Makale

Hız Çağında kısa bir mola Bir tefekkür denemesi

Hız çağında kısa bir mola
Bir tefekkür denemesi

Elif Arslan
DİB/Memur


Zaman hız zamanıdır, “an”ı yaşamak vaktidir şimdi! Her şey büyük bir hızla akmakta, adeta elimizden kayıp gitmektedir. Bir saniye bile düşünmeden, vakit kaybetmeden gidenin peşinden koşmak icap etmektedir. Yapılacak yığınla iş, görüşülecek bir sürü insan, takip edilmesi gereken sayısız mesele… vardır. Çocukların okulu, dersaneleri, girmeleri ve başarılı olmaları gereken sınavları vardır. Yetişilmesi gereken arabalar vardır, kaçırılmaması gereken uçaklar… Patronun, amirin acele istediği rapor vardır, televizyonda kaçırılmaması gereken dizi vardır. Ondan önce de takip edilmesi zorunlu haber, tartışma ya da spor programları vardır. Yapılması gereken ziyaretler, ağırlanması gereken misafirler, bekleyen yığınla ev işi vardır. Misafir gelecektir ve en iyi ikramların hazırlanması gerekmektedir. Düğün vardır, her şeyin en iyi şekilde olması için aylarca koşturmak, pek çok ayarlama yapmak gerekmektedir.

Hız çağı deniyor yaşadığımız çağa. Durmadan koşmalıyım… Ama aralarında tercih yapmam gereken yol seçenekleri var. Ne tarafa koşacağıma karar vermem gerekiyor. Olsun, koşmalıyım, vakit kaybetmemeliyim. “Fazla düşünme, karar ver ve uygula. Yoksa kaybedersin. Koş, koş, koş… Niçin mi koşuyorsun? Bunu düşünerek kaybedecek vaktin yok. Herkes koşuyor ve sen öne geçmelisin.” diyor sürekli, sahibini bilmediğimiz bir ses. Peki o halde… Koşmalıyım. Koşuyorum. Koşarken de daha hızlı koşmamı sağlayacağını düşündüğüm her ne görürsem hızlıca alıyorum, fazla düşünmeden, oyalanmadan. “Koş, öne geç, koş, koş…” sesleri hiç kesilmiyor. En öne geçersem kazancım ne olacak? Ya geride kalırsam, herkes kadar hızlı koşamazsam, o zaman ne olacak? Neler bekleyecek beni? Yine aynı ses bölüyor düşüncelerimi: “Ama sen bunu düşünürken birileri gelip seni geçecek. Koş, koş, koş… Hiç durmadan, arkana bakmadan, yanına yörene aldırmadan koş…” Koşuyorum ben de… Koşarken bir sürü şey dikkatimi çekiyor… “Olsun” diyor aynı ses, “Şöyle bir göz at ve koşmaya devam et. İleriye bak, belki daha da ilginçlerini ve güzellerini göreceksin ilerde.” Hâlâ merak ediyorum, neden koşuyorum ve nereye gidiyorum? “Anlaşıldı” diyor “Sen bu işi başaramayacaksın. Bak etrafındaki insanlara… Sadece koşuyorlar, koşuyorlar… Gördün mü seni bile fark etmediler. Böyle sormaya devam edeceksen gel baştan vazgeç. Bu yarışı kaybetmiş sayalım seni.” Hayır, kaybetmek istemiyorum. Ama merakıma da engel olamıyorum. Niçin yarışıyoruz? Niçin koşuyoruz?

İşte ısrarla sorduğum soru karşısında aldığım cevap: “Can alıcı soruyu ısrarla sordun, zor olana talip oldun. Artık hem düşün hem de koş. Gözün sadece ilişmesin etrafına. Dikkatlice baksın ve görsün olan biteni. Yere dökülen bir yapraktan öte bir şeyler görsün hazan yaprakları takılınca gözüne. Ve baharda yeni açmış bir çiçeği koklarken gerçek güzelliğe dokunsun gönül telin. Yavrusunu ağzına aldığı yemle besleyen kuş, rahmet-i Rahman’ı anlatsın sana, sen dinle usulca. Koş yine, durma. Ama kulağın onda olsun. Madem sormayı seçtin, sor o halde. Hiç çekinme sor. Koşarken bir soluklan ve sor; kendine, oğluna, kızına, eşine, dostuna, karıncaya, kara, buluta, yağmura, sevince, hüzne, dağa, taşa, yaşayana, ölene, yürüyene, sürünene, toplayana, dağıtana, alana, verene, güzele, çirkine, büyüğe, küçüğe, ısıtana ve yakmayana, gidene, gidenin yerine gelene, kalana. Sor ve kulak ver, dinle… Kim bilir neler anlatacaklar sana. Onlara sor bütün soruları ve yolda gördüğün her şeye, her olaya, her canlıya, her cansıza. Sor, sen kimsin? Sor, burada ne işin var? Sor, bütün bu âlem ne? Sor, senin yerin, görevin, konumun ne bu koskoca âlem içinde? Her an sor. Madem sormayı seçtin, cevabı hoşuna gitse de dinle, gitmese de… Bazen aldığın cevaplar yolunu uzat, diyecek sana. Görünen köy şuracıkta oysa, dümdüz gitsen hemen varırsın. Karar yine de senindir.

Zor olana talip oldun. O halde sor kendine, yüreğini olanca berraklığıyla aç kendine ve sor: Bugün işini en iyi şekilde yapmaya çalıştın mı? Sor kendine, gülümsemende, onaylamanda, reddetmende, teklif etmende, ısrar etmende, yol göstermende, söylemende, söylememende, dinlemende velhasıl her bir eylemende ve eyleminde samimi miydin? Sor kendine: Bugün Allah için ne yaptın? Gerçekten Allah için… Başka hiçbir amacın karışmadığı, sadece Allah için olan ne yaptın? Sor ve düşün korkmadan. Sonra da açık yüreklilikle, cesaretle dinle cevabı; nefsin beğense de dinle, beğenmese de… Tefekkür et…”

Bir sosyal paylaşım sitesinde “Bir saatlik tefekkür, altmış yıllık nafile ibadetten hayırlıdır.” şeklinde bir söz paylaşılmış. Bu söze yapılan bir yorum dikkatimi çekti: “Güzel de zaman olsa keşke…” Öyle bir koşturmaya kaptırmışız ki kendimizi, durup düşünmeye vakit bulamıyoruz. Tefekkür etmeyi bu yoğunluk arasında bir vakit kaybı, boş insanların, bol vakti olanların lüksü gibi görmeye başlamışız farkında olmadan… Düşünecek vaktimiz yok! Bilgisayar oyunu oynuyoruz. Olsun, o da bir ihtiyaç; günün yorgunluğunu atıyoruz. Düşünmeye fırsat yok! Ayşe hanımın yeni diktirdiği perdeler üzerinde konuşuyoruz şimdi. Düşünecek vakit yok! İndirimler bitmeden önümüze ne gelirse almalıyız. Yardıma muhtaç insanlar mı, açlıkla savaşan toplumlar mı? Canım şimdi bunu düşünmenin sırası mı? Onlara da yardım ediyoruz vicdanımızı rahatlatacak kadar. Tüketirken tükenmek mi? Felsefe yapmanın sırası değil, tutmuş neler düşünüyