Makale

Antik şehrin zirvesi: Selçuk’ta İsa Bey Camii

Antik şehrin zirvesi:
Selçuk’ta İsa Bey Camii

Cevat Akkanat

Selçuk (Efes, Ayasuluk) İzmir’in bu tarihî ilçesi, ilin güneyinde, Aydın karayolu üzerindedir. İlk kuruluşu Antik Çağ’a kadar inen ve o dönemin en önemli yerleşim merkezleri arasında yer alan Selçuk, Türk ve dünya kültür birikimi bakımından hayli önem taşımaktadır. Bu önemi en kısa yoldan şu iki değer ile açıklayabiliriz: Antik dönemin bir hatırası olarak Efes ören yerini bünyesinde taşıyan belde, Selçuklu sanatının öncü eserlerinden olan İsa Bey Camii’ne sahip oluşuyla da ayrı bir çekim merkezi konumundadır.

Aydınoğulları ve İsa Bey...

Selçuk, Anadolu Selçuklu Devleti’nin dağılmasını takiben Aydın ve çevresinde kurulan (1308) Aydınoğulları Beyliği’nin eline geçmiştir. Beylik, ilk donanmasını burada kurmuş, böylece Selçuk güçlü bir donanmanın merkezi konumuna gelmiştir.

Aydınoğlu Beyliğinin kurucusu Mehmed Bey’in en küçük oğlu olan Fahreddin İsa Bey (Öl. 1391), 1360-1390 yılları arasında Aydınoğulları beyi olarak hüküm sürmüştür. Anadolu beyliklerinin Karamanoğlu Beyliği önderliğinde Osmanlılara karşı oluşturduğu ittifaka katılmış, fakat çok geçmeden Yıldırım Bayezid’e bağlılık yemini etmekten kurtulamamıştır. Bilim ve sanata ilgi duyan birisi olarak bu alanlardaki çalışmalara büyük önem vermiş, âlim ve sanatkârları korumuştur. Aydınoğulları’nın en önemli mimari eseri olan İsa Bey Camii’ni yaptırmış olması, onun söz konusu ilgisini göstermeye yetecektir.

Efes’te yeni bir kuruluş...

İsa Bey Camii, eski Efes’in yerini tutan Selçuk’ta, üzerinde Ayasuluk Kalesi ile İlkçağ’da ve Bizans döneminde yapılan kimi dini yapıların da bulunduğu tepenin güneybatı yamacına, beldeye hâkim bir şekilde inşa edilmiştir. Batı kapısında yer alan ve güzel bir hatla yazılı olan inşa kitabesine göre cami, 1375’te mimar Ali b. Müşeymeş ed-Dımışkî’ye (Dımışk: fiam) yaptırılmıştır.

Anadolu’da anıtlaşmış Türk sanat eserlerinin en önemlilerinden birisi olarak her zaman dikkatleri üzerine çeken bu camiin İsa Bey tarafından düzenlenmiş vakfiyesi maalesef bugün elde olmadığından, hakkındaki bilgileri seyyahların aktardıklarından öğreniyoruz. Bunlardan birisi, bizi caminin kitabesinden de haberdar eden seyyahımız Evliya Çelebi’dir. İşte o kitabenin bugünkü Türkçeyle ifadesi:

“Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla. Bu mübarek caminin inşa edilmesini büyük sultan, millet fertlerinin maliki, İslam’ın ve Müslümanların sultanı, devletin, dinin ve dünyanın medarı iftiharı Aydınoğlu Mehmet oğlu İsa emretti. Tanrı mülkünü ebedi kılsın. Ali İbni Dımışki yaptı ve bunu fievval ayının 9’unda ve 776 (1375) senesinde yazdı.”
Evliya Çelebi 1670’teki ziyaretine bağlı olarak Seyahatname’sinde İsa Bey Camii’ni “Evsaf-ı Câmi-i İbret-numa-yı Sultan İsa” başlığı altında geniş geniş anlatırken, onu fiam Emeviye Camii’ne benzetmiş, büyüklük ve ihtişam bakımından ise Ayasofya Camii ile mukayese etmiştir.

Tarih içinde İsa Bey Camii...

İsa Bey Camii’nin tarihî seyir içindeki durumuna göz attığımızda parlak bir gelişim çizgisiyle karşılaşamayız. Öyle ki, Aydınoğulları’nın bu güzide eseri, beyliğin Osmanlılar’a katılışından sonraki zamanlarda üzerindeki dikkatleri kaybetmiş, deyim yerindeyse kendi kaderine terk edilmiştir. Bu terk ediliş zamanla yapının harap olmasına yol açmıştır. Nitekim 1842’deki seyahatinde mekânı gezen Taxier, burayı harap olmaya yüz tutmuş vaziyette tasvir etmiştir. Aynı yıllarda İsa Bey Camii’ne yolu düşen E. Falkener, yapının bugün artık yok olan kimi ayrıntılarını yansıtan resimler yayınlamıştır.

