğu kez.
Türk ulusunu yerin dibine batıran, onu dünyada akla gelebilecek her türlü kötülükle suçlayan ülkemizin insanları, hikâyeler yazmayı bırakıp, Anadolu’da küçük bir yolculuğa çıksalar iyi ederler. "Şeytan, betimlendiği kadar kara değildir" diyen eski bir atasözü vardır. Kendilerini Hıristiyan sayan yazarlar. Birçok konularda Küçük Asya’daki Türklerden ders alsalardı keşke."
Bununla birlikte hayatta her şey güzel, biz hep doğru ve en iyiyi yaparız diye de bir kural bulunmamaktadır. Nitekim Şerefeddin Mağmûmî’nin 1894 Eylülünün ortalarında başlayarak dört ayı geçen bir zaman dilimini içeren seyahati sırasında karşılaştığı çeşitli sıkıntılar yanında, kaldığı otel ve han odalarının uygunsuz şartları dikkate alınınca, bu durum daha da kolaylıkla anlaşılabilmededir.
Şerefeddin Mağmûmî dönemin başkenti İstanbul’da doktordur ve Bursa ile çevresinde ortaya çıkan kolera salgını dolayısıyla kurulan tıbbî ekibin üyelerinden biri olarak 11 Eylül 1894’te Bursa’ya hareket etmiştir. Şehir merkezi ve çevresindeki çalışmalarını müteakip Karacabey üzerinden Bandırma’ya geçen doktorumuz, burada iken Erdek’i ziyaret etmiş, daha sonra Susurluk’a uğrayarak Balıkesir’e gelmiştir. Bulunduğu her merkezde tıbbî konularla, görevi gereği ilgilenen Dr. Mağmûmî, gezip görülmesi gereken yerleri meraklı bir seyyah tavrıyla incelemiş ve müşahedeleriyle intihalarını hatıra defterine kaydetmiştir. Balıkesir’den Edremit, Burhaniye ve Ayvalık’a giden buradan deniz yoluyla İstanbul’a dönen Şerefeddin Mağmûmî’nin seyahati süresince en çok sıkıntıyı kalma yeri konusunda çektiğini görüyoruz. Devlet görevlisi olan, dolayısıyla maaşı haricinde belirli bir yol gideri de almış olan Dr. Mağmûmî, bir bakıma bu durumun doğal sonucu olarak ücretini ödeyerek uygun yerlerde kalmak istemiştir. Fakat gerçekten üzü- lünecek bir durumdur ki, yüzyıllar öncesinde Türkiye Selçukluları (1075-1308) döneminde, bu ülkenin ana ve hatta ikinci derecedeki yollarını irili ufaklı vakıf kervansaraylarla süsleyen, buralarda müslim gayrimüslim ayırımı yapmadan, yollara düşen herkese ücretsiz hizmet veren bir milletin çocukları, şimdi şehir ve kasabalarında parasını ödeyenlere yeterli konaklama hizmeti verememektedirler. Bununla birlikte Ş. Mağmûmî önce kısmen Tercüman-ı Hakikat gazetesinde tefrika edilen ve daha sonra 1909’da Kahi- re’de yayınlanan hatıralarında (Seyahat Hatıraları "Anadolu ve Suriye’de", Kahire, 1327. Bu kitap son zamanlarda Cahit Kayra tarafından sadeleştirilerek Bir Osmanlı Doktorunun Anıları Yüz Yıl Önce Anadolu ve Suriye, İstanbul, 2001, 265s., basılmıştır) misafir odalarıyla ilgili çok dikkat çekici bir örnekten de bahsetmektedir ki, o da Burhaniye’de Ahmet Efen- di’ye aittir. Bizi aramadığı için göremediği, göremediği için de bize aktaramadığını düşündüğümüz, gezi bölgesindeki diğer misafir odalarına bir örnek olması dileği ve onların bugün belki isimleri unutulmuş sahiplerinin hatırasını hayırla yâd etme temennîsiyle Ş. Mağmûmî’nin kitabının bu kısa bölümünü burada vermek istiyoruz.
"Bereket versin acemilik etmeyip Hükümet Kona- ğı’nda bir geceyi geçirmek için oda bulabilir miyim diye kasabayı dolaştım da bu sayede bölgenin ileri gelenlerinden Ahmet Efendi ismindeki zatın bir misafir dairesi bulunduğunu ve ne kadar memurlar gelirlerse buraya indiklerini öğrendim. Birisi önüme düşüp oraya götürdü ve eşyamı da naklettiler.
Bu misafir dairesi Ahmet Efendi’nin konağı karşısında ayrı selamlık gibi bir şey idi. Üç odadan ibaretti. Biri benim girdiğim, zemini hasırla örtülmüş, kerevetli uzun minder, masa üzerinde ufacık bir ayna, üzerinde bir çalar saat asılı. Nargile, çubuk ve sair ufak tefek edevât. Misafirler ne arasa bulacak. Diğer iki odanın döşemesi bayağı derecede olup burada kalan yolculara uygun. Ben orada iken köylere cerre gitmek için gelmiş sekiz on medrese öğrencisi bu odalara yerleştirilmişti. Misafirlere hizmet etmek üzere özel bir de hizmetçi vardı. Yolcuların beygiri falan olursa çekmek için alt katta bir de ahır bulunduğunu odayı kaplamış gübre kokusundan anladım. Burhaniye’de üç günlük kalışım sırasında gördüğüm ikramdan dolayı buranın sahibine ömrüm boyunca minnettar kaldım. Sabahları mangal ateşle doldurulup getirilir. Öğle ve akşam iki tabla yemek gelir. Birini medrese öğrencilerine birini benim odaya koyarlar. Misafiri olduğumuz Ahmet Efendi de ekseriya sofrada bulunarak beraberce yemek yer. Kendi gelemezse oğlunu yerine gönderirdi. Geceleri konu komşu toplanarak güzel güzel sohbetler olunurdu.
Yemeklerin hepsinin zeytin yağıyla pişirilmiş olmasından dolayı şikayet edecek olursam nankörlüğüme verilmez sanırım. Esasen zeytin yağından hoşlanmayan, İstanbul’da bile zeytin yağlı yemeği ancak tadan bir kimse yumurtadan, kuzu etinden tutunuz da pilavına, helvasına varıncaya kadar zeytin yağıyla pişirilmiş yemeklerin karşısında bulunursa ne derece sıkıntı çekeceğini tasavvur etmeli ve şikayetini mazur görmeli! Hele yemeklerin sıcak olması da başka! Bununla birlikte yağları şerbet gibi. Neylersin ki alışılmamış. Zeytin yağsız olarak yalnız türlü çorbası vardı. Yani tarhananın fasulye, nohut, havuç ve lahana ile karışık pişirilmesinden ibaret bir yemek. Buna en ziyade kaşık daldıran ve en sonra bırakan ben olurdum".
Zaman değişmektedir. Bu durum bize ihtiyaçlara farklı çözümler üretme sorumluluğu vermektedir. Ne mutlu bu bilinç içerisinde olanlara ve ne mutlu bu hedef doğrultusunda yol alabilenlere!