GÜNDELİK HAYATTA VE DİNÎ YAŞAYIŞTA
“GÖNÜL”LÜ İRADE
Prof. Dr. Asım YAPICI
Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi

İrade, bir insanın tercihte bulunabilme, seçim yapabilme ve aldığı kararları uygulayabilme özgürlüğüdür. Elbette iradeli olmanın ve özgürce davranmanın en önemli ölçütü akıl sahibi olabilmektir. Zira sadece akıl sahibi varlıklar için iradi davranışlardan söz edilebilir. Birbirini az ya da çok dışlayan iki ya da daha fazla ihtimal karşısında dışsal bir baskı hissetmeksizin aklımızı ve gönlümüzü kullanarak tercihte bulanabiliyorsak irademizi özgürce kullanabiliyoruz demektir.

“Ben bu işi yapamam.”, “Bence imkânsız.”, “Başka bir seçenek yok.” gibi ifadeler, özünde “İrademi kullanamam.” ya da “İradeli bir varlık değilim.” anlamına gelir. İradenin kullanılmaması ise insanın farklı seçenekler arasında tercihte bulunmasını, farklı denemelere girişmesini ketleyici bir durum. İnsan olmak farklı ihtimaller karşısında özgürce tavır almayı iktiza eder. Bu anlamda birey, denemeyi bilmeli, dahası bu tavrını davranışlarına yansıtmalıdır. Örneğin oruç tutmasına mani bir durum olmadığı hâlde bir insan “Ben oruç tutamam.”, “Ben oruç tutmaya dayanamam.” diyorsa iradesini peşinen ipotek altına alıyor demektir. Keza “Namaz kılmak zor geliyor bana, kılamıyorum.” diyorsa beşerî arzularının baskınlığı altında kaçınma davranışı sergiliyor demektir. Aslında iradi bir tavır değildir bu. Elbette “El görsün.”, “Ayıp olmasın.”, “Olumsuz bakılmasın.” şeklindeki düşüncelerden hareketle ibadet edildiğinde de irade başkasının/başkalarının kontrolü altındadır. Bu durumdaki bir kişi “Tamam efendim, dışsal baskılarla ibadet yaptım ancak yapmayabilirdim, yaptığıma göre ben irademi kullandım.” diyebilir. İradenin kelime anlamıyla yürürsek haklıdır. Birey iki seçenek arasında birisini tercih etmiş yani iradi davranmıştır. Tam da bu noktada “gönül’lü irade” ve “gönül’süz irade” şeklinde bir ayrım yapmak istiyorum. Bu ayrıma hemen itiraz edilebilir. İrade zaten gönüllülük demek değil midir? Bir faaliyette gönüllü olmak “isteyerek yapmak” anlamı taşır. Burası doğru. Ancak sormak gerekir: Bir şeyi istemek gerçekten de “gönül”lü olmak anlamına gelir mi? Asıl sorun burada yatıyor. İsteyerek yaptığımız işlerde gönlümüz devrede mi acaba? Burada bahsettiğim gönül Yunus’un diliyle: “Gönül Çalabın tahtı / Çalab gönüle baktı / İki cihan bedbahtı / Kim gönül yıkar ise.” dizelerinde geçen gönüldür. Şiirlerimizde, şarkılarımızda, türkülerimizde, atasözlerimizde geçen “gönül”den bahsediyorum. Neşet Ertaş’ın “Gönlüm hep seni arıyor, neredesin sen?” dizelerinde ön plana çıkan gönlü kastediyorum.

