Makale

Ne Olursun Ol

Ne Olursun Ol

Hilâl FURKAN

Akılla dil arasındaki yol kısaldıkça kelimeler istedikleri şekilde hareket eder. Hâlbuki ne çok doğru vardır söylenmeyi bekleyen, sarf edilen ağız dolusu yalana inat.

Ey yolcu, harflerin hiçbir günahı yoktur. Onlar sadece havada asılıdır. Lakin onları sıralamak paşa gönlünüze kalmıştır. Paşa gönlünüz dediysem, tümüyle başıboş da değilsiniz hani. Ana diliniz, konuşma amacınız, kastınız, muhatap ya da muhataplarınız kimse/neyse, coğrafyanız neresiyse ve zamanınız neye el verirse ona göre bir seçki yaparsınız. Mesela soğuktan az nasiplenmek için ağzını açmadan konuşmaya çalışan Ruslar’ın dili sessiz harfler ordusudur âdeta. Ya da hayatında muz görmemiş birinin zihninde muza ait bir düşünce ve dolayısıyla dilinde muz gibi bir kelime yoktur. Düşünce dizer harflerimizi, harfler oluşturur kelimelerimizi ve kelimeler ifade eder bizi. Sözün macerası işte böyle başlar. Dilden dökülür ve kim bilir hangi gönüllere dokunur.
Söz, söyleyeni ölçüsünde değer taşır bazen. Mesela Allah dediyse “ama” demek yoktur. Ya da O’nun sözlerini yazan kitaba dokunmak bile tertemiz olmayı gerektirir. (“O’na ancak tertemiz olanlar dokunabilir.” Vâkıa, 56/79.) Sözlerin dile getirdiği hakikat, söyleyenin değeri nispetinde karşılık bulur. O yüzden olmalı ki belli bir olgunluğa erişmiş olmalarını bekleriz bize öğüt vereceklerin. “Sakalım yok ki sözüm dinlensin.” misali… Buna mukabil hayrettir ki küçüklerin hesapsızca söyledikleri pek doğru gelir insanoğluna. Yetişkinlerin sözüne inanma yolunda kıla tüye takılan kişi, beş yaşındaki çocuktan sorar hâlini. Çünkü ne demişler? “Çocuktan al haberi.” Amma gerçekler acıdır ve bittabi acıtır, o zaman doğru söyleyen, dokuz köyden de kovulmalıdır. Zira okyanusları keşfeden insan, tahammül deryasından fersah fersah uzaktır.
İnsan ne yapıp etmeli muhataplarındaki kredisini bitirmemeli bir de. Yalan söyleyerek ya da sözünde durmayarak hafazanallah hem münafıklık kapısı aralanmasın hem de güven ortamını ateş almasın. (“Münafığın alameti üçtür: Konuştuğu zaman yalan söyler, söz verdiği zaman yerine getirmez ve ona güvenildiği zaman hıyanet eder.” Buhari, Müslim, Tirmizi, Nesai/Camius-Sağir, İmam Süyuti, No: 25.) Toplumsal hayatın en önemli dinamiklerindendir zira sözünün eri olmak. Dil ile gönül arasındaki köprüler yıkılınca yalancı çobandan sayılmak, evlerden ırak…
Akılla dil arasındaki yol kısaldıkça kelimeler istedikleri şekilde hareket eder. Hâlbuki ne çok doğru vardır söylenmeyi bekleyen, sarf edilen ağız dolusu yalana inat. İnsan hatırlasa ki, söyledikleri kaydedilir; onu gören bir göz, onu duyan bir kulak vardır; susar. (“İnsan hiçbir söz söylemez ki onun yanında –yaptıklarını- gözetleyen -ve kaydeden- hazır bir melek bulunmasın.” Kâf, 50/18.) Yalan da susar böylece. Ya hayır söylemeli ya da susmalı o hâlde. (Buhari, Edeb 31, 85; Rikâk 23.) Hem de öyle bir susmalı ki: Allah, susma orucu tutan Meryem aleyhisselamı savunması için kundaktaki bebeğe fırsat