Makale

Sadece Yolcu…

HADİSLERİN IŞIĞINDA

Sadece Yolcu…

Rukiye AYDOĞDU DEMİR
Diyanet İşleri Uzmanı

BİRAZ önce yanağımızı okşayıp geçen rüzgâr biraz sonra kim bilir nerede soluklanacak?
Dokunduğumuz her bir eşya bizimle olan anılarını ne zamana kadar saklayacak?
Bakıp gördüklerimizin görüp geçtiklerimizin hangisi hatıramıza sadık kalacak?
Sımsıkı sardıklarımız, bırakmamak için kan ter içinde kaldıklarımız, bizi ne zamana kadar bırakmayacak?
Duyduklarımız duyduğumuz anda göğe yükselip izini kaybettiriyor.
Ses susuyor, ışık sönüyor, renk, şekil, koku her biri hızla uzaklaşıyor.
Bu dünyada rastladığımız her bir kişiye, gördüğümüz her bir nesneye, hayranlıkla izlediğimiz her bir eşyaya, her bir söze ve harfe koku gibi sinen, orada olduğunu kesinlikle bildiğimiz ancak bu hayatın içindeyken, nefes alıyorken, canlı iken yani henüz ölmemişken fark edemediğimiz ya da fark etmek istemediğimiz, bundan şiddetle kaçındığımız bir şey var: faniyiz…
Bu dünyada var olan her şey gibi: ölümlüyüz…
Ne güzel, ne sade anlatmış Nebi (s.a.s.): yolcuyuz…
Sevgili Peygamberimiz bir gün dinlenirken bir hasırın üzerine uzanmış, hâliyle de hasırın izi mübarek yüzüne geçmişti. Allah Rasulü’nün bu hâlini gören Abdullah b. Mesud hayıflanarak “Anam babam sana feda olsun ey Allah’ın Rasulü, keşke bize haber verseydin de senin için bir yatak temin etseydik.” demişti. O ise kendisinin gözünden dünya hayatını şu sözlerle özetlemişti:
“Benim dünya rahatlığı ile işim yok. Ben dünyada, bir ağacın altında bir süre gölgelenen ve sonra oradan ayrılarak yoluna devam eden binitli bir yolcu gibiyim.” (Tirmizi, Zühd, 44; İbn Mace, Zühd, 3.)
Kendisini bir süreliğine bu dünyanın içinden geçmekte olan bir yolcuya benzeterek dünyaya verdiği değeri özetlemişti Nebi (s.a.s.). O kadar umarsız, o kadar sahiplenmeden, o kadar insana ait bir vasıftı bu: yolcu…
Yolcu yola çıktığında ardında bir şeyler bırakır hep. Her adımda arınır aslında, temizlenir, hafifler. Yüklerini arkasında bırakır, gözünü yoluna mıhlar. Yürür, gider… Ne hırs büyütür bağrında ne gereksiz kaygılar taşır sırtında. Yatağından memnun bir nehir gibi aynı tempoda akar gider. Aktıkça kir tutmaz, paklanır… Gereksiz telaşları yoktur, dünyaya tutkularının büyüttüğü devasa tırnaklarıyla tutunmaya çalışmaz. Ve attığı temeller sayısınca kendisini dünyaya sabitlediği inancı ve güvenci taşımaz. Bundan dolayı yürüyüşünü değiştirmez, gözünü başkalarının yoluna dikmez, başkalarının yolunda kendi ayak izlerini arama telaşına düşmez. Adı yüzünden yolunu, yolu yüzünden adını değiştirmez.
İzzetli ve onurlu bir yolculuktur bu. Yürüdükçe büyütür yolcusunu… Her bir adımla yücelir. Her bir adımda yeryüzünde yol almış gibi değil de göğe doğru bir basamak daha çıkmış gibidir. İnsan, kendisine güzel gösterilen malla, evlatla, altın ve gümüşle, nihayetsiz arzularla ne kadar yayılmak isterse istesin dünyaya, ne kadar biriktirirse biriktirsin dünyaya dair ne varsa, yatay yolculuğun nereye varacağı bellidir. Ancak tevekkülle, azimle, vazgeçişlerle, arınmalarla, iyiliğe doğru, hikmeti arayan gözlerle, dilinde dualarla, her bir adımda kendisini daha fazla kul hissederek yol aldığında, bunu başarabildiğinde, çok daha ulvi, daha yüce olana nail olur.
Nasıl mı?
Mekke sokaklarında fısıltıysa işitilen “Ehad” sesinin sahibi Bilal-i Habeşi, üzerindeki ağırlıklardan kurtularak yolculuğuna böyle devam eder. Köle Bilal gider, yol gider, günün birinde yolu, terk etmek zorunda kaldığı Mekke’sine düştüğünde, adımları onu Kâbe’nin üzerine çıkarır. İşte o gün, Mekke’nin fethedildiğini köle Bilal’in değil, Peygamber’in sevgili müezzininin gür sesiyle işitir insanlar. Öyle güzel bir yolcudur ki Bilal (r.a.), yoluna öyle sadakatle devam eder ki cennete onun ayak seslerini işitir Peygamber (s.a.s.). (Buhari, Teheccüd, 17.)
Mus’ab b. Umeyr de Bilal-i Habeşi gibi hayatının başından sonuna doğru büyüyerek ilerler. Faniliğin bilincine vardığında ölümsüzlüğü elde ettiğini fark eder. Dünya yüklerinden kurtulduğunda, ahiret nimetlerinin nasıl önüne serildiğine şahit olur. Mekkeli ailesinin müreffeh yaşamından vazgeçtiğinde peygamberin adımlarıyla adımlarının kesiştiğini fark eder. Ve vazgeçişleri, dünyada mütevazı bir yolcu olmayı seçişi, üzerine örtülecek bir kefen bulunmasa da adının Uhut şehitleriyle birlikte yazılmasına yeter.
Sadece Bilal (r.a.) değil, Mus’ab (r.a.) değil, Hz. Peygamber ve onunla aynı yolda yürüyenler yolun sonunun aynı zamanda dünyanın sonu olmadığını bilerek yol aldılar; bu yüzden farklıydı yolculukları. Sonsuzluğu sonsuza kadar bu dünyada kalmak zannetmediler hiçbir zaman. Dünyadan dünyaya uzanan bir yolda yürüdüklerini hep bildiler. “Üç günlük dünya”dan sonra sayısız güzel günün kendilerini beklediğini bilerek yürüdüler. Bu yüzden yolun bu dünyadaki kısmının sonuna geldiklerinde üzülmediler, şehadete koşar adım gittiler, ölümü gülerek karşıladılar. Refîk-i A’lâ’ya (en yüce dosta) doğru yol aldıkları inancıyla...