Makale

Kalplere Hudut Çizilemez

Kalplere hudut çizilemez

Gidip gördük, yaşayıp şahit olduk ki; Anadolu’muzda olduğu gibi “azınlığın” yaşadığı Batı Trakya’da da “ışığı yanan evler” çok. Gönüllerdeki anavatana, bizlere duyulan muhabbetin ışıkları hiç sönmemiş, bilakis şavkı artmış yıllar geçtikçe.

Tam sınırdan kaçarken vurulmak nedir bilir misin?
Nöbetçiler ha gördü, ha görecek
Parmakların dikenli tellere değdi değecek…
Ama... Bir adım daha atamazsın.
Uzanıp tutamazsın;
Göz pınarlarında donup kalır hayallerin
Planların, kaçışın, kurtuluşun
Ve deler sevgi dolu yüreğini,
Sevgi nedir bilmeyen bir kurşun..

Öğrencilik yıllarımda ezberlediğim bir çeviri şiirin ilk mısralarını mırıldanarak geçiyorum Batı Trakya’ya, İpsala sınır kapısından. Bir hudut çizilmiş görülmeyen. Meriç nehrinin bir yakası Türkiye, diğer yakası Yunanistan.

Mübadele yılları canlanıyor gözümde. Rahmetli dedem, anneannem ve diğerleri Selanik’in köylerinden kalkıp, yola düştüklerinde, bir daha dönmemek üzere ayrıldıkları topraklara, köylerine son bir kez nasıl baktılar acaba? diye düşünüyorum, gözlerim doluyor.. Artık o günler çok gerilerde kalmış, nice zorluklar aşılarak gelinmiş bugünlere. Yine de bir kez dokunduğunuz yüreklerden bin ah işitiyor, “Rabbim kimseyi dünyada da ahirette de azınlık eylemesin” dualarına şahit oluyorsunuz.

“Azınlık” olmak neye göre? Hangi sayıya vuruyor, hangi ölçüte göre değerlendiriyoruz bunu? Üstelik Yüce Rabbimiz buyurmuyor mu: “Nice az sayıdaki, çok sayıdakini Allah’ın izniyle yenmiştir.” (Bakara, 249.) diye?

Batı Trakya’daki soydaşlarımızın mevcut nüfus içinde sayıca oranı az olabilir ama, Ramazan ayı süresince tanık olduk ki; imanı çok, özverisi çok, anavatana bağlılığı, muhabbeti çok! Tatlı dili, güler yüzü çok! Cömertliği, ikramı çok..

Batı Trakya’lı; İskeçe, Gümülcine, Dedeağaç’lı kardeşlerimiz! Siz azınlık değilsiniz bizim nezdimizde. Her biriniz bir âleme bedel, Yüce Rabbimizin meth u sena ettiği kullarısınız. İnsan, kâinatın gözbebeği, yaratılmışların en şereflisi ve faziletlisidir. Mevlânın en değerli, kıymetli varlığıdır. İnsan, anavatanından, akraba ve dostlarından uzakta olsa da, Allah kuluna şah damarından da yakındır. (Kaf, 16.) Siz azınlık değilsiniz! Her biriniz bir kocaman özlemsiniz yüreğimizde, bir bitmeyen şarkı dillerimizde ve tükenmeyen bir sevgi gönüllerimizde.. Siz “biz”siniz, biz “siz”iz. Bakın hepimiz ne çoğuz! Rasulüllah Efendimizin (s.a.s.) buyurdukları gibi; müminler olarak hepimiz bir vücudun organları gibiyiz. (Buharî, Edeb, 27; Müslim, Birr, 66.) Birimizin parmağına batan diken, hepimizin canını yakar, yakmalıdır. Kalplerimiz bu hissiyatla çarpmalıdır.
Hani bir büyüğümüzün hatırasında anlattığı bir ev vardı ya..

"Tıp fakültesini yeni bitirmiş, pratisyen hekim olarak ilk görev yaptığı yere, Konya’ya bağlı bir beldenin sağlık ocağına gitmişti. Gençti, bekardı. Küçük bir beldeydi gittiği yer. İlk gece bir eve misafir olmuştu. Tren istasyonunun hemen yanında bir evdi bu.
Akşam yemeğinden sonra çaylar gelmiş, sohbetler edilmişti. Üzerinde yol yorgunluğu, geldiği yeni yerin yabancılığı vardı. Saatler ilerliyor, ağır bir uyku onu içine çekiyordu. Ev sahibine bir şey de diyemiyordu. Bir müddet daha geçti; yine bir hareket yoktu. Evin büyüğü olan Hacı anneye sıkılarak: "Anneciğim, sizin buralarda kaçta yatılıyor?" diye sordu. Hacı anne: "Evladım az sonra gelecek olan treni bekliyoruz" dedi. Merak edip, tekrar sordu: "Trenden sizin bir yakınınız mı inecek?" “Hayır evladım” dedi Hacı anne; “Beklediğimiz trende bir tanıdığımız yok. Ancak burası uzak bir yer. Trenden buraların yabancısı birileri inebilir. Bu saatte, yakınlarda, ışığı yanan bir ev bulmazsa, sokakta kalır. Buraların yabancısı biri geldiğinde, "ışığı yanan bir ev" bulsun diye bekliyoruz." (Prof. Dr. Saffet Solak’ın anısı Kaynak: İnternet)

Gidip gördük, yaşayıp şahit olduk ki; Anadolu’muzda olduğu gibi, “azınlığın” yaşadığı Batı Trakya’da da “ışığı yanan evler” çok. Gönüllerdeki anavatana, bizlere duyulan muhabbetin ışıkları hiç sönmemiş, bilakis şavkı artmış yıllar geçtikçe.

“Size Türkiye’mizden selâmlar getirdik” dediğimizde, bir selâmın ne kadar kıymetli bir hediye olduğunu yaşadık oralarda, “Ve aleyküm selâm, bizi unutmamış, buralara gelmişsiniz kızanım. Bizden de selam götürün Türkiye’mize” karşılığı verilirken yaşlı gözlerle. fiimdi bu satırlardan ulaştırıyorum, kutsal bir emaneti taşırcasına getirdiğimiz oradaki kardeşlerimizin, soydaşlarımızın selâm ve muhabbetlerini sizlere. “Bizim yüzümüz, yönümüz anavatanımıza dönük, öyle yaşıyoruz buralarda. Siz de unutmayın bizi dualarınızda.” mesajlarıyla birlikte...

Balkan köylerinin pınarlarından serinledik, ulu çınarların altında gölgelendik, Batı Trakya’da. “Halka hizmetin Hakk’a hizmet” olduğunun şuuruyla yaşamış ecdadın izlerini gördük, eserlerini dolaştık. Camilerle, köprülerle, imarethanelerle bırakılan o şerefli mirasa sahip çıkamamış olmanın acısını yaşadık.. Fatihalar okuduk isimleri silinmiş mezar taşlarının başında. Minaresi yıkılmış, kitabesi sökülmüş, mihrabına piyano konulup, konser salonuna çevrilmiş camilerle tanıştık, hâl diliyle konuştuk. Dışı harab, içi harab, şerefelerini leyleklerin yuvalarıyla şenlendirdiği, cemaatsiz kalmış camilerimizle...

Batı Trakya! Bir sancı oldun sen bağrımızın sol köşesinde. Batı Trakyalı’m! Selâm olsun hepinize. Topraklara çekilen hudut, çekilemez asla yüreklerimize.