Makale

Ne Olacak Bu Kadınların Hâli?

Ne Olacak Bu Kadınların Hâli?

Selva ÖZELBAŞ
Üsküdar Vaizi

Elbette sorusuz ve sorunsuz bir hayat beklemek imkânsız lakin insanı asıl üzen çoğunlukla kadınların mağduriyeti. Ve bu mağduriyette kadının da payının oluşu.

Güneşli bir gün ve boğazın masmavi sularında martıların yarış yaptığı bir vapur ve ben bu vapurda yepyeni bir güne başlayan İstanbul’un sesini dinlemeye çalışıyorum. İstikamet İstanbul’un en güzel yerlerinden biri olan Nuruosmaniye’deki tarihî binada yeni Fetva Makamı. Mesuliyetin ağırlığından kelimesi bile insanı titretmeye yeten görev.
Şehir hatlarının bu yeni ve modern vapurunda seyir hâlinde giderken bir taraftan da eski günlere dalıyorum. Küçük bir çocukken büyüklerimizle karşıya geçerdik. “Yeni Cami’ye gidelim öğle namazını orda kılarız, çiçek pazarını da gezer dolaşır geliriz” derlerdi. Buraya kadar gelmişken Mısır Çarşısı’nı görmeden gitmek olmazdı; hele o eski Galata Köprüsü’nden gezerek Karaköy’e geçmek, Uzun Ömer’in camekân içindeki ayakkabısını görmeden, İstanbul’un o benzersiz susamlı simidini yemeden dönmek hiç olmazdı. Yaşları bana yakın kuzenlerimle yaşadığım bu günler hatıra sandığımın en mis gibi kokan köşelerinde durmaktadırlar.
Ben yakın geçmişin derinliklerinde kulaç atarken vapurumuz martılar eşliğinde sahile varmıştı bile. Vapurdan inerek tramvayla güzel manzaralar eşliğinde süren kısa yolculuk Çemberlitaş’ta sona erdi. Kısa bir yürüyüşten sonra Nuruosmaniye Camii’nin külliyesine ait mekânımıza ulaşmış bulunuyorum. Problemler maalesef gün ışığını beklemiyor. Gelir gelmez telefon trafiğine yakalanıyorum.
İlk telefon sabah henüz ilerlemeden “oruç tutmaya niyet edebilir miyim? Diye soran bir hanımdan. Oruçta niyetin vakti nafile ya da farz olmasına göre değişeceğinden bu konuda bilgili olmak önemli olsa da, dinî bilgilerimiz hele hele bu kadar sık yaptığımız bir ibadette bile maalesef oldukça sığ ve anlık.
Bir diğer telefon... Ahizeyi kaldırıyorum ve yine bir hanım. Soru; “vefat edenin kırkı öldüğü günden mi yoksa toprağa gömüldüğü günden mi hesaplanır?” Sakin olmak ve bir cevap vermek zorundasınız. Birkaç telefon sonra bir benzeri soru daha, tek farkı ölenin yedinci gününü hesaplama problemi. Problemin nedeni ölüm günü ile toprağa veriliş gününün farklılığı. Kendini dinî bilgiden, din derslerinden, camilerdeki vaazlardan müstağni sayan insanların kronik sorunu maalesef; ama neyazık ki ölüm bu soruyu size sordurtuyor... Kaçınılmaz son. İşte o zaman gülsek mi, ağlasak mı, kafamızı duvarlara mı vursak bu sorular karşısında insan şaşırıveriyor.
Bir telefon daha... Bu da bir kadın “kayınpederimin başka çocukları da var hep ben mi bakmak zorundayım? Diyor. Yaşlı ve bakıma muhtaç bir insanın birçok oğlu kızı olur da iş sadece bir geline kalırsa bu kadın da bu soruyu sorar ve sormakta da haklıdır. Bu hanımı cennetle müjdeleyerek, tebrik ve nasihatlerle gönderirken diğer taraftan başka yapılabilecekleri de eklemeden, kişileri doğru bilgilendirmeden göndermek ağır bir sorumluluk olsa gerek. Anne babanın her bir evladının üzerinde hakkı vardır ve bütün evlatların da bu sevaba ihtiyaçları vardır. Neden insanlar ebeveynlerine başkalarını hizmet ettirip kendi vicdanlarını rahatlatır ve cenneti kazandıklarını zannederler?
Çok hayret içinde kaldığım bir telefon daha alıyorum. Kadıncağız biraz rahatsız, küçük çocuğu var bir taraftan da ev işlerine yetişmesi lazım oldukça zor geliyor bütün bunlar ve “namazımı birkaç sene erteleyebilir miyim?” diye soruyor. Terk etmeden nasıl namaz kılabileceği konusunda pratik birkaç bilgi ve nasihatle inşallah faydalı olmuşumdur.
Yine bir telefon ve karşımda evladından şikâyet eden bir anne. Boşanıp genç kızıyla annesinin yanına gelen bir kadının annesine eziyetinden bahsediyor. Ağlayarak anlatılan bu hikâyeyi dinlerken hakikaten çok üzüldüm.
Telefonun ucunda tövbe ettiği hâlde yaptığı zinadan dolayı son derece vicdan azabı çeken, günahının acıları içinde kıvranarak bunun ahiretteki karşılığını soran genç bir kadın.
Bir diğer kadın ise biri ile dini nikâh yaptırmış olduğunu ve kendisini boşamadığını ve boşamayacağını söylediğini buna karşılık ne yapabileceğini soruyor. Bu tür blöflerle korkutulan çok kadın var toplumumuzda maalesef. Kadınların resmi nikâh yaptırmadan dinî nikâh yaptırmamayı öğrenme zamanları da çoktan geçti ama ne yazık ki kötü kullanım hâlâ devam ediyor ve maalesef kadınlar kendilerini mağdur ediyorlar.
En ilginci genç bir kızın sorusu; “ağabeyim yengemi aldatıyor yengemin nikâhı düşer mi? Hele hele kafası kızdı mı oturduğu yerden karısını boşayan kocalar yüzünden mağdur olan kadınlara ne demeli? Boşayan koca; fakat soruna fetva arayan yine kadın; bu işin çaresini araştıran yine zavallı kadın. Aldığım bir telefonda yine bir kadıncağız kocası yüzünden çektiği sıkıntıları ve nasıl psikolojik tedavi gördüğünü anlatıyor ve ekliyor: “Hocam ne olacak bu kadınların hâli? Sıkıntı çeken biziz, hastalanıp ilaç kullanmak zorunda kalan da yine biziz” diye acı acı dert yanıyor.
Elbette sorusuz ve sorunsuz bir hayat beklemek imkânsız lakin insanı asıl üzen çoğunlukla kadınların mağduriyeti. Ve bu mağduriyette kadının da payının oluşu. Sonuçta kadının mutlaka başka bir kadını ve ya kendini mağdur ettiği bir ortamda yaşadığımız gün gibi ortada. Ben de sormak istiyorum: “Ne olacak bu kadınların hâli, hep böyle mi kalacak?”