Makale

Hz. Peygamber'i Sevmek

Hz. Peygamber’i
Sevmek

Prof. Dr. Mefail Hızlı
Uludağ Üniversitesi ilâhiyat Fakültesi

Yüce Allah’ın insanoğluna bağışladığı duyguların belki de en yücesidir sevgi.
Hayatımızın hemen her döneminde ihtiyacını sıkça hissettiğimiz, inancımızın ve ibadetlerimizin anlam ve güzellik kazanmasını sağlayan sevgi, aslında gönülde cereyan eden, ancak dış dünyaya söz ve davranışlarla yansıyan bir duygudur. Sevgi, paylaşma eylemidir. Sevdiğine gönül verme, sevdiğinin yolunda olma ve gerekirse sevdiği uğrunda ölme, sevginin değişik tezahürlerini oluşturur. Elbette bu sevme eylemi dilde kalmadığı, gönülde karşılık bulduğu durumlarda bir anlam taşır. Sevmek ve sevilmek birbiriyle içiçedir. Dinî ve ahlâkî anlamda sevgiyi hak etmek, sevmek ve sevilmek için ise bazı şartlar söz konusudur. Kur’an-ı Ke- rim’e göre, bir kişinin sevimli ve sevgili olabilmesinin temel şartları arasında, iman etmenin yanı sıra diğer insanların da benimseyeceği ve güzel bulacağı faaliyetlerde bulunmak vardır: "İman edip, makbul ve güzel işler yapanları, Rahman (olan Allah, hem kendi katında, hem de yaratılanlar nezdinde) sevgili kılacaktır." (Meryem, 96)
Bir müslüman için uğruna verilecek sevgilerin en yücesi şüphesiz, sevginin kaynağı ve bir ismi de "Vedûd" olan Allah’tır. Müslüman, Allah’a ve O’nun dostlarına engin muhabbet besleyen kişidir. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) ise Allah dostlarının önderidir. İlâhî sevgiye ulaştıran bir rehberdir. Allah’a ve Peygamberine olan sevgimiz, emirlerine uymak ve yasaklarından kaçınmakla mümkündür. Kur’an-ı Kerim, Yüce Allah’a gösterilecek sevginin, Ra- sülüne itaat ile mümkün olabileceğini şöyle vurgulamaktadır:
"De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah, son derece bağışlayıcı ve merhamet edicidir. De ki: Allah’a ve peygamberine itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki, Allah kâfirleri sevmez." (Âi-i imran, 31-32)
Peygamber Efendimizin, kendi ümmetini ne kadar çok sevdiğini, iyilik, refah ve mutluluklarını ne denli arzuladığını, onların acı ve kederlerini nasıl paylaştığını ve onlar için bir rahmet ve iyilik kaynağı olduğunu, şu ayet çok açık bir şekilde ortaya koyuyor: "Andolsun, size içinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir. O size çok düşkündür. Üstünüze titrer. Müminlere karşı çok esirgeyici ve bağışlayıcıdır." (Tevbe, 128)
Hz. Muhammed (s.a.s.)’in dürüstlük ve doğruluk timsali bir kişiliğe sahip olduğunu, hayatı boyunca Allah’ın kendisine çizdiği yoldan kesinlikle ayrılmadığını, kötü ve çirkin uyarı ve fikirlerden, hatta böyle karakter taşıyan kişilerden etkilenmediğini ve nefsinin isteklerine uyup Hakk’a karşı bir tek söz bile söylemediğini, Kur’an ayetleri haber vermektedir: "Sizin için, Allah’ın Rasûlünde güzel bir örnek vardır." (Ahzâb, 21) ayetiyle, Rasû- lullah’ın kişilik ve karakterinin, butun dünya Musiumaniarı, hatta insaniık için güzel bir örnek teşkil ettiği ve onun güzelliklerle dolu hayatının, bilinmesi ve yaşanması gereken örnek bir hayat olduğu anlaşılmaktadır.
Yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’de, Allah ve Resulünü; babalarımızdan, çocuklarımızdan, kardeşlerimizden, ailelerimizden, kabilemizden, mal ve kazancımızdan, kısaca herşeyden daha çok sevmemiz gerektiğini (Tevbe, 24), Hz. Peygamberin, mü’minler için kendi canlarından ileride olduğunu (Ahzab, 6) haber vermiştir. Peygamber Efendimiz de: "Hiçbiriniz, ben kendisine; çocuğundan, babasından ve bütün insanlardan daha sevgili olmadıkça, iman etmiş olmaz." (Buhari, iman, 6-7; Müslim, İman, 70) buyurarak Rasülullah’ı sevmenin, Müslümanlar için ne kadar önemli bir görev olduğunu belirtmiş bulunuyor.
Hz. Peygamber’i sevmek, ona gönül vermek, gerektiğinde onun yoluna malını ve canını verme ile olur. Ancak, bilgi olmadan, sevgi tam anlamıyla gerçekleşmez. Bu nedenle, onu doğru bir şekilde tanımadan lâyıkıyla seveme- yiz. Bu, onun etraflıca tanınmasını zorunlu kılmaktadır. Bu gerçekleşirse, onun yolundan gitmek, onun sevdiklerini sevmek, onun bize emanetleri olan başta Kitap ve sünnet olmak üzere bütün değerlere saygı duymak ve sahip çıkmaktan söz edebiliriz. Onun nasıl sevildiğini, ona duyulan sevginin nasıl yaşandığını en iyi görebileceğimiz dönem asr-ı saadettir. Bu, sevginin, özverinin ve samimiyetin doruklara çıktığı müstesna bir dönemdir. Yüzlercesine rastlayacağımız örneklerin sadece birkaçı konumuzu aydınlatmaya yeterli olacaktır.
Rasûle bağlılığın eşsiz örneklerinden biri olan Hz. Ömer, bir ara Peygamber Efendimizin huzuruna gelmiş ve: "Ey Allah’ın Rasûlü! Sen bana nefsimden başka her şeyden daha sevimlisin", demişti. Peygamberimiz de: "Ömer! Kendinden de!" buyurmuş, bunun üzerine Hz. Ömer: "Kendimden de!", deyince Hz. Peygamber (s.a.s.): "Ey Ömer, işte şimdi oldu!" cevabını vermişti. (Tecrid, I, 31)
Hz. Peygamber’e gönülden bağlanan ashabı, ona derin saygı duyuyor, derdine ortak oluyor, her zaman maddî ve manevî destekte bulunuyor, ayağına batacak dikene bile razı olmuyorlardı. Ona sevgileri her şeyden fazla idi. Bir ara Hz. Ali’ye, Rasûlullah’a olan sevgisi sorulduğunda; "Rasûlullah’ı, susuz bir insanın suya hasreti gibi severdik." cevabını vermişti.