“Dinde zorlama yoktur.” (Bakara, 2/256.) ayeti hiç kimsenin zorla Müslüman olamayacağını, dışsal baskılarla mütedeyyin bir hâle getirilemeyeceğini açıklıkla ifade etmekte. Çünkü bir dini kabul etme ve dinî yaşantıya dâhil olabilme öncelikle “gönül”lü irade ile gerçekleşir. Şimdi tekrar sorabiliriz: İradenin “gönül”lü ya da “gönül”süz olması ne demektir? Sosyal baskı altında kalan bireyler “normatif etki” ile grubun standartlarına uygun davranabilir. Ancak grup içinde olmadıkları yani baskı hissetmedikleri zaman tutum ve davranışları farklılık arz edebilir. Örneğin namaz kılanların yanında namazını kılar, kılmayanların yanında kılmaz ya da içki içmeyenlerin yanında içmez fakat içenlerin yanında içerse gönlün eşlik etmediği iradi bir davranış sergiler. Burada “gönül”süz irade söz konusu. Başka bir deyişle bireyin grup içinde ve grup dışında farklı bir davranış sergilemesi, temelde sosyal baskı ve dışlanma korkusunun ürettiği kaygıların beslediği bir durum olarak çıkıyor karşımıza. Bu aşamada akıl devrede olsa da gönül henüz akla eşlik etmemekte. Kişinin tercihine bakılacak olursa dışsal anlamda özgür kabul edilebilir ancak içsel özgürlük henüz gelişmemiş gibi. Bununla birlikte birey grup içinde ve grup dışında davranış değişikliğine girmiyorsa “olduğu gibi görünüp göründüğü gibi oluyorsa” hem grup içinde hem de grup dışında namazlarını kılıyorsa, keza nerede olursa olsun orucunu tutuyor ve içki içmiyorsa inançlarının etkisini bilinçli olarak hissediyor demektir. Bu durum “enformatik etki” olarak tanımlanıyor sosyal psikolojide. Bunu “davranışların içselleşmesi” şeklinde kavramlaştırmak mümkün. (Çiğdem Kağıtçıbaşı, Yeni İnsan ve İnsanlar, Evrim Yayınevi, İstanbul 1999, s. 95-99; Nuray Sakallı, Sosyal Etkiler: Kim Kimi Nasıl Etkiler? İmge Kitabevi, Ankara 2001, s. 27-28; Asım Yapıcı ve Zeki Salih Zengin, “İlahiyat Fakültesi Öğrencilerinin Dinin Etkisini Hissetme Düzeyleriyle Psiko-Sosyal Uyumları Arasındaki İlişki”, Çukurova Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2003, 3 (2), s. 71-72; Asım Yapıcı, “Yeni Bir Dindarlık Ölçeği ve Üniversiteli Gençlerin Dinin Etkisini Hissetme Düzeyi: Çukurova Üniversitesi Örneği”, Çukurova Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2006, Cilt: 6, Sayı: 1, s. 74.) Akıl ile kalbin, bilinç ile gönlün, madde ile mananın, toplumsal ile bireyselin tıpkı H2O gibi sarmaş dolaş harmanlanarak yaşam kaynağı olan “su”yun oluşması gibidir. “Su” bir defa oluştuktan sonra dünyanın her yerinde “su”dur.

