Makale

Küreselleşmenin Eliyle Terörün Küreselleşmesi

GÜNDEM

Küreselleşmenin Eliyle Terörün Küreselleşmesi

Prof. Dr. Adnan Bülent BALOĞLU

İslam coğrafyasını kasıp kavuran şiddetin, “küreselleşme” olgusu ile bağlantısının olup olmadığı konusu mutlaka irdelenmelidir. Akademik çevrelerde 1967’den itibaren kullanılmaya başlanan küreselleşme kavramı ile kastedilen şey, toplum, yönetim, kültür ve ekonomi bağlamında dünyanın tek bir sosyal mekân olarak planlanmasıdır. Biraz daha açmak gerekirse; sermayenin, ürünlerin, malların, her türlü hizmetin ulusal sınırların ötesine serbestçe intikalidir; ekonomik, mali, ticari ve iletişimsel entegrasyon demektir. Bu tariflere bakarak, küreselleşmenin gayet masum olduğu düşünülebilir. Hatta iletişim ve teknolojinin gelişmesiyle, ülkelerin endüstrileşmesiyle, toplumların hayat standartlarının yükselmesiyle, sınırların ortadan kalkması, ekonomi, ticaret, finans, hizmet ve iletişim alanlarında entegrasyonun olması kadar doğal ve kaçınılmaz bir sonucun olmadığı düşünülebilir. Keşke her şey göründüğü kadar tozpembe olabilseydi…
Dünyanın büyük bir kısmında açlık, fakirlik, kıtlık, hastalık, kavga ve savaş devam ederken bir kısmında da zenginlik, lüks ve safahat tavan yapmış durumda; yürekleri paralayan bu adaletsiz ve haksız manzaranın mutlaka sorumluları olmalı… Zenginlik-yoksulluk istatistikleri belki perde arkasındaki sorumluların keşfine yardımcı olabilir. Acaba, küreselleşme denen olgu ile dünyamız gerçekten de herkes için bir “küresel köy”e mi dönüşüyor? Yoksa dünyamız ve insanlık, yeryüzünün tüm doğal kaynaklarına ve ham maddelerine ipotek koyarak kendi üretim ve faaliyet alanlarında tekel olmak sevdasındaki ulus-ötesi dev ticari şirketlerin tepelerindeki bir avuç sahip ve yöneticinin kurmayı hayal ettikleri “küresel zenginler kulübü”ne yem mi oluyor?
Üçüncü dünya ülkeleri ve küreselleşme üzerine yazdığı eserlerle tanınan Şilili Jacques B. Gelinas, Juggernaut Politics: Understanding Predatory Globalization (Zed Books, London 2003.) adlı eserinde küreselleşmeyi kimlerin icat ettiğini, çarkının nasıl işlediğini, faturasını kimlerin ödediğini, zararlarından korunmak için neler yapılması gerektiğini ayrıntılı biçimde anlatır. Öncelikle bugün, adaletsiz, haksız ticaret anlaşmalarının şekillendirdiği, büyük patronların, ulus-ötesi şirketlerin ve spekülatörlerin hükmettiği kontrolsüz bir küresel pazar vardır. Bu pazarı, büyük patronların ulus-ötesi dev şirketleri için çalışan denetçiler kontrol eder. Onlar da yerel yöneticiler bulurlar. Yerel yöneticilerin görevi, şirketlerin önünü açmak, engelleri bertaraf etmektir. Küreselleşmenin bir de ideologları vardır; onların misyonu ise sistemi savunmak, meşrulaştırmak ve en önemlisi, kaçınılmaz olduğu algısını toplumda yaymaktır. Serbest pazar ekonomistleri ve de medya uzmanları “Küreselleşme Manifestosu”nu yani neoliberalizmin esaslarını sürekli empoze ederler. Ezici küreselleşmeye göz yumulur. Ortaya çıkan ağır faturayı ise dünyamız, çevremiz, hayatımız, tüm dünyanın fakir halkları, ülkeleri öder. Tüm toplumlar birer tüketim toplumuna dönüştürülürken, eşitlik, paylaşım, dayanışma gibi değerlerin yerini eşitsizlik, adaletsizlik ve sömürü alır.
