Makale

Geçmişten Günümüze Din İstismarı

GÜNDEM

Geçmişten Günümüze Din İstismarı

Prof. Dr. Mustafa ÖZTÜRK
Çukurova Üniversitesi İlahiyat Fakültesi

Din genelde bütün bir İslam âleminin, özelde bu ülkenin hem en temel yapı taşlarından hem de en büyük zaaf unsurlarından birisidir. Daha açıkçası İslam farklı etnik kökenler, diller ve renklere sahip sayısız insanı ortak inançlar ve büyük amaçlar etrafında toplayıp birbirine kaynaştırma özelliğine sahip olan ulvi bir değer olmanın yanında küçük hesaplar, amaçlar ve çıkarlar uğruna sınırsız istismara da konu olan bir sembolik sermayedir. İstismar aslında ilginç bir kelimedir. Zira Arap dilinde smr kökünden türemiş bir mastar olan istismar, “bir şeyin ürününü devşirmek ve üründen istifade etmek” demektir. (Ebü’l-Fazl İbn Manzûr, Lisânü’l-Arab, Kahire 2003, I. 699-700.) Ancak kelimenin Arap dilindeki bu olumlu anlam içeriği, “bir şeyi suistimal etmek” ve/veya “sömürmek” şeklindeki yaygın anlam ve kullanımıyla Türkçede pejoratifleşmiştir.
Bu mesele bir kenara, İslam tarihindeki din istismarının ilk örneklerinden birisinin ve belki de ilkinin Sıffin savaşında ortaya çıktığı tespitinde bulunulabilir. Şöyle ki bu savaştaki şiddetli çatışmalar 9-10 Safer 37 (27-28 Temmuz 657) Cuma sabahına kadar devam etmiş, Hz. Ali cuma günü asilere son darbeyi indirmek için Eşter’i kalabalık birliklerin başında taarruzla görevlendirmiştir. Eşter’in başarılı taarruzuyla savaş kazanılmak üzereyken Muaviye’nin danışmanı Amr b. el-Âs iki taraf arasındaki ihtilafı Kur’an’ın hakemliğine başvurarak çözme yönünde bir teklif gündeme getirmiş, ardından Muaviye kendi askerlerine Kur’an sayfalarını mızrakların ucuna takıp karşı tarafı Kur’an’ın hükmüne çağırmalarını emretmiştir.
Bunun üzerine Suriyeli askerler Muaviye’nin talimatını yerine getirip, “Ey Iraklılar! Artık savaşı bırakalım, aramızda Allah’ın kitabı hakem olsun.” demişlerdir. Bu hile savaşta bitkin düşen ve pek çoğu yakın akraba konumundaki dindaşlarına kılıç çekmekte tereddüt eden Hz. Ali’nin ordusundaki askerleri birbirine düşürmüş, kaynaklarda “kurra” diye anılan bir grup savaşa derhal son verilmesini istemiştir. Hz. Ali bu gruba Muaviye ve ordusunun yaptığı işin düpedüz savaş hilesi olduğunu söyleyip savaşa devam emri vermiş; fakat savaşın durdurulmasında ısrar eden grup onu dinlemediği gibi savaşa son vermediği takdirde kendisini öldürmekle de tehdit etmiştir.
İslam tarihinde genel olarak din, özel olarak Kur’an istismarının gelenek hâline gelmesinde bu meşhur hadisenin belirleyici rol oynadığı söylenebilir. Zira İslami kaynaklarda Havaric (Hariciler) diye anılan ve zihniyet itibarıyla günümüze kadar varlığını koruyan şiddet temelli dini istismar olgusu da yine Sıffin savaşı ve hakem olayını müteakiben zuhur etmiştir. İlk Harici grupların büyük günah işleyen kimsenin imandan çıktığı, hatta Harici olmayan herkesin kâfir olduğu yönündeki iddiaları “ini’l-hükmü illâ lillâh” şeklindeki Kur’an ifadesiyle temellendirmenin ilahî kelamı istismardan başka bir anlam taşımadığını bilmeyecek kadar cahil olduklarını düşünmek pek mümkün değildir. Nitekim Hz. Ali’nin Harura mevkiindeki Haricilerle müzakereye gönderdiği Abdullah b. Abbas’a, “Onlarla tartışırken Kur’an’dan delil getirme. Çünkü Kur’an çeşitli anlamlara/yorumlara elverişlidir. Bu yüzden onlarla sünnet üzerinden tartış.” dediği yönündeki rivayet de aynı noktayı işaretlemektedir.
