Makale

Dindarlığa Nefsin Yedi Engeli

Dindarlığa Nefsin Yedi Engeli

Prof. Dr. Hasan Kâmil Yılmaz
Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı

Bir dine mensup olmak insanda fıtri bir duygudur. Nitekim Allah Teala:
“O hâlde yüzünü, Allah’ı bir tanıyarak dine, Allah’ın insanları üzerine yaratmış olduğu fıtratına doğrult.” (Rum, 30/30.) buyurarak bu fıtrata işaret etmektedir.

Dinî hayat ve dindarlığı hem tetikleyen hem de köstekleyen özellikler insanın kendisinde saklıdır. Dindarlığı başka alakalardan, nefsani hazlardan arındırabilmek, kalbî itminana ve zihnî olgunluğa ermiş olmaya bağlıdır. Çünkü dindarlık bir his, duygu ve gönül işidir. İnsanın duyguları ise çoğu zaman karmaşıktır ve birtakım etkilerin yoğunluğunda şekillenmektedir.
Dindarlık her şeyden önce ihlas ve samimiyet ister. İhlas, amel ve ibadete başlarken niyeti gönül imbiğinden geçirip ona hiçbir yabancı dünyevi madde katmamak, saf ve berrak hâliyle damıtmak ve nefse bir pay çıkarmamak demektir. İhlas, midedeki besinlerden süzülüp kan damarlarının yanından geçerek tertemiz çıkan süte benzer. Nasıl ki sütün içinde bulunabilecek kan veya pislik mide bulandırırsa, riya karışmış dindarlık da öyledir; ihlası bozar.
Dindarlığı tetikleyen ve besleyen iki temel vasıf vardır: Sıdk ve ihlas. Sıdk dindarlığın sünnete, peygamber modeline uygun yapılmasıdır. İhlas ise kulluk ve ibadetin Allah için olmasıdır. Nitekim Allah Teala buyurur: “Kim Rabbine kavuşmak dilerse salih amel işlesin. Rabbine ibadet ederken de hiç kimseyi ortak koşmasın.” (Kehf, 18/110.) “Yüzünü ihlasla Allah’a çevirenden daha güzel dindar kim olabilir.” (Nisa, 4/125.)
Kul için bir matlup, bir de talep vardır. İhlas matlubun, sıdk ise talebin bire indirilmesidir. Sıdk asıldır, ihlas ondan sonra hasıl olur. İhlas sıdka tabidir. İhlas amele başladıktan sonra meydana gelir. Dindarlıkta kula en çok lazım olan da ihlastır. İnsan ihlas sayesinde nefsin afetleriyle amelleri bozan hallerden haberdar olur. Çünkü insan amelden ve ameli ihlasla yapmaktan sorumludur. Nitekim Kur’an’da: “Hâlbuki onlar, Allah’a dinde ihlas sahibi olarak ibadetle emrolundular.” (Beyyine, 98/5.) buyrulur.
İhlas temeline dayalı halis dindarlığın en büyük engelleri nefsin hile ve desiseleridir. Bu yüzden ihlası da ihlası bozan şeyleri de iyi öğrenmek gerekir. İnsanoğlu mayasındaki kulluk duygusunu bazen yanlış yönlendirerek negatif pozisyonlara düşürmekte ve bu negatif kulluk tezahürleri zaman içerisinde insanoğlunu halisane dindarlıktan uzaklaştırmaktadır. İnsanı dindarlık sürecinden uzaklaştıran bu negatif kulluk tezahürleri nefsin tuzaklarıdır.
Samimi dindarlık, ihlas üzere olmaya çabalamaktır. İbadet ve taat konusunda kendisinde varlık görmemektir. Gönlü kirleten, kalbi hasta eden ve dindarlığa zarar veren yedi nefsani illet ve engel şunlardır: 1- Kibir/büyüklük taslama, 2- Ucup/kendini beğenme, 3- Riya/gösteriş, 4- Gadap/öfke, 5- Haset/kıskançlık, 6- Mal sevgisi, 7- Makam tutkusu.
1- Kibir, Allah’ın kendine has kıldığı kibriya ve azamet sıfatının nefsani zaaf ve şeytani bir vasıf olarak tezahürü olup insanın temel problemidir. Âlemdeki zuhuru şeytanın kibirle kendini Âdem’den üstün görerek secde etmemesiyle başlamış, (bkz. Bakara, 2/34.) ondan da insana geçmiştir. Kibrin tedavisi, insanın konumunu ve yerini bilerek tevazu sahibi olmasından geçer.
2- Ucup, kendini beğenerek büyüklenip başkalarına tepeden bakmayı, başkalarını hor görmeyi doğuran nefsani ve şeytani bir vasıftır. Başa çıkılması çok kolay olmayan bu özellik dinî hayatı zedeler. Ucubun tedavisi, kibirde olduğu gibi tevazu sahibi olmaktır.
