Makale

Yeryüzü bize mescit kılındı

Yeryüzü bize mescit kılındı

Prof. Dr. Ümit Meriç
“Artık yüzünü Mescid-i Haram’a çevir ve siz hepiniz, nerede olursanız olun, yüzünüzü (namaz esnasında) o yöne döndürün.” (Bakara, 144)

Kur’an-ı Kerim’de Mekke’ye “Ümmü’l-Kur’a” (şehirlerin anası) olma şerefi bu yüzden verilmiş olsa gerek.

“Unutmayın, insanlık için inşa edilen ilk mabet; ‘Bekke’dekiydi: Bereketli ve bütün âlemleri için bir rehberlik kaynağı.” (Al-i İmran, 96)

Kâbe’nin, hayatıma uzaktan da olsa ilk müdahalesi 1995 yıllarına kadar geri gider. Gerçi o sıralarda da uzunca bir süredir ehl-i secde idim ama aklıma Kâbe’nin bir resmini yapmak hiç gelmemişti. Bir akşam Ataköy’deki evimin betondan kutusunda, kızımı oyalamak için sordum. “Sana ne resmi yapayım, Eiffel’i mi istersin, Kâbe’yi mi?” Hazal hiç düşünmeden cevap verdi: “Kâbe’yi...” Masanın başına oturdum ve kızımın ilgi ile açılan gözlerinin önünde beyaz bir kartona, kömür bir kalemle Kâbe’yi çizmeye başladım. Büyükçe bir küp olmalıydı. Karakalemle bir küp çizdim. Fakat olmamıştı. Resimdeki şekil, bir küpten çok, bir dikdörtgen prizmaya benziyordu. “Pardon Hazalcığım.” dedim ve resmi bir an önce bitirip kalkmak için resimdeki şeklin duvarlarını biraz daha yükseltip onu bir küp haline getirmeye çalıştım. Fakat bu sefer de elimdeki kalem beni dinlememiş, ilki enine bir dikdörtgen prizması iken, şimdi dikine bir dikdörtgen prizması ortaya çıkmıştı. Beceriksizliğime şaştım ve inat edip resmi, yeniden küpleştirmeye çalıştım. Fakat olmuyordu. Kalem kendi bildiğini okuyor, âdeta bana direniyordu. Daha fazla ısrardan vazgeçtim ve kızım için yaptığım Kâbe’yi bir dikdörtgen prizma olarak bırakıp yerimden kalktım.

Kâbe haklıydı. O bir küp değil, dikdörtgen prizması idi (12x10x15 metre ebadında) ve bunu bilmeyen bana binlerce kilometre ötedeki şahs-ı manevisi ile adeta müdahalede bulunuyor ve beni doğruyu bulmaya mecbur ediyordu.

İşte namazlarımın kıblegâhı olan Kâbe’nin hayatıma ilk birebir müdahalesine, henüz gönlümde hac ve umre ümitleri yok iken, bu olayla tanık oldum. Onun hakikatiyle ilk göz göze gelmem ise, 2000 yılının aralık ayına isabet eden Kadir gününde oldu. Bâb-ı Nebiden iç avluya girmiş ve bir sütun sırasını geçer geçmez bir anda karşımda peyda olmuştu. Evet, bu oydu. İlk babamın, Hazret-i Âdem’in, oğlu fiit (a.s.)’in, ikinci babamız Nuh peygamberin, (a.s.) ortak atamız İbrahim Nebi’nin, oğlu İsmail (a.s.)’in, Hacer validemin, daha yüzlerce nebinin ve asıl Allah’ın Sevgilisi’nin Kâbe’si karşımda idi. Dünyada gözlerimin ondan daha güzel bir şeyi, ne daha önce gördüğünü sanıyorum, ne de daha sonra görebileceğine ihtimal veriyorum. Ne kadar da yakındı, ne kadar da muhteşemdi, ne kadar da davetkârdı. Bütün tavaf namazlarımı kendisine değerek, bütün dualarımı kendisine sarılarak yapmamı istedi. Ben onu seviyordum ama inanamıyordum: Galiba o da beni seviyordu. Kâbe’den umre ziyaretimin sonunda ayrılırken ona veda etmedim. Tekrar geleceğimi hissediyordum ama Haccın veda tavafından sonra, artık ondan nihai olarak ayrılırken, dönüp ona bakamamazlık edemedim. Karşımda idi, orda idi, hep orda duracaktı. Kıyamette en son o hilkate veda edecekti. “Allaha ısmarladık Kâbe, Allaha ısmarladık.” dedim. Ve işte o anda içimden mi, dışımdan mı geldiğini tahmin etmekte bocaladığım bir ses duydum: “Bana veda etme, sen tekrar geleceksin.” Anlamamıştım bunu ama yine de Muhammed bin Fazıl’ın şu cümlesine hürmet ederek; iç yolculukların, dış yolculuklardan daha az önemli olmadığına kendimi inandırdım:
“Şaşılır o kimseye ki, peygamberliğin eser ve hatıralarını görmek için, uçsuz-bucaksız çölleri aşarak Kâbe’ye gelir de, Aziz ve Celil olan Rabbinin eser ve tecellilerini müşahede etmek için, nefis, heva ve heveste sefer yapıp, buradaki engelleri aşmaz.”