Kaynaklar, bir ara caminin orta kısmının bölünerek, burada küçük bir namaz alanı oluşturulduğunu, ardından tamamen terk edildiğini kaydeder. 19. yy.’da kervansaray olarak da kullanılan yapı, birtakım tahribatlara da uğramıştır. Örneğin, mihrabı sökülmüş, buraya bir kapı açılmış, doğu ve kuzey kapılarının kitabeleri ve çeşitli mimari parçaları sökülmüş, böylece özgünlüğü yok edilmiştir.

İsa Bey Camii’nin yeniden gündeme gelmesi 1895’te İlk Çağ Efes şehri üzerine araştırmalar yapan Avusturya Arkeoloji Enstitüsünün ilgisi ile olmuştur. G. Niermann başkanlığında gerçekleşen bu çalışmalar sırasında incelemeye alınan ve küçük müdahalelerle bakımı yapılan cami, 1934’te İzmir Vakıflar Müdürlüğü ile Maarif Vekâleti (MEB) işbirliği sonucu onarıma tabi tutulmuştur. Yapının bu tarihten sonra Vakıflar Genel Müdürlüğünce çeşitli restorasyonu yapılmıştır. Örneğin tamamen yıkık olan çatısı 1975’te yapılmış, 1988’de Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafında restore edilmiş, 1990’da ise mihrabı tamir edilmiştir. 2005’te de restorasyona tabi tutulan yapı, özgün görünümüne kavuşturulmuştur.

“Öyle bir camidir ki, yeryüzünde bir benzeri...”

İsa Bey Camii, mimari bakımdan ilginç nitelikler taşımaktadır. Sadece Aydınoğulları’nın değil, Beylikler dönemi mimarisinin en önemli yapılarından olan bu camii, aynı zamanda Osmanlı mimarisine geçiş aşamasının eseri kabul edilir. Avlulu Türk camii tipinin ve Anadolu sütunlu camilerinin en eski örneği olarak gösterilmesi, diğer bir ifadeyle Osmanlı selâtin camii mimarisinin öncüsü sayılması, İsa Bey Camii’nin kıymetini artırır. Bu özellikleriyle fiam Emeviye Camii’ne kadar giden bir geleneğin devamı kabul edilen camii, tezyinat özellikleriyle de aynı kültürel geçmişi Osmanlı mimarisiyle birleştirir.

Enine gelişen iki nefli bir harim ve bunun kuzeyindeki revaklı bir avludan müteşekkil olan İsa Bey Camii, 48,68x56,53 m. ebatlarında bir alanı kaplar. (Bu ebatlar bazı kaynaklarda farklı olarak 52x56,5 m veya 51x57 m. şeklinde verilirken, Evliya Çelebi daha net bir bilgi sunmaktadır: “Camiin uzunluğu 250, enliliği 180 ayaktır.”) Bu alanın ortalama üçte ikisini avlu, güneyde kalan üçte birini ise ana mekân oluşturur.

İsa Bey Camii, bir tepenin yamacına inşa edildiği için kuzey ve doğu cephelerinde bazı mimari elverişsizlikler taşımaktadır. Kuzey ve doğudan kısmen toprağa gömülü olan, bu yüzden bu cephelerinde daha az penceresi bulunan cami, kıble duvarı ve batı yönleriyle ihtişamlı bir görünüşe sahiptir. Özellikle batı cephesi, işçilik ve kullanılan malzeme ile diğer üç cepheden ayrılır. Sözgelimi diğer cephelerde kesme taş, kireç taşı ve devşirme malzeme kullanılmış ve işçilik bakımından fazla özenli olunmamışken, batıdaki heybetli cephenin bütün yüzeyi düzgün mermer bloklarla kaplanmıştır. Eski harabelerden devşirilen mermerlerle yapılmış olmakla beraber, burası, Türk-İslam sanat zevkini aksettirecek niteliktedir. Batı cephesinin cami ve bir bütünlük içinde avlu duvarları boyunca devam eden abidevi görüntüsü, süsleme özellikleri açısından da farklı bir karakter gösterir.

İhtişamlı taçkapı...

Bursa, Edirne ve İstanbul’da inşa edilen ilk büyük Osmanlı camilerindeki cephe mimarisinin öncüsü sayılabilecek batı cephesini gösterişli kılan unsurlardan birisi, cami ile avlu duvarlarının birleşme noktasında yer alan ve avluya açılan muhteşem kemerli taçkapıdır. Zeminden yüksekte bulunan ve iki yandan merdivenlerle çıkılan bu taçkapı, mermer ve renkli taş süslemeleri ile dikkat çeker. Yivlenmiş kavsaralı bir niş halindeki bu kapının hotozu mukarnaslar ve yazı frizleri ile bezenmiş, renkli mermerlerle çerçevelenmiştir.