Hicretin üçüncü yılında cereyan eden Uhud savaşı, İslâm tarihinin en önemli olaylarından biridir. Müslümanların büyük bir tehlike atlattıkları ve mühim dersler aldıkları bu savaşta, içlerinde Hz. Hamza’nın da bulunduğu yetmiş sahabi şehid düşmüştü. İslâm ordusu Medine’ye döndüğü zaman karşılayanlar arasında, Beni Dinar kabilesi mensuplarından Müslüman bir kadın da vardı. Bu kadının babası, kardeşi ve kocası harpte şehit olmuştu. Onu görenler bu haberi kendisine veren kişi olmamak için gözlerini ondan kaçırıyor, gözgöze gelmemeye çalışıyorlardı. Sonunda kendisine önce babasının şehit olduğunu söylediler. O, "Hz. Peygamber sağ mı?" diye sordu. Arkasından kardeşinin vefatını haber verdiler. Kadın ise, "Rasûlullah nasıldır?" dedi. Sonunda, "Kocan da şehit oldu" dediler. O hanım bütün bunları duymamış gibi hâlâ, "Allah’ın Rasûlü nasıl, ona bir şey olmadı ya?" diye soruyordu. Hz. Peygamberin sağ ve salim olduğunu bildirdiklerinde ise şöyle dedi: "O, sağ ve selâmette olduktan sonra, her felâket benim için bir hiçtir." (Ibn Hişam, Siret, lll/l 78-181) Hicretin dördüncü yılında Medine civarındaki kabilelerden ikisi Peygamber Efendimize başvurarak: "içimizde İslâmiyet’e karşı meyil var. Bize bir kaç kişi gönder de İslâmiyet’i öğretip Kur’an okutsunlar." dediler. Hz. Peygamber de, hiçbir şüphe duymadan, bu kabilelere sahabeden Asım’ın başkanlığında on kişilik bir heyet gönderdi. Heyet yolda "Reci" denilen yere varınca, 200 kişilik silahlı bir müşrik çetesinin hü- cûmuna uğradı. Sekiz kişi şehit edildi. Zeyd ve Hubeyb adında iki sahabi de esir edilerek Mekke’ye götürüldü ve orada idam edildiler. Zeyd’in idamında Mekke’nin bütün ileri gelenleri hazır bulundu. Başını uçuracak kılıcın sıyrıldığı anda Ebu Süfyan: "Ne dersin? Senin, çoluk çocuğunun yanında olmana karşılık Muham- med (s.a.s.)’in elimize düşmesini ister misin?" diye sordu. Zeyd: "Asla! Canımı kurtaracağımı bilsem dahi, Rasûlullah’ın değil burada öldürülmesine, Medine’de ayağına bir dikenin batmasına bile dayanamam" dedi. Ebu Süfyan bu kuvvetli iman ve Peygamber Efendimize karşı duyulan derin sevgi ve bağlılığa hayret ederek: "Muhammed (s.a.s.)’in arkadaşları tarafından sevildiği kadar, bir başkasının sevildiğini görmedim" dedi.
Peygamberimizin hizmetinde kalmayı, ailesine dönmeye tercih eden, yaşadığı sürece onu bir gölge gibi takip eden, ondan ayrı kalmaya hiç dayanamayan bir sahabinin öyküsü var sırada. Köle diye satılırken, Peygamberimizin parasını vererek serbest kalabilen Yemenli Sevban’ın hikâyesi.
Peygamber Efendimize duyduğu yoğun sevgiye rağmen çeşitli hizmet ve görevler dolayısıyla, zaman zaman ondan ayrı günler de geçiriyordu. Bir gün üzgün, mahzun ve perişan bir halde Peygamberimizin huzuruna geldi. Ama Sevban âdeta tanınmayacak hâlde idi. Benzi sararmış, bedeni zayıflamış, yüzüne keder hakim olmuştu. Sevban’ın bu sıkıntıya garkolmuş halini gören Peygamber Efendimiz hemen sordu: "Sâlim! Neyin var, hasta mısın?" Sevban, vatanına ve ana-babasına tercih ettiği o sevgililer sevgilisine içini dökerken şunları söylemişti: "Ne hastalığım var, ne de bir ağrım yâ Resulullah, hiçbir şeyim yoktur. Yalnız yanınıza gelip nur yüzünüze bakıyorum, huzurunuzda oturuyor, sohbetinizi dinliyorum. Bazan sizi görmediğim zamanlar size olan sevgim daha da artıyor, size kavuşuncaya kadar üzüntüden bunalıyorum. Sonra âhireti hatırlıyorum. Sizi orada göremeyeceğimden korkuyorum. Çünkü siz cennette diğer peygamberlerle birlikte yüce makamlarda bulunacaksınız. Ben ise cennete girsem bile, sizin makamınızdan çok aşağılarda bulunacağımdan sizi orada görememekten endişe ediyorum." Sözünü bitirinceye kadar Sevban’ı dinleyen Peygamberimiz, tam ona cevap vermeye hazırlanırken Cebrail (a.s.) geldi ve şu âyeti okudu: "Kim Allah’a ve Peygamberine itaat ederse, işte onlar Allah’ın nimetine eriştirdiği peygamberlerle, dosdoğru olanlar, şehitler ve salih kullarla beraberdir. Onlar ne iyi arkadaştırlar." Artık Sevban’ın sevincine diyecek yoktu. Üzerindeki o perişan ve üzüntülü hâl gitmiş, morali yerine gelmişti, işte Hz. Peygamber’e duyulan sevginin mükâfatı...
Ashabın önde gelen kişilerinden biri olan Hz. Ebu Zer, bir ara Peygamberimize sordu: "Ey Allah’ın Rasûlü! İnsan bazı kişileri sever, fakat onların yaptığını yapamaz, bu konuda ne buyurursunuz?" Peygamber Efendimiz: "Ey Ebu Zer! Sen kimi seviyorsan onunla berabersin." Ebu Zer: "Yâ Resulallah! Ben Allah ve Resulünü seviyorum." Peygamber Efendimiz de: "Şunu bil ki, kimi seviyorsan onunla berabersin." Ebu Zer sorusunu yineledi, ancak Peygamberimizin cevabı bundan farklı olmadı.
Bir gün ashabdan biri gelerek Allah Rasû- lü’ne: "Kıyamet ne zaman kopacak?" diye sorar. O da: "Kıyamet için ne hazırladın?" buyurur. Sahâbi: "Öyle çok fazla amelim yok. Lâkin Allah ve Rasülünü seviyorum" deyince, Allah Rasûlü: "Kişi sevdiğiyle beraberdir." buyurur. (Buhari, Edeb, 96; Müslim, 165; Tirmizi, Zühd, 50) Hadisin ravisi Enes b. Mâlik der ki: "İslâmiyet geldikten sonra Müslümanların bir başka şeye bu kadar sevindiklerini görmedim."
XV. yüzyıl Osmanlı toplumunun çok iyi tanıdığı, ancak Müslüman halkın kendisine beslediği büyük sevgiyi dipdiri devam ettirebilen bir peygamber aşığını burada hatırlatmak gerekiyor. Hayatı hakkında çok az bilgiye sahip olduğumuz Süleyman Çelebi, Müslüman milletimizin manevî ikliminin şekillenmesinde rol oynayan ve bütün parlaklığı ile asırları aşarak günümüze ulaşan bir peygamber sevdalısı. O, ünlü mevlidi "Vesiletü’n-Necat"ın bir bölümünde, Allah Rasûlüne duyduğu sevgi ve muhabbeti çok samimi ifadelerle şöyle dile getirir:
Gel habibim sana âşık olmuşam,
Cümle halkı sana bende kılmışam.
Zâtıma mirat edindim zâtını,
Bile yazdım adım ile adını.
Hem kemâlat ile kâmil şah idi,
Anun için ol habibullah idi.