Bu rivayetin başka bir varyantına göre İbn Abbas, Hz. Ali’ye hitaben, “Ey müminlerin emiri! Ben Allah’ın kitabını onlardan çok daha iyi biliyorum; çünkü Kur’an bizim hanemize nazil oldu.” demiş, Hz. Ali de ona, “Haklısın, fakat Kur’an çeşitli manalar taşır. Sen bir manadan (vech) söz ederken onlar diğer/farklı bir manayı öne sürerler. Bu yüzden onlarla sünnet üzerinden tartış; çünkü onlar sünnet karşısında manevra yapma imkânı bulamazlar.” mealinde bir sözle karşılık vermiştir. (bkz. Ebü’l-Hasen eş-Şerîf er-Radî, Nehcü’l-Belâğa, Beyrut 1996, s. 378.) Başka bir rivayete göre ise Hz. Ali tahkim olayından sonra Haricilerin sözcüsü İbnü’l-Kevva’ın, “Kan ile ilgili bir meselede insanları hakem tayin etmek adalet midir?” şeklindeki itirazına, “Biz bu meselede insanları değil, Kur’an’ı hakem tayin ettik.” diye karşılık vermiş ve ardından, “Ne var ki Kur’an konuşmaz; onu insanlar konuşturur.” diye de eklemiştir. (bkz. Ebû Zeyd İbn Haldûn, Kitâbü’l-İber, Beyrut 1992, II. 607.)
Dinin doğal ve özgün yapısını bozarak onu sentetik hâle getiren istismar olgusunun İslam tarihindeki en meşhur örnekleri hilafet ve imamet meselesiyle ilgilidir. Bilindiği üzere bu meselenin orijini Hz. Peygamber’in vefatını müteakiben ortaya çıkan liderlik meselesi ve tarihsel süreçte bu meselenin Şia ile ehlisünnet arasında kan davasına dönüşmesidir. Şia ilahî tayin iddiasından hareketle imamet meselesini usuli’d-din alanına dâhil etmekle istismarın ilk büyük adımını atarken, birçok Sünni kelamcı da Hz. Ali’nin hilafet hakkının gasp edildiği yönündeki Şii iddia ve itirazlara mukabelede bulunmak üzere aynı konuyu kelam kitaplarının son kısmına eklemiş ve bu bağlamda Hz. Ebu Bekr’in hilafetini ayetlerle gerekçelendirme cihetine gitmiştir.
Hemen tamamı polemikçi bir dille kaleme alınan klasik kelam literatürü sınırlı sayıdaki nassı azami nispette semerelendirme, diğer bir ifadeyle, muhtelif itikadi, siyasi ve ideolojik kabulleri naslarla gerekçelendirme ve aynı zamanda muhalifleri ilzam etme gayretinin ürünü olarak değerlendirilebilir. Bu yöndeki gayretlerin temelinde ilahî kelamın meşrulaştırma gücünden yararlanma düşüncesinin bulunduğu şüphesizdir. Bu çerçevede istismar bir dinî grubun nasslar üzerinden kendini meşru ilan etmesi şeklinde yapılabileceği gibi başka grupların dinî anlayış ve kavrayış tarzlarını gayrimeşru ilan etmek suretiyle de yapılabilir. İslam düşünce tarihinde dini istismar olgusunun bu iki varyantına dair sayısız örnek zikredilebilir. Çok boyutlu din istismarının güncel/aktüel ve en çarpıcı örneği ise FETÖ tecrübesidir.
Bir kişinin gerek kendi konumunu, gerek kişi ve grup çıkarına dayalı iddialarını ve davranışlarını dinî referanslara dayandırma çabası da İslam tarihindeki din istismarlarının yaygın türleri arasında yer alır. Bunun ilk ve en sapkın örneklerine Gulat ve Galiyye gibi sıfatlarla anılan aşırı Şii fırkalarda rastlanır. Muğiriyye fırkasının lideri Mugire b. Said el-İcli’nin kendini peygamber ilan etmesi, Beyaniyye fırkasının lideri Beyan b. Sem’an’ın, “Bu insanlara bir beyan, müttakilere de bir yol gösterici ve öğüttür.” (Âl-i İmran, 3/138.) mealindeki ayeti kendi şahsına atfetmesi, Karmatiyye fırkasının Muhammed b. İsmail’in nübüvvetini ileri sürmesi Gulat-ı Şia’nın dini istismar şekillerinden sadece birkaçıdır. Bu tür istismarlara son dönem İslam dünyasında ortaya çıkan Kâdıyanilik, Babilik, Bahailik, Dürzilik gibi fırkalarda, hatta Sünni İslam dünyasında geniş taraftar kitlesine sahip olan bazı dinî gruplarda da rastlanır.