Merkezi Londra’da bulunan STWR (Dünya Kaynaklarını Paylaş) Direktörü Rajesh Makwana ise, neoliberal ekonomik küreselleşmenin amacının, ticaretin ve de mevcut tüm kaynakların ve hizmetlerin özelleştirilmesinin önündeki bütün engelleri kaldırmak olduğunu söyler. Toplumlar, toplumsal hayat bu senaryonun gerçekleşmesi için küresel pazarı ellerinde tutan büyük şirketlerin insafına terk edilir. IMF, Dünya Bankası ve de Dünya Ticaret Organizasyonu, dev şirketlerin ve bir avuç zengin seçkinin menfaatleri için neoliberal politikaların sürekli propagandasını yaparlar. (“Neoliberalism and Economic Globalization”, www.sharing.org)
Yaratılmak istenen algı, neoliberal küreselleşmenin kaçınılmaz olduğudur. Seçenek açıktır: ya küreselleşmenin parçası olmak ya da izole olmak veya yok olmak! Bencillik ve bireyselleşme ön plandadır. Tüketim ve maksimum ekonomik kazanç esastır. Bunun için gerekirse ahlaki ilkeler, insani değerler görmezden gelinebilir. Sosyal, kültürel, geleneksel, dinsel endişeler söz konusu değildir. Tabii kaynakların, ormanların, suyun korunması, eşit paylaşımı diye bir şey yoktur. Ekolojik ve iklimsel dengenin bozulması önemli değildir. Güçlü olan, rekabet eden, dayanıklı olan ayakta kalacak, zayıf, güçsüz, fakir ve hastalıklı olan yok olacaktır.
Açıkçası, adına küreselleşme denen olgu, dünyanın en zengin ailelerine ait olan çok büyük ulus-ötesi şirketlerin ham madde ihtiyaçlarının karşılanabilmesi için doğal kaynaklara sorunsuzca ulaşabilmesi, ürettikleri ürünlerin bütün dünya pazarlarında sorunsuzca satılabilmesi için sınırların düzlenmesi ve her türlü yerel engelin ortadan kaldırılmasıdır. Söz konusu engellerin yerel bürokratik ve siyasi çabalarla ortadan kaldırılabileceği yerlerde barışçıl usuller, mümkün olmadığı yerlerde ise zor ve şiddet kullanılacaktır. Benjamin Barber’ın ifadesiyle bu, mevcut dünyanın bir “Mc” dünyasına (Mc.World) tahvil edilmesidir. Daha açık bir ifadeyle, dünyanın ayaküstü yemek, hızlı bilgisayarlar ve hızlı müziklerle ticari bakımdan tek, homojen bir küresel şebekeye dönüştürülmesi, tüm dünya uluslarının teknoloji, ekoloji, iletişim ve ticaretle birbirine bağlı, entegre tek bir McWorld hâline getirilmesidir. McWorld’ün kuşattığı herkes, istemese de artık bir tüketicidir. (“Jihad vs. Mcworld”, The Atlantic, March 1992.)
Küreselleşmeyi kaçınılmaz bir “Yeni Dünya Düzeni” olarak sunanlar, buna itiraz edenleri ya da en hafifinden, mahiyetini sorgulamaya kalkışanları “kaos” yanlısı olmakla itham ederler. Nitekim İslam, küreselleşme çağında diğer medeniyetlerle ve dinlerle yan yana ve barış içinde bir arada var olabilme kabiliyetinden yoksun bir din olarak tanıtılır. Küreselleşmenin bazı ateşli savunucularına göre İslam, tüm dünyayı hızla saran bir kanser, Batılı değerlerin meşruiyetini tanımayan bir “Yeşil Tehlike”dir. (Leon T. Ladar, “What Green Peril?” Foreign Affairs, Spring 1993.) Diğer bazıları için ise, modernite, küreselleşme ve sekülerizm karşıtı tutumu ile medeniyetler arası bir savaşın fitilini ateşleyebilecek potansiyele sahiptir İslam. Medeniyetler çatışması, modern dünyadaki ihtilafların geleceği en son safhadır. Küresel siyasete bundan böyle hükmeden medeniyetler arası çatışmalar olacağı gibi, medeniyetler arasındaki fay hatları da gelecekteki savaşın sınırları olacaktır. (Samuel P. Huntington, “The Clash of Civilizations, Foreign Affairs, Summer 1993.) İslam’ı yeşil tehlike olarak tanımlayanların İslamofobi sektörünün ardındaki failler olduklarını anlamak da zor değildir.