Batı taçkapısının iki yanında zemine yakın kısımlarda bir dizi halinde sıralanan nişler bulunmaktadır. Oktay Aslanapa bu nişlerin ‘dükkân’ olması ihtimali üzerinde dururken, TDV İslâm Ansiklopedisi’nde Selda Ertuğrul ‘abdest almak için kullanılan çeşmeler’ olduğu kanaatindedir. Bu nişlerin hemen üzerinden başlayan, söve ve kemerleri bezeli iki katlı pencere dizisi, burayı daha canlı bir niteliğe büründürmekte, cepheye çok katlılık havası vermektedir.

Camiin avlusuna girişi sağlamak için bu taçkapıdan başka doğu ve kuzey cephelerde olmak üzere iki kapı daha yapılmıştır. Bunlardan doğu kapısı batıdaki taçkapıya simetrik bir şekilde yerleştirilmiştir. Bu kapı batı taçkapısı kadar gösterişli değildir. Kuzeydeki kapı ise bu cephenin tam ortasında olmakla birlikte, örülerek kapatıldığından, kullanılmamaktadır.

Çifte minareli ikinci cami...

İsa Bey Camii’nin özgün halinde, birisi batıdaki taçkapı, diğeri doğu kapı üzerinde olmak üzere, tuğladan yapılmış iki minaresi olduğu düşünülmektedir. Bunlardan batıdaki taçkapı üzerinde olanı şerefeden üst kısmı yıkık bir vaziyette günümüzde varlığını sürdürmektedir. Doğudaki kapı üzerindeki minarenin ise çok önceleri yıkıldığı sanılmaktadır ki, cami, Cornelis Le Bruyn’un 1678’de Selçuk’a yaptığı seyahatten sonra yayınladığı gravürlerde tek minareli görünmektedir. Bazı araştırmacılar, camiin özgün yapısında tek minareli olduğu, diğerinin yerinde görülen merdivenin sadece çatıya ve kubbelere çıkışı sağlamak için yapıldığını düşünmektedir. Bununla birlikte, İsa Bey Camii iki minareli şekli esas alınınca, beylikler dönemi mimarisinde Niğde Sungur Bey Camii’nden sonra ikinci bir çifte minareli camii olarak anılmaktadır.
İlk revaklı avlu...

İsa Bey Camii, avlusu ile de mimarimizde bir ilk konumundadır. Zira caminin dikdörtgen planlı avlusunu doğu, kuzey ve batı kenarlarından, on iki taş sütunun taşıdığı tahminen düz ahşap çatılı bir revak dolanmaktadır. Revaklar zamanla kaybolmuş, avluyu çeviren ve antik yapılardan buraya getirilmiş olduğu zannedilen on iki sütun ise yerlerinde kalmıştır. Bu sütunlarla birlikte, duvarlar üzerinde görülen konsollar ve tuğla kemer izleri, revakla ilgili delil kabul edilmektedir. Özgün halinde cilalı mermer döşeli olan bu avlunun ortasında sekizgen bir havuz bulunmaktadır. Bu revaklı avlu, türünün en eski örneklerinden olan Manisa Ulucami avlusundan iki yıl önce yapılmıştır.

Avludan içeri, iki sütuna oturan üç kemerli bir açıklıktan girilmektedir. Bu üçlü açıklığın iki yanında harime geçit veren ikişer kemerli açıklıklar vardır. Günümüzde bunlar camekânla kaplı olduğundan, harime girişte sadece üçlü kemerin orta gözü kullanılmaktadır.

Planda Şam Emeviye geleneğine bağlılık...

İsa Bey Camii’nin 18x48 m. (bazı kaynaklarda 20,5x 52 m) olan harimi enine dikdörtgen bir plana sahiptir. Bu plan şeması ile fiam Emeviye Camii’nden başlayarak, Diyarbakır Ulucamii’ne ve Artuklu camilerine bağlanan İsa Bey Camii’nin harimi tam ortadan dört sütun üzerine oturan enine kemerler iki eşit nefe (sahın) ayırmaktadır. Bunlar mihrap yönünde dik bir dehlizle kesilmiş ve ortaya çıkan iki mekân, 9.00 m. çapında yüksek kasnaklı birer kubbeyle örtülmüştür. İki kubbe sekizgen kasnaklar üzerine oturtulmuş, mihrabın önündekine Türk üçgenleri, diğerine ise pandantiflerle geçilmiştir. Kubbeleri taşıyan dört granit sütunun yakınlardaki antik bir yapıdan getirilmiş olması ihtimali vardır. Bunların üçünde orijinal mukarnas başlıklar, birinde kompozit bir Roma başlığı bulunmaktadır. Bu başlıklar ayetlerle süslenmiştir.