İslam tarihinde Emeviler ile Abbasi hanedanı arasındaki siyasi rekabet ve hesaplaşma bağlamında ortaya çıkan ve zaman içerisinde itikadi bir kalıba sokulan mehdilik inancı/iddiası da dini istismar kapsamında ele alınması gereken bir konudur. 03-04 Ağustos 2016 tarihlerinde Ankara’da düzenlenen Olağanüstü Din Şûrası’nın sonuç bildirgesindeki şu ifadeler de tam olarak bu hususa atıf yapmaktadır: “Tarih boyunca toplumun güvenliğini tehdit eden mehdici-Mesihçi ve hurufi-batıni karakter arz eden pek çok fitne ve fesat hareketi ortaya çıkmıştır. Sır, gizem, adanmışlık, karizmatik kişilik gösterisi ve takiyyecilik/çift şahsiyetlilik bu hareketlerin en bariz özelliği olmuştur. Modern zamanlarda ise bu tür hareketler uluslararası siyasal mühendisliklerin güdümünde İslam toplumlarının parçalanması ve sömürülmesinin birer aracı olarak kullanılmışlardır.”
Mehdilik çeşitli inanç sistemlerinde mevcut olan ve dolayısıyla İslam’a özgülük vasfı taşımayan çok eski bir hikâyedir. Yahudilik ve Hristiyanlıkta Mesih, Sabiilikte Praşai Siva, Mecusilikte Şaoşyant, Hinduizmde Kalki, Budizmde Maitraya gibi kavramlar mehdilik hikâyesinin arka planı ve kültürel çapı hakkında manidar ipuçları verebilir. Mehdilik etrafında oluşan inanç örgüleri çoğunlukla Doğu toplumlarında gözlemlenen tembellik, irrasyonellik, romantiklik, rüşt çağına erememişlik, tarihsel akışı her daim kötülüğün çoğalmasına yoran koyu pesimistlik ve hatta iktisat tabiriyle “free rider problem”cilik (bedavacılık sorunu) gibi sosyolojik ve antropolojik komponentlerin bileşkesinden müteşekkildir. Başka bir ifadeyle, İslamî kaynaklarda, özellikle Şiîi müelliflere ait kitaplarda nakledilen mehdi rivayetlerindeki muhteva çeşitli inançlar ve kültürlere ait çok sayıda unsurla bezeli bir kompozisyon ve koalisyona işaret etmektedir.
Hâl böyleyken, İslam tarihinde Şia hem asırlar boyu muhalefette kalmanın yarattığı travmatik duygusallıktan, hem de nereye kaybolduğu bilinmeyen bir dizi imamla ilgili tuhaf inanç kurgusundan dolayı mehdilik fikrine sımsıkı sarılmıştır. Sünni gelenekte ehlihadis ve Selefiyye ekolü de gerek dinî haber ve esere (rivayet) eşitlemenin, gerekse en zayıf hadisi re’ye tercih etmenin bir tezahürü olarak mehdi inancına sahip çıkmıştır. Tasavvuf geleneğinde ise mürşit diye anılan hemen her sufinin aynı zamanda mehdi gibi -ki belki de “gibi”si fazla- algılanması ve aynı zamanda tasavvuf ile teşeyyu’ arasında sıkı denebilecek bir irtibat/iltisak bulunması nedeniyle mehdilik fikri bu gelenekte de hüsnükabulle karşılanmıştır. Haddi zatında bir kişinin kendi şahsına veya bir dinî grubun kendi liderine mehdilik, bedilik, mücedditlik, gavslık, kutubluk gibi sıfatlar izafe etmesi, “kerameti kendinden menkul” sözünün de ifade ettiği üzere apaçık bir din istismarıdır.