Küreselleşmenin yaygınlaş(tırıl)ması ile terörün tırmanışı arasında dikkatlerden kaçmayan bir paralellik vardır. Küreselleşme ile birlikte terörün mahiyet ve yoğunluğu değişmiştir; yeryüzündeki din motifli terörü de körüklemektedir. Bundan kırk yıl önce dünyada din motifli tek bir terör hareketi yokken, 80’li yıllarda bilinen 64 terörist organizasyondan yalnızca iki tanesi dini inanç saikiyle faaliyet gösterirken bugün dinsel gerekçelerle hareket eden örgüt sayısında âdeta bir patlama yaşanmaktadır. (Florin Ştibli, “Terrorism in the Context of Globalization”, AARMS, [2010], IX / 1, s. 1-7.) Bugün pek çok terör örgütünün ulus-ötesi bağlantıları, şirketleri, web siteleri, eleman toplama mekanizmaları vardır. Terör örgütlerinin internet üzerinden etkili propaganda faaliyetleri yürüttüklerini de hesaba katarsak, küreselleşme çağında terörle mücadelenin bir ulusun boyunu aştığını rahatlıkla anlayabiliriz.
Doğal kaynakları ele geçirme de herhangi bir sınır veya engel tanımayan, ahlaki, insani ve vicdani endişeler hissetmeyen küresel sermayedarların barış, demokrasi, insan hakları, Batılı değerlerin inşası gibi gerekçelerin arkasına sığınarak yerleştirmeye çalıştıkları küreselleşme olgusu, gerçekte tüm insanlığın ruhuna, bedenine, zevklerine ve alışkanlıklarına hükmetmenin yeni metodu olarak karşımıza çıkmaktadır. Bugün bu küresel sermayedarların faaliyet alanları sadece ekonomi ile sınırlı değildir. Silah, ilaç, kimya, enerji, tarım, petrol ve doğal gaz, değerli madenler, iletişim, elektronik, ulaşım, tekstil vb. alanlar da küresel güçlerin hedefleri arasındadır.
Temel ideolojisi küreselleşme olan “Yeni Dünya Düzeni”ne direnen uluslar, etnisite, din ve mezhep bağlamında ayrıştırılır, küçük küçük gruplara, kabilelere bölünerek güç ve kuvvetten düşürülür. Bununla da yetinilmez, aralarında husumet yaratılarak kavgaya tutuşturulurlar. Karanlık güçler tarafından kapalı kapılar ardında dizaynı yapılan silahlı radikal grupların böyle ortamlarda doğmaları için fırsat ve imkânlar yaratılır. Zira onlar, etniksel ve mezhepsel anlamdaki temizlik harekâtının hayati parçasıdırlar. Onlara biçilen misyon, bölünme ve parçalanmayı içerden hızlandırmaktır. Bu amaçla onlara silah ve para desteği sağlanır; köyleri kasabaları, şehirleri yağmalamalarına, tarihî ve kültürel mirası yok etmelerine, çoluk-çocuk demeden kıyım yapmalarına göz yumulur. Kadınları, genç kızları köle gibi alıp satmalarına, ırz ve namuslarını kirletmelerine izin verilir. Bu örgütlerin misyonu, kendilerine müsaade edilen sınırlar içindeki insanları sindirip, göçürüp, direnenleri öldürüp, söz konusu bölgeleri işgale ve sömürüye hazır hâle getirdikleri anda küreselleşmenin dev sermayedarları barış güvercinlerini uçuruverirler. Barış, demokrasi ve insanlık adına bu örgütlerin imha edilme süreci başlatılır. Bu senaryo, sürekli tekrarlanır. Bir yerde görev başarıyla tamamlandığında bir başka yerde uygulamaya konulur. Ancak dikkatlerden kaçmayan bir şey var: bu türlü senaryoların kurgulandığı toprakların geneli, her ne hikmetse, İslam topraklarıdır; heba ve israf olan kaynaklar Müslümanlarındır; harap olan, haritadan silinen şehirler Müslümanlarındır; yok olan, uçup giden tarih ve kültür mirası Müslümanlarındır. Velhasıl, ölen, öldüren ve sakat kalanlar da Müslümanlardır.
Netice olarak, radikal terör örgütleri, küreselleşmeyi durdurabilecek bir güce sahip olmasalar bile küreselleşme sürecini yavaşlatan unsurlar oldukları için, küresel sermayedarların hedefindedirler. Garip olan şu ki, küreselleşme projesinin failleri, hedeflerini gerçekleştirmek için terörü kullanmada bir beis görmezler. Terörün küreselleşmesi de onlar eliyle olur. Yoksa geceli gündüzlü ürettikleri silahları nasıl ve kimlere pazarlayacaklar? Terör sayesinde istikrarsızlaştırılan ve boşaltılan bölgelerin zenginliklerine kolayca nasıl konacaklar?