İradenin “gönül”lü olması çaba ve mücadele gerektirir. Şahsiyet bütünlüğüne bağlı olarak tutum ve davranışların kararlı ve sürekli bir hâle gelmesi bilhassa önemli. Elbette “iradeli oluş” insanın özünde mevcut ancak iradenin güçlü ya da zayıf olması kalıtımla taşınan bir olgu değil. Tıpkı konuşma ve zekâ gibi irade de zamanla gelişir. Nasıl iyi bir konuşmadan, güçlü bir mantıktan söz edebiliyorsak iyi ve güçlü bir iradeden de bahsedebiliriz. Kuşkusuz iradenin gelişmesinde bireyin yetiştirilme biçimi etkin bir işleve sahip. Hassaten sosyokültürel faktörler, anne baba tutumları, çocuğa verilecek sorumluluklar, çocuğun rol model aldığı kişiler başta olmak üzere pek çok faktör vardır iradenin gelişimini, dahası onun zayıf ya da kuvvetli oluşunu destekleyen. Tam da bu noktada irade nasıl güçlendirilir, sorusu çıkıyor karşımıza. Tıpkı kasların idmanlarla kuvvetlendirilmesi gibi irade de güçlendirilebilir bir özelliğe sahip. Mesela oruç ve namaz ibadetini düşünelim. Alışma evresinde bireye zor gelen bu ibadetler zamanla kolaylaşmaya başlar. Zira irade terbiye ile güçlenmiştir artık. Dahası ibadetler zoraki değil içten gelen bir güdülenmeyle yapılmaktadır yani “gönül”lü iradeyle. Sadece ibadetlerin ifasında değil zorluklara dayanma hususunda da irade, merkezî bir işlev üstlenmekte. İradesi güçlü insanlar gündelik hayat içinde yaşadığı zorlanmalardan mülhem kaygı ve sıkıntılarla daha rahat başa çıkabilir çünkü onların psikolojik sağlamlık düzeyleri daha yüksektir. Bu anlamda irade gücü, bireyin sabır ve metanet düzeyiyle yakından ilişkili. Bir de olumsuz duygu ve düşüncelerin günaha davetine karşı güçlü bir iradeyle kendimizi koruyabilmemiz söz konusu. Şayet bir kişinin iradesi zayıfsa günah işlemek ile günahtan uzak durmak arasında tercihini günahtan yana kullanabilir. Zira içgüdüleri ve arzuları o kişiyi tutsak eyleyebilir. Sadece inanıyor olmak helal ve haramda duyarlı davranmada yetersiz kalabilir irade devreye girmezse. Özellikle harama iştiyak iradesi zayıf kişileri rüzgâr önünde yaprak gibi istenmeyen davranışlara sevk edebilir. Nefsin terbiyesi aslında iradeyi güçlendirmeye destek sağlar.

Öfke ve şiddet eğilimi yüksek olan insanlarda irade gücü henüz yeterince olgunlaşmamıştır. Konuyu biraz daha açabiliriz: İstenmeyen bir durum, maruz kalınan olumsuz bir davranış karşısında öfkelenmek ya da öfkelenmemek iki farklı seçenektir. Öfkelenmek iradi bir davranış değildir, tam tersine olumsuz duyguların seline kapılmaktır. Öfkelenmemek ise iradeli olarak kendimizi kontrol edebilmek anlamına gelir. Öfke kontrolü, iradesi güçlü insanların becerebileceği bir eylemdir. Üstelik öfkelenmenin kendimize ve başkalarına verdiği zararlar dikkate alınacak olursa öfkeye karşı irade gücünün değeri aşikârdır. “Güçlü kimse güreşte rakibini yenen değil, öfke anında kendisine hâkim olandır.” (Müslim, Birr, 107.) hadisi bu anlamda dikkat çekici. Tam da bu noktada şunu söylemek mümkün: İnsanın en güçlü yönü, bir şeyi arzu ettiği hâlde yapmama yönünde irade göstermesi yani kendini denetleyebilmesidir.

Bir insanın iradesi yaşadığı acı, yokluk, hastalık, hüzün ve tahammül ile güçlenir, güçlendikçe de duygu, düşünce ve davranış bakımından olgunlaşma tezahür eder. Kişilik gelişiminde bireyin yaşadığı zorluk ve sıkıntıları dikkate almamak isabetli bir yaklaşım değildir elbette. Zorluklarla başa çıkmayı öğrendikçe psikolojik sağlamlık düzeyinin yükseldiğini söylüyor yapılan araştırmalar. (Daha fazla bilgi için bk. Mebrure Doğan, Sabır Psikolojisi, Çamlıca Yayınları, İstanbul, 2016; Süleyman Doğanay, Acı ve Tahammül, Maarif Mektepleri, Ankara, 2019; Asım Yapıcı, Ruh Sağlığı ve Din, Psiko-Sosyal Uyum ve Dindarlık, Karahan Yayınları, Adana, 2007.) Yine de bu ifadelerden iradenin sadece dünyevi zorluk ve sıkıntılarla geliştiği, başka türlü gelişemeyeceği anlamı çıkartılmamalı. Arzularımızı, tutkularımızı, hırslarımızı, bencilliklerimizi denetleyebildiğimiz oranda, haricî acı ve zorluk yaşamadan, irademizi güçlendirmemiz mümkün. Bu bağlamda şu hususun altını önemle çizelim: İradenin terbiye edilmesi demek bireyin arzu ve isteklerini görmezden gelmesi ya da yok etmesi değil, yönetmesi ve istenilen hâle dönüştürmesidir.