3- Riya, takdir edilme, beğenilme arzusuyla başkalarına karşı yapılan gösteriştir. İnsanların övmelerine karşı zaaf göstermek; yermelerinden korkmak ve incinmektir. Bunu tetikleyen şey, kendini beğenmektir. Riya, ihlasın zıddıdır. İnsanların en çok ayaklarının kaydığı alan da burasıdır. Riya pek çok hadis-i şerifte şirk-i hafi olarak değerlendirilmiştir. (bkz. İbn Mace, Zühd, 21; İbn Hanbel, III, 30.)
Nefsin amelleri ve dinî hayatı boşa çıkarmak için kullandığı en önemli vasıtalardan biri övülmekten duyduğu hazdır. Çünkü nefis biraz övgü görse semavat ve arzı bile sırtında taşır. Ama övgü olmayınca; kendisine prim verilmeyince hemen tembelleşir. Nitekim rivayete göre bir kişi yıllar boyu mescidin birinci safında namaz kılmış. Bir gün her nasılsa bir engel sebebiyle ikinci safta kılmak zorunda kalmış. Bir süre cami ve cemaatten kaybolan bu kişiye sebebini sormuşlar. Demiş ki: “Şu kadar yıldır kıldığım namazları hep ihlasla kıldığımı sanıyordum. Bir kere ikinci safta görülmekten öyle rahatsız oldum ki ömrüm boyunca riya yaptığımın farkına vardım. Bu yüzden evimde eski namazlarımı iade ve kaza ile meşgul olduğum için ortadan kaybolmuştum.”
Riyanın tedavisi ihlasa ermeye çalışmakla olur. Ayrıca bu hâlin tedavisi, Allah’ın kalıba değil, kalbe baktığını; ahiretteki derecenin kalpteki duygulara bağlı olarak eksilip artabileceğini bilmek suretiyle olur. İçte bulunan bir hâli dışta ızhar etmenin bir faydası bulunmadığı gibi, halkın övgü ve yergisinin Hakk nezdinde hiçbir değeri yoktur.
4- Gadap, öfkelenip kızma hastalığıdır. Gadap, dindarlığı etkileyen nefsin tuzaklarından şeytani bir sıfattır. Dindarlık sürecindeki tedavisi kazaya rıza göstermeye alışmak suretiyle olur.
5- Haset, başkalarının sahip olduğu nimetleri kıskanmaktır. İnsanın gözü dışa dönük olduğu için daima karşısındakini görür. Bu da insanın halkın ayıplarıyla uğraşıp kendi eksiklerini görmezden gelmesine veya kendindeki güzellikleri değil, karşısındaki nimetleri görmesine sebep olur. Hasedin sebebi taksim-i ilahîye razı olmamaktır. İnsan, samimi bir iman ile ilahî taksime razı olma özelliği kazandığı an, nefsin kıskacından kurtulur ve dindarlığını sağlama almış olur.
6- Mal sevgisi, hırs ve tama ile dünyaya düşkünlüktür. Sebebi ölümü unutmak, nefsin insana telkin ettiği ebediyet duygusuna aldanmaktır. Tedavisi ölümü çokça hatırlamak, ebediyet yurdunun dünyada değil, ahirette bulunduğunu düşünmektir.
7- Makam tutkusu, kendini beğenme hastalığından, şöhret ve baş olma arzusundan kaynaklanır. Tedavisi Allah’ın kendisine hakkı hakk bilme lütfunda bulunduğunu, ancak Allah’ın bu lütfuna karşı şükürde kusur ettiğini düşünerek tevazu/alçak gönüllülük yolunu tutmakla olur. Baş olma ve itibar duygusu, insanı içini ihmal edip dışını süslemeye yönlendirir.
Bütün bu illetler samimi dindarlığa zarar verir. Bunlardan temizlenmenin en kestirme yolu dindarlığımızı sorgulamak; yani muhasebeye çekmektir. Bu muhasebe bir kalp sorgulamasıdır. “Bugün Allah için ne yaptım? Yaptıklarımın ne kadarı Allah için, ne kadarı nefsim için? İşin içine ne kadar "görsünler ve desinler" kaygısıyla riya denen şirk-i hafi girdi? Kalbim nasıl? Acaba dünya için mi atıyor, Allah için mi? Kalbim, yüreğimi elime alıp insanlar içine çıkabilecek saflıkta mı?” Bu muhasebeler dindarlık sürecinde insan davranışlarına farkındalık bilinci kazandıran kalp sorgusudur.
Netice itibarıyla halisane dindarlık kolay bir iş değildir. Çünkü dindarlık, halkın nazarında “dindar” görülmekten hoşlanmak, akabinde takdir ve saygı görmekten haz almaktan ibaret değildir. Aksine birtakım dünyevi arzu ve isteklerden soyutlanmak, Allah’a kulluk ile nefse gem vurabilmektir. Din de, dindarlık da sadece Allah’ındır, O’ndan gelir ve O’nun için yapılır.