Ana mekânın kubbeler dışında kalan yan kanatlarının üzerleri vaktiyle çifte meyilli çatılar ile örtülü oldukları, yan cephelerde hâlâ duran alınlıklardan anlaşılmaktadır. Bu çatıların içeriden servi ağacından kirişleri bulunduğu ve üzerlerinin kurşunla kaplı olduğu bilinmektedir. Bu kısımların mevcut kalıntılara göre restore edilmekle birlikte, bugün özgün çatıyla uyum içinde olmadığı ileri sürülmektedir.

Renkli tezyinat...
İsa Bey Camii, süsleme özellikleriyle de dikkati üzerine çeken mimari bir eserdir. Bu yönüyle, yapının batı cephesindeki pencerelerle taç kapı üzerinde görülen renkli ve zengin taş süslemeleri en başta anılmalıdır. Pencerelerde çeşitli kama taşı geçme örnekleriyle düğümlü geçme kompozisyonlarına rastlanılır. Abidevi taç kapı, süsleme özellikleri ve işçilik olarak pencereleri tekrarlamaktadır. Burada renkli taş ve mermer birlikte kullanılarak zengin ve çok renkli bir taş işçiliği dikkat çekmektedir. Yapının doğu ve kuzey cephelerinde süsleme unsurlarına rastlanmaz. Bazı eski çizimlerde doğu ve kuzeydeki kapıların renkli taş kakma ve kabartma tekniğiyle süslü oldukları görülmekle birlikte, bunlara dair fazla bir iz günümüze kalmamıştır. Fakat bu kapılarda bulunduğu bilinen kitabeler, 19. yy. sonlarında yerlerinden sökülmüş, İzmir’e götürülmüştür. Bunlardan doğu kapısının kitabesi Çorapkapı Camii’nin mihrabı üzerine, kuzey kapısının kitabesi ise Kestanepazarı Camii’nin son cemaat yeri penceresi üstüne yerleştirilmiştir.

Caminin iç mekânı da hiç kuşkusuz, dış süslemesine uygun düşecek bir göz kamaştırıcılık ile süslenmiştir. Fakat bugün bundan fazla bir iz kalmamıştır. Mesela, iç duvarların çini kaplaması tamamen yok olmuştur. Kubbelerin iç satıhlarını süsleyen altın yaldızlı damgalı lâcivert çiniler kaybolmuştur. Eski çizimlerde görülen ve seyahatnamelerde etkileyici bir şekilde anlatılan iç mekânın iki değerli unsuru mihrap ve minber de bugün yerlerinde değildir. Renkli taş kakmalarla süslü mihrap, 19. yy.’da buradan bir kapı açılırken tamamen tahrip edilmiş, daha sonra mihrabın hotozu İzmir Kestanepazarı Camii’ne götürülerek mihrabın üzerine yerleştirilmiştir. Mihrabın üzerindeki kitabe frizi de İzmir’e nakledilmiş olup, bazı parçaları Agora’da sergilenmiştir. Evliya Çelebi’nin Sinop Ulucami’ninkine benzettiği ceviz ağacından işlenmiş zengin minber de mihrap gibi parçalanmıştır. Bütün bu açıklamalardan da anlaşılacağı üzere İsa Bey Camii’nin iç tezyinatıyla ilgili gerçek zenginliği görmek bugün mümkün değildir.

Bununla birlikte, caminin hariminde önemli bir süsleme unsuru olarak mihrap önündeki kubbenin çinili pandantifleri ise varlıklarını korumaktadır. Burada, firuze, kahverengi ve koyu mavi renkteki çinilerle, aralarda tuğlanın kullanılmasıyla altı köşeli yıldızlarla çevrelenen altıgenlerden oluşan bir kompozisyon söz konusudur. Kubbe kasnağındaki mukarnas dolgular ise yeşil çinilerle kaplanmıştır. Bunların dışında çok sayıda parmaklıklara sahip mahfiller, renkli alçı pencereler, altın yaldızlı nakışlar ve iç duvarları çepeçevre saran geniş bir yazı frizi İsa Bey Camii’nin iç tezyinatında önemli unsurlardır.
Netice-i kelam...

İsa Bey Camii, Anadolu Türk sanatının değerli eserlerinden birisi olarak İlkçağ’ın güçlü kültür ve sanat şehri Selçuk’ta antik anıtlarla boy ölçüşecek nitelikte bir sanat eseri ve dönüştürücü bir işlevi yüklenmiş muhteşem bir İslam abidesidir...