Makale

Din, Kimlik ve Diyanet İşleri Başkanlığı

Doç. Dr. Mehmet Görmez
Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı

Din, Kimlik ve
Diyanet İşleri Başkanlığı

Kimlik ve Müslüman kimlik
Konuyu kimlik, Müslüman kimlik, kimliğin oluşumunda dinin rolü ve din-kimlik ilişkisi, dinî kimliğin korunması ve idamesi için dinî kurumların rolü ile Diyanet işleri Başkanlığı örneği bağlamında ele almak istiyorum.
Kimlik nedir? Bu soruya önce benliği ve kişiliği tanımlayarak cevap verebiliriz. Benlik, insanoğlunun ben neyim, nereden geldim, nereye gidiyorum sorularının cevabını içerir, insanoğlunun kozmostaki yerinin ne olduğuna dair inancı cisimleştirir. Varoluşun anlamını ortaya çıkarır.
Kişilik ise huy ve karakterin bir bileşimidir. Huy; doğuştan gelen, genetik ve yapısal etkileri bünyesinde barındırırken karakter; öğrenilmiş psiko-sosyal yaşantıları ifade eder. Kişilik, psikolojide nispeten kalıcı olan, sebat eden bir dizi davranışsal, bilişsel özellik, vasıf veya eğitim olarak düşünülür.
Buradan kimliğe geçebiliriz. Kimlik, bütün şartlarda sahip olunan niteliklerin toplamıdır. Bir kişiyi veya toplumu kendisi yapan veya diğerlerinden ayıran niteliklerin tamamıdır. Durduğumuz yerde bulunduğumuz yeri ya da bulunduğumuz yerde durduğumuz yeri bize gösteren kimliktir.
Müslüman kimlik nedir? Müslümanın kim olduğu sorusu, aynı zamanda İslâm’ın ne olduğu sorusuyla birlikte ele alınmalıdır. Burada kelâm ve akaid kitaplarındaki dinî metinlerden hareketle yapılacak tanımlamalar yanıltıcı olabilir. Bu sorunun cevabını İslâm’ın insanın varoluşuna kazandırdığı veya getirdiği anlamlar, kişiliği inşa etmek için önerdiği ahlâkî değer, tasavvur ve semboller; bütün bunları kuşatan kültür, gelenek ve medeniyete mensubiyet belirleyecektir. Bu, İslâm’ın ne olduğu ya da Müslümanın kim olduğu sorusunun cevabını sadece kelâm ve akaid kitaplarında bulamayabiliriz demektir. Yani bu soruyu sadece dinî metinlerden hareketle cevaplamak eksik olur. Elbette ana kaynaklarımız onlardır. Ancak bütün bu kaynakların insanın varoluşuna getirdiği anlam, değer ve sembolleri; bütün bunların oluşturduğu kültür, gelenek ve medeniyeti; bu medeniyete mensubiyeti birlikte ele almak gerekir. Çünkü İslâm’ın en önemli tezlerinden biri, onun 6. yüzyılda ortaya çıkmış bir din olarak değil, yaratılıştan itibaren var olan bir fıtrat olarak varlığını sürdürdüğüdür. Kur’an-ı Kerim’deki "Fıtratallahilleti fetarannese aleyha." hükmü ve Rasulullahın "Küllü mevlüdin yûledu alel-fıtrati" ifadesi, İslâm’ın doğuştan gelen bir kimlik olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Din-kimlik ilişkisi
Din, bütün kimliklerin en derininde yer alan aidiyettir. Zira tarih boyunca benlikle, insanın ve varlığın anlamıyla ilgili en tatminkâr cevabı din vermiştir. Dinlerin çizdiği anlam haritaları insanlara kılavuzluk eder. Dinler, aynı zamanda gündelik hayatın tamamını kuşatan birer ahlâk düzeni sunduğu için kişiliğin oluşumuna yön verir. Yine din, bazı davranış biçimlerini diğerlerine tercih etmemizi sağlayan kültüre de şekil veren önemli unsurlardan biridir. Dil, ırk, tarih, kültür, maslahat ve coğrafya gibi kimliği oluşturan ortak aidiyetler vardır. Din bunların içinde en önemlisidir.
Öyleyse kimliği oluşturan aidiyetler içerisinde din nerede durur? Önce şunu ifade etmek gerekir; kimlikle başka coğrafyaları vatan yapabilirsiniz, fakat kimlik kaybolduğu zaman, kendi vatanınızda, kendi coğrafyanızda dahi vatanınızı kaybedersiniz. Din, kimliği oluşturan önemli bir aidiyet olduğu gibi, diğer aidiyetlerin değerini de belirler. Dilin, ırkın, tarihin, kültürün değerini belirleyen dinî kimliktir. Ayrıca dinî kimlik, herhangi bir aidiyetin öne çıkarak kimliği istilâ etmesine engel olur. Yani aidiyet unsurlarının gerçek değerini muhafaza ederek bir insanın ırkçı ve cinsiyetçi olmasına, coğrafyasını diğer coğrafyalara üstün tutmasına engel olur. Neticede dinî kimlik, en temel kabulleri, tasavvurları, anlamları, sembolleri, değerleri belirleyen çok önemli bir unsurdur.
Dinî kurumlar ve
Diyanet İşleri Başkanlığı örneği