İradesi güçlü olan insanlar hem tercihlerinin hem davranışlarının sonuçlarını üstlenebilir, “bahane bulma” (rasyonalleştirme), “başkalarını suçlama” (yansıtma), “sorumluluğu metafizik varlıklara atfetme” (dışsallaştırma), “yer ve yön değiştirme” gibi savunma mekanizmalarına mümkün olduğu ölçüde müracaat etmemeye çalışır. Çünkü o, tercihlerinin ve davranışlarının sorumluluğunu üstlenme olgunluğuna sahiptir. Kader kurbanı olmak, şeytana uymak, çevrenin etkisinde kalmak gibi ifadeler insanı geçici olarak rahatlatsa da temelde ruhsal büyüme ve olgunlaşmayı destekleyici değildir. Bir insan “Yapamıyorum.”, “Kendimi kontrol edemiyorum.” dediği zaman da yine ruhsal açıdan zayıflığını izhar etmekte. Hâlbuki “Yapabilirim.”, “Arzularımı kontrol edebilirim.”, “Tutkularımı denetleyebilirim.”, “Ben güçlüyüm.”, diyebilirse mazeret üretmeksizin aklını ve gönlünü özgürce kullanma yeteneği kazanmıştır.

Bedenin ve kasların çeşitli sportif etkinliklerle güçlendirilmesi gibi akıl, duygu ve irade az uyumak, az yemek ve az konuşmakla olgunlaştırılabilir. Dahası var: “Kendini tanıma” (öz bilinç/irfan), “derin düşünme” (murakabe), “duygu, düşünce ve davranışları sorgulama” (muhasebe), “kendini kontrol” (öz denetim)”, “kendini harekete geçirme” (iç denetimlilik) ruhsal olgunlaşmayı, psikolojik sağlamlığı ve şahsiyetin olgunlaşmasını mümkün kılan psikolojik idmanlar olarak değerlendirilebilir. Dinî bakımdan “takva bilincinin oluşması” kavramını önemle vurgulamak durumundayız. Anlaşılacağı üzere insanın zayıf yanlarını görebilmesi bu işin ilk adımını oluşturmakta. Zira zayıf kalan yönlerimiz farkına varamadığımız özelliklerimizi saklar içinde. Murakabe ve muhasebe ile aydınlık ve karanlık, iyi ve kötü taraflarımızı fark ettikçe yani öz sorgulama ve öz denetim yapabildikçe kendimizi tanıma düzeyimiz yükselir. Böylece irademiz hem güçlenir hem de “gönül’lü irade” hâlini alır.

Düzenli yapma anlamında ibadetlerin alışkanlık hâline gelmesi elbette güzel bir davranış. Ancak alışkanlıklar zamanla davranışın otomatikleşmesini beraberinde getirebilir. Bu ise sadece sorumluluk hissiyle ibadet yapmaya sevk eder insanı. Hâlbuki ibadette sorumluluk hissi başlangıç açısından değerli. Zira sorumluluğun zamanla gönülden gelen bir sevgiye dönüşmesi gerekir. Dinî yaşayışın tutum ve davranışlara yansıması “gönlün” sürekli ön planda olmasıyla gerçekleşir. Gönlün eşlik etmediği dinî yaşantılar elbette iradidir ancak “gönül”süzlük içerme riskiyle karşı karşıyadır. Gönül devrede olmadığı zaman dinî yaşantı yüzeyselleşir, sadece ruhsuz bir şekle dönüşür. İşte modern dünyanın bunalımı: “Gönül”süz insanlık, “gönül”süz dindarlık, “gönül”süz evlilik. Sonuç “huzursuzluk ve mutsuzluk” şikâyetleri. Çözüm sadece güçlü değil aynı zamanla “gönül”lü iradenin eşlik ettiği tercihlerle yaşamak. “Gönül”lü iradenin oluşumu ise Allah bilincini iç dünyamızda kuvvetlice hissetmekle gerçekleşir.