Makale

DÜNYAYA SÜRGÜN/DÜNYAYI İMAR

DÜNYAYA SÜRGÜN/DÜNYAYI İMAR

Selami AYKUL
Keskin İlçe Müftüsü

Uyandığında garipsedi ilk önce. Neredeydi, ne için var olmuştu. Sınırları neydi, neler yapabilirdi daha bilmiyordu. Bir göz gezdirdi. Her biri birbirinden farklı değişik vasıflarda varlıklar vardı etrafında. Kimse ona benzemiyordu koca âlemde. Tek başına olduğunu düşündü. Hiçbir şey tanımıyor, hiçbir şey bilmiyordu. Nereden gelmiş ne olduğunu anlamaya çalışıyordu.

Sonra kendisini yaratan ona öğretti ismini ve bütün isimleri. Varlığı ve eşyayı tanıdı. Kendini yaratanı bildi. Sonra Rabbi ona sükûn bulsun, birbirleriyle mutlu olsunlar diye bir eş yaratıverdi. Oradakilere ve ona sordu Allah, varlığın hakikatini. Orada bulunanlar senin bildirdiğinden başka bildiğimiz yok, ilim ve hikmet sahibi sensin dediler ve baktılar yeni yaratılana. Söyle hadi onlara, bunların bilmediklerini, deyiverdi Allah.

O, başladı söze. Dili çözülmüş tek tek söylüyordu her şeyi. Herkes şaşırmış, nasıl olur bu duygusuyla boyunları önlerinde, Yaradan’a mahcup bir şekilde duruyorlardı. Yaradan, ben size göklerin ve yerin gizlisini de açıklayıp gizlediklerinizi de ben bilirim demedim mi, buyurdu. O an anladı Âdem, kendisinden önce, kendisi ile alakalı bir konu geçmişti. Neydi, ne olmuştu, merak etti. Sonra uyun emrime, secde edin Âdem’e, dedi Allah.

Öne çıkarıldı Âdem. Etrafındaki varlıklar, Yaradan’ın emrine uyarak ona saygıda kusur etmediler, eğildiler önünde.

Ancak biri dik başlılık yapıyor, ayak direterek homurdanıyordu. Secde etmek zor geliyordu nefsine. Ben ateşten yaratıldım, o topraktan. Çamurdan yarattığın kimseye ben secde eder miyim? Ben daha üstünüm. Ben eğilmem onun önünde, diyordu. Hâlbuki ona sen kötüsün, ondan aşağısın dememişti kimse. Yanlış bir kıyas ve ihtiras sürüklemişti onu bu dehlize.

O an Âdem, anlamıştı topraktan yaratıldığını.

Söz dinlemeyen de kovulmalıydı huzurdan ve öyle de oldu. Kovulanın vasıfları bilinmeliydi, tanınmalıydı. O da kovulmakla bağlantılı bir isim aldı Şeytan...

Öğrenmişti Âdem, Yaradan’ın emrine boyun eğmemenin sürgüne gitmek olduğunu.

Ey Âdem, sen ve eşin cennete yerleşin. İkiniz de cennetten, neresinden dilerseniz, oradan bol bol yiyin; ama şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz. Sakın ha bu iblise de kanmayın! Bu; söz dinlemez, size düşman, asi bir varlık; ayağınızı kaydırıp cennetten sizi çıkarmasın. Dikkat edin! Mutluluğunuzdan olmayasınız. Çünkü siz burada acıkmaz, çıplak kalmazsınız. Susuzluk çekmez, sıcaktan bunalmazsınız, dedi Allah.

Şeytan da bu arada boş durmadı. İntikamını almak için yanıp tutuşuyordu. Kendi kendine onun yüzünden bu başıma gelen, diyordu. Suçu başkasına atıyor, kendinde görmüyordu. Hata yaptım, affet, demek yerine isyanını savunmaya çalışıyordu. Ne yapabilirdi? Ne yapmalıydı onu düşünüyordu.

En sonunda bulmuştu onları cennetten çıkarabilecek şeyi. Soyup çıplak hâle getirmeli, elbisesiz, örtüsüz bırakmalıydı onları. Bunun için elinden gelen her şeyi yapıyor, hiçbir fırsatı kaçırmıyordu. Yasaklı ağaçtan yedirebilmek için usulca onlara yaklaşıyor ve fısıldıyordu. Size sonsuzluk ağacını ve yok olmayacak bir mülkü haber vereyim mi? Ne dersiniz, ebedî olmak, meleklere benzemek istemez misiniz, diyordu. Yalanlar söylüyor, yeminler ediyordu.

Sonsuzluk arzusu, meleklere benzeme fikri, yok olmayacak bir mülk, yalanlar ve yeminler meyvesini vermişti. Şeytan günahları güzel göstererek en mahir olduğu şeyi yapmıştı.

Âdem ve eşi yasağı çiğnemiş, gurbete sürgünün ilk adımını atmışlardı. Birden gözlerinden kaldırıldı perdeler, fark ettiler çıplak olduklarını. Örtünmeye çalıştılar yapraklarla. Utandılar, saklandılar. Kendilerine gösterilen ihtimama halel getirdiler. İş işten geçmişti artık...

Yaradan; ben size o ağacı yasaklamadım mı? Ve şeytanın apaçık bir düşman olduğunu söylemedim mi, dedi onlara.

İndirildi yeryüzüne, yeryüzünden imal edilen.

Âdem anlamıştı artık: Yasaklar, imtihanmış.

Dünya mı ana vatan? Cennet mi?

Ham maddemiz buradan, Ruhumuz oradan.