Doğrusu bu ya, bir umre ve hacdan sonra, yeniden Kâbe’yi ziyarete gitmeyi düşünmüyordum. Ama kızım ısrarla “Anne beni umreye götür.” diyordu. Kızımı nasıl götürecektim? Kâbe’nin: “Veda etme, sen yine bana geleceksin.” daveti geçen yıl beklenmedik bir anda gerçek oldu. Siyah abiyelerimiz üzerimizde, ana-kız kendimizi Kâbe’nin huzurunda bulduk.

Evet, Kâbe orada idi, ben ise dünyanın her yerinde. Yıllardan beri peşine düştüğüm heves, peyderpey gerçekleşiyor,”Yeryüzü bana mescit kılınıyor”du. Zira artık sadece evimde namaz kılmak değil dünyanın Kâbe’ye en uzak topraklarına gidip, oralardaki secdelenmeyen toprakları secdelemek ve bir ok gibi en uzaklardan Kâbe’ye hızla uçmak istiyordum. Böylece, Kâbe ile bulunduğum mahal arasındaki mesafe, benim Kâbe’ye yaptığım kıyam, rükû ve secdelerle kapanıyor ve secdesiz kalan kilometreler de secdelenmiş oluyordu. Nerelerde namaz kılmadım ki! Almanya’da Kara Ormanlar’da bembeyaz karlara secde ettim; Güney Afrika’da Ümit Burnu’nda, iki Okyanusun – Hint ve Atlas okyanuslarının birbirini teğetlediği sahilde kıyama durdum; Avustralya’nın Sidney şehrinde (üzerinde her yeni giren yılın çılgın havai fişeklerle kutlandığı) çelik köprünün altında rükûya vardım. Çin Seddinde secdeye gittim; Norveç’in Trondheim şehrinin, X. yüzyılda inşasına başlanan muazzam katedralinin bahçesinde kıyama durdum; Paris’te heykeltıraş Rodin’in müze-evinin bahçesinde rükûya vardım; Londra’da Hyde Park’ta herkes aklına geleni söylerken, ben Huzur-u Hak’ta secdede idim.

Velhasıl, ben Rabb’il Âleminin biz insan kullarına yaşayalım diye lütfettiği dünyamızın birçok yerini, tebşir-i nebeviye ittibaen, kendime mescit eyledim. Ümit ve temenni ediyorum ki, ehl-i imanın secdeleri çoğaldıkça Beyazıd-ı Bistami’nin dediği gibi, inşallah bir gün bütün kâinat hepimiz için “İçinde Allah ile birlikte bulunduğumuz bir hücre haline gelir.”

Yarın Beyazıd-ı Bistami Hazretleri’nin makam kabri olan bir mağaranın bulunduğu Hatay’ın Kırıkhan ilçesine bir namaz da orada kılmak ve onun yüce idrakine bir nebze de olsa yaklaşmak için yola çıkıyorum, inşallah.

“Bütün kâinat, insanın Allah’a yaklaştığı bir telaki mahalli ve içinde Allah ile birlikte bulunduğu bir hücre olmadığı müddetçe, insan hâlâ Allah muhabbetine yabancıdır. Fakat o insan keşif kuvvetine malik olursa, bütün kâinat onun mabedi haline gelir.”

Bütün kâinatı, tüm beşeriyetin mabedi eyle Ya Rab! Amin, amin, amin.