Dinin bir diğer yaygın istismar şekli de nasların anlaşılması ve yorumlanmasıyla alakalıdır. Meşhur usul âlimi Ebu İshak eş-Şatıbi (ö. 790/1388) Kur’an’da zahir ve bâtın meselesiyle ilgili olarak, “Zahir Kur’an’daki bir kelime veya ifadenin Arap dilinde ifade ettiği düz anlam, bâtın ise Allah’ın o kelime ve ifadeyle kastettiği maksattır.” şeklinde bir çerçeve belirledikten sonra Yahudilerin karzıhasenle ilgili ayete atıfla, “Allah fakir, biz zenginiz” demelerinden, İslam fıkhındaki hileişer formüllerine, Haricilerin ini’l-hükmü illâ lillâh (Yûsuf, 12/40.) ayetiyle istidlallerinden, Müşebbihe’nin Allah’a birtakım uzuvlar izafe etmesine, teaddüd-i zevcat meselesiyle ilişkilendirilen Nisa, 4/3. ayetten dokuz kadınla evlenebileceği sonucuna varanlardan Bâtınilerin akla ziyan tevillerine, hatta sufilerin birtakım bâtıni karakterli yorumları ile kelamcıların Arap dili ve şiiriyle şahitlendirmeye çalıştıkları birtakım görüşlere kadar çok geniş bir alanda zahirilik ve bâtınilikten söz edilebileceğine, bu anlamda zahirilik ve bâtıniliğin naslardaki makâsıda bigâne kalan ve kastı aşan okuma, anlama ve yorumlama tarzlarına karşılık geldiğine dikkat çekmiştir. (bkz. Ebû İshâk İbrahim eş-Şâtıbî, el-Muvâfakât fî Usûli’ş-Şerîa, Beyrut 1997, III. 347-360.) ki bütün bu aşırı yorumları farklı yollarla farklı amaçlara yönelik istismarlar kapsamında değerlendirmek mümkündür.
Farklı yollarla farklı amaçlara yönelik istismarlar dedik, çünkü istismar dinin ve/veya dindar insanların görünüşte lehinde ve aleyhinde olmak üzere iki şekilde söz konusu olabilir. Gerçekte her ikisi de din ve dindarların aleyhine olan bu iki istismar türünden ilki, dinin çok etkili ve manipülatif bir araç/aparat gibi kullanılmasıdır. İstismarın bu türünde dindar görünmenin sağlayacağı siyasi, sosyal, ekonomik faydaları temin hedefi gibi bir süflilik söz konusudur. Meşhur filozof Kindi dini bu şekilde istismar edenler hakkında şunları aktarır: “Hayvani nefislerinde yer eden haset kiri ile düşünce ufuklarını kuşatan karanlığın hakikatin nurunu görmelerini engellediği din istismarcıları, saldırgan ve zalim düşman olarak, haksız yere işgal ettikleri makamları korumak için elde edemedikleri ve çok uzağında bulundukları insanî erdemlere sahip insanları küçümserler. Amaçları başları tutmak, makam ve mevkilerin başına geçmek ve din tacirliği yapmaktır. Gerçekte onlar dinden yoksundurlar; zira bir şeyin ticaretini yapan onu satar, sattığı ise artık kendisinin değildir. Dolayısıyla dini satanlar, din üzerinden istismar veya sömürü yapanlar, dine sahip olamazlar. (Kindî, Felsefî Risaleler, çev. Mahmut Kaya, İz Yayınları, İstanbul 2014, s. 129.)
İstismarın ikinci şekline gelince; bu istismar din ve dindarları toplumun tamamı veya bir kısmı için çok ciddi bir tehdit gibi göstermek ya da din ve dindarları seküler çevrelerce benimsenen hayat tarzını hedef alan büyük bir tehlike olarak takdim etmek suretiyle toplumsal paranoya oluşturmak ve aynı zamanda dine mesafeli ideolojileri kurtuluş reçetesi gibi sunmak şeklinde icra edilir. (bkz. Hüseyin Certel, “Din İstismarı Üzerine”, İslâmî Araştırmalar, cilt: XXII, sayı: 1 [2011], s. 7.) Türkiye’nin yakın geçmişinde yaşanan 28 Şubat darbesi, irtica söylemleri ve cumhuriyet mitingleri gibi hadiseler dinî tehdit algısına dayalı ve ideolojik amaçlı bu istismar türünün dramatik örnekleridir.