"Muhabbet-i Rasûlullâh" konusunda son bahsedeceğimiz kişi, milletimizin de yakından tanıdığı ve o ünlü, "Doğmazdı kalbe iman, inmezdi arza Kur’an / Meçhul olurdu esmâ, levlâ- ke yâ Muhammed." beytinin sahibi merhum Ali Ulvi Kurucu. Bu zatı anmadan geçmek, bu yazıyı şüphesiz eksik kılardı. 2002 yılında Hakk’ın rahmetine kavuştuğu Medine’de Ha- rem-i Şerifte kılınan bir cenaze namazı sonrasında, Sevgili Peygamberi’nin bir komşusu olarak Cennetü’l- Baki’de toprağa verildi bu OsmanlI beyefendisi. Hayatı boyunca Ravzası’nın civarında dolaşıp duran, mütebessim çehresi, samimiyeti ve sıcaklığı ile çevresindekileri büyüleyen bu Habibullah sevdalısının terennümleri, onun sevgisiyle hemhâl olmanın âdeta bir tezahürüdür:
"(Ya Rasûlallah!) Sana olan ümmetlik borcumuzu nasıl ödeyebiliriz? Seni öldürmek için evini ablukaya alan azgınlara rağmen, evinden bizim için çıktın. Sığındığın mağaranın önünde kılıcını sıyırıp bekleyen düşmanlara, ümmetin için sabrettin. Kâbe’nin etrafında doğduğun ve sevdiğin yerleri, bu dini bize ulaştırmak aşkıyla ter- kettin. Düşmanların her yönden tehdit ve takiplerine rağmen, bizim için ilerledin. Bu kadar zahmet ve meşakkatlere ümmetin için katlandın. Bu kahırlara senden başkası göğüs gerebilir miydi? Bedir ve Kadir gecelerinde, ayrıca Mi- rac’da ve Hac’da hep, "ümmetim, ümmetim!" diye dua ettin. Sen gerçekten önderimiz ve Peygamberimiz’sin!
Ey Yüce Peygamber! Ümmetin seni içten gelen bir sevgi ile seviyor. Senin sevgin de gönül ve ruhları, nura ve huzura garkediyor. Böyle bir sevgiye ne doyulur, ne yerine başka bir sevgi konulur, ne de senden başkasına nasip olur. Yeni doğanların kulağına ilk söylenen isim, ism-i Celâlle beraber senin ism-i şerifindir, insan değerini ancak senin yolunda anlayabilir. Her Müslüman da irşadına sarılır. Sen, Allah’ın sevdiği ve Müslümanlar’ın da gönül verdiği sevgilisin.
Ey Yüce Peygamber! Sana getirilen salâvat, nur hâzinesinin şifresidir. Bu şifre de dilden dile ve gönülden gönüle intikal eder. Dolayısıyla getirilen salâvat had ve hesaba gelmez. Salâvat- sız saniye geçmez.
Dünyada doyulmayan zevk yoktur, derler. Bu işin maddî tarafıdır. Ruh nura doymayıp "nûrun alâ nûr" olur. Daima kaynağa dönüp, içer de kanmaz ve ayrılmak istemez. Herhangi bir sebeple meydana gelen ayrılıklar da aşk ve şevki artırıp, şiirler ve na’tlar söylettirir.
Salâvat, dünyanın neresinde olunursa olunsun; kuytuda, mağarada, evde, havada ve denizde getirilip, muayyen gün, yer ve merasime tâbi değildir.
Gidip Peygamber’i, kabr-i şerifinde ziyaret edenler için protokol defteri olsaydı ve her gelenden kendi lisanınca kendi duyduğunu yazması istenseydi; ne defter, ne kalem, ne de mürekkep yeter, ne de bu işin üstesinden gelinebilirdi. Çoğunun da tutamadığı gözyaşları defteri ıslatır; neticede de ne defter, ne de cümle kalırdı." (Hayreddin Bulut, Medine Notları, İstanbul, 1999)
Sonuç olarak, hayatını ümmetine adayan, Mirac’da Rab- binden sadece af ve mağfiretimizi dileyen, kıyamet gününde de bize şefaatçi olacağını müjdeleyen Sevgili Peygamberimize bol bol salât ü selâm getirmek, onun yolu ve ahlâkından ayrılmamak, onun sevgisini kazanmamıza yol açacaktır. Ayrıca Rasûlullah’ı sevmek, Allah’ı sevmekle eş tutulduğuna göre, Yüce Rabbimizin razı olduğu kul olma şansını da elde etmiş olacağız.
"Allahümme salli alâ Muhammed."
"Muhabbetten oldu Muhammed hâsıl
Muhammedsiz muhabbetten ne hâsıl."