İslâm’ın tarihten bugüne dinî hayatın idamesi için kilise gibi dinle ve hatta bazen Tanrıyla veya onun iradesiyle özdeşleşen aracı kurumsal yapıları zorunlu görmemesi onun ayrıcalıklı bir vasfıdır. İslam, kendisini dinle özdeşleştiren hiçbir kurumu kabul etmemiştir. Bu İslâm’ın en önemli özelliğidir. Var olan kurumlara da herhangi bir kutsiyet izafe etmemiştir. Ancak Müslümanlar, Hz. Peygamberin vefatından hemen sonra bazı kurumların oluşmasını zorunlu görmüştür. Çünkü (a) sahih bilgiyi temin etmek, (b) ibadet hayatını tanzim etmek ve bir disiplin içinde yürütülmesini sağlamak ve (c) manevî ve ahlâkî davranışları eğitim yoluyla kazandırmak gerekmektedir.
Bu bağlamda İslâm’da dinin kaynağı ve otoritesi bilgi ve ilimdir. Bilginin kaynaklan da bellidir; kitap, sünnet ve Müslümanların ortaya koyduğu gelenek ve medeniyettir. Bu bağlamda Diyanet işleri Başkanlığı, dinle ilgili işleri yürütmekle görevlidir, dinin kaynağı ve otoritesi değildir.
Diğer taraftan önemli bir hususa daha işaret etmek gerekir. Dinî kurumların, tarih boyunca olduğu gibi bugün de Müslüman kimliğini oluşturmada, kimliğe süreklilik kazandırmada veya zedelenen kimlikleri imar etmede, onları her türlü taarruzdan korumada büyük rolü vardır. Ancak dinî kurumlar, sağlam bilgi üreten mekanizmalara sahip değilse, kadroları meslekî yeterlilik ve ahlâkî ilkeler bakımından donanımsız ise, temsil zaafı varsa yani örnek şahsiyetler yetiştirememişse, maddî kaynakları ve kurumsal yapıları sağlıklı bir zemine oturmamışsa toplumdaki dinî kimliğe zarar verir.
Bu sebeple dinî kurumlar, dinî bilgi üreten mekanizmalara mutlaka sahip olmalı ve bunları sürekli yenilemelidir. Kimliği, yenilenen sahih bilgiyle sürekli güçlendirmek gerekir. Günümüzde dinî kurumların asıl görevi bu olmalıdır. Müslüman kimliğini Hz. Peygamberden günümüze kadar inşa eden temel kaynaklarımız vardır. Ne var ki bunları, yaygın eğitim yoluyla insanımızın hizmetine sunmada başarılı değiliz. Temel sorun işte budur.
Bu çerçevede özellikle Avrasya coğrafyasında suni dinî kimlikler oluşturmak maalesef uluslararası siyasetin bir parçası hâline gelmiştir. Dinî kurumların bilgi ve hikmet ışığında bunlarla mücadele etmesi gerekir. Yine alt bir kimliğin bütün kimliği istilâ ederek üst bir kimlik hâline gelmesine müsaade etmemek lâzımdır. Aksi takdirde grupçuluk, fırkacılık, mezhepçilik vs. ortaya çıkar. Nasıl ki din, kimliği oluşturan diğer aidiyetlerin değerini belirliyorsa, dinin sağlam bilgisi de dindeki bazı küçük aidiyetlerin bütün kimliği istilâ etmesine engel olur. Bu ilim, irfan, hikmet ve bilgiyle sağlanabilir.
Ayrıca dinî ve kültürel mirasımızı tevarüs etmemiz, bu kurumların en önemli görevlerinden biridir. Bu bağlamda model ve kurucu şahsiyetleri tanıtarak kimliğe süreklilik kazandırmak gerekir. Meselâ İmam Ebu Hanife, imam Matürîdî, Mevlâna, Hoca Ahmet Yesevî, Yunus Emre gibi Müslüman kimliğimizin oluşumuna doğrudan katkısı olan ve millî sınırları aşarak bütün Müslümanların ortak şahsiyet kabul ettiği bu insanları genç nesillere tanıtarak Müslüman kimliğin oluşmasına ve güçlenmesine katkıda bulunmalıyız.
Diğer taraftan kimliği korumak sadece geçmişi korumakla mümkün değildir. Geleceğe yönelik ideal, tasavvur ve hedefler genç nesillere anlatılmalıdır.
Son olarak dinî bir kurum olan Diyanet işleri Başkanlığının işlevi ve temel özelliklerine ilişkin şunlar söylenebilir:
a) Diyanet işleri Başkanlığı, Şeyhülislâmlığın doğrudan devamı olmasa bile din-devlet ilişkisi bakımından tarihe süreklilik kazandırmıştır.
b) Diyanet işleri Başkanlığının din, devlet, siyaset, toplum arasındaki gerilimi azaltarak dinî kimliğin gerilimlerden etkilenmeden idamesini sağlamada önemli bir rolü vardır.
c) Diyanet işleri Başkanlığının dinî gelenekleri, tezahürleri ve sembolleri koruyup devamını sağlamada önemli katkıları olmuştur.
d) Diyanet işleri Başkanlığı, yurt dışında yaşayan vatandaşlarımıza yönelik din hizmetleriyle asimilasyonu önlemede etkin bir role sahiptir.

* Bu tebliğ, 5-9 Eylül 2005 tarihleri arasında İstanbul’da gerçekleştirilen VI. Avrasya İslam Şûrasında sunulmuştur.