versin ve konusmanin kendi elinde olduğunu hatırlatsın. Tıpkı bir çocuğun yaratılması için anne ve babanın vesile kılınması gibi bir zorunluluğun olmadığını, yaratanın O olduğunu hatırlatması gibi… Çünkü O sadece “Ol!” der olmasını istediğine. Konuşmak için büyümeye veya çocuk için babaya değil Allah’ın “Ol!” demesine ihtiyaç vardır. Allah “Ol!” dediğinde olmuştur kâinat da. Bir zamana, bir beklemeye ihtiyaç duymaksızın… Burada acziyetimiz ortaya çıkar bir nevi. Çünkü insan acele yapmamalıdır işini, işe şeytanı karıştırmadan yavaş yavaş yapmalıdır ki muntazamı bulsun. Hâlbuki “Allah bir şeye hükmetti mi ona sadece ‘Ol!’ der, o da hemen oluverir.” (Bakara, 2/117.) Ne yaman ve ne had bildiren bir çelişki.
Konuşsun, tebliğ etsin diye dünyaya gönderdiği peygamberini bile yeri gelmiş konuşturmamıştır Allah Teala. “Rabbim, çocuğum olacağına dair bana bir alamet ver.” diyen Zekeriya aleyhisselama “Senin için alamet, insanlarla üç gün boyunca konuşamaman, ancak işaretleşebilmendir.” demiştir. Ama dünyevi kelamdan uzak kalacak olan dilini en doğru olana, tesbihe yönlendirmiş ve “Rabbini çokça an ve sabah akşam tesbih et.” (Âl-i İmran, 3/41.) buyurmuştur. Çünkü zikir için dile ihtiyaç yoktur, söz bile yitirir değerini bazen. Allah’ın istediği, dilden değil kalpten anılmaktır zaten.
Söz gümüşse ve sükût altınsa hem susmayı becerip hem de ağzını açınca hakikati söyleyebilene ne demeli, nasıl bir kıymet atfetmeli? Az deyip çok anlatan, sehl-i mümteni ustası Yunus’un kıymetiharbiyesi nasıl arz edilmeli? “Kişi bile söz demini/Demeye sözün kemini/Bu cihân cehennemini/Sekiz uçmağ ede bir söz.” diyen Yunus susmuş, susmanın tadına varmış ki konuştuğunda az demiş, çok anlatmış. Ki o zaman etkili olur bir söz. Unutmamalı ki çok konuşan değil çok dinleyen dinlenir.
Durgun suya bir taş atıp fikir helezonları oluşturulabilir bir sözle. Herkesin sustuğu bir zamanda Necip Fazıl gibi hakkı haykırabilir dolup taşmış yürekler. Çünkü minicik titreşimleri hale hale büyüten ve insanları harekete geçiren bir fikir saklıdır o sözlerde. İşte, bu yüzden yasaklanır kitaplar. İnsanlar fikirlerin peşi sıra dehlemesinler diye atlarını… Zira doğrunun söylenmesi ve doğrunun peşinden gidilmesi zarardır yalan otoritelere. “Bir damla mürekkep bir milyon kişiyi düşündürebilir.” diye üzülürler gerçeği saklamakla yolunu bulanlar. Yeri ve zamanı geldiyse söz dile gelmeli ve kâğıda yön vermeli o hâlde. Kâğıttan gemilerin rotasıdır hakikat. O, gireceği gönlü ve yuva kuracağı zihni iyi bilir.
Uzun lafın kısası, sözün düşmanın tarafından bile tasdik bulsun ey yolcu. “Şu dağın ardından bir ordu vardır desem inanır mısınız?” diyen peygambere cevaben “Evet!” diyen müşrikler gibi doğruluğun ezsin muhatabını. Ve dağın ardından verdiği habere inanan kalbin, onun perdenin ardıyla ilgili verdiği haberlere de iman etsin.
Doğruluğun yanlış yolları dize getirsin; uzun laflar kısalsın, yoluna hayırla varasın ve bu yolda bir yoldaş ararsan yanı başında sükût bulasın ki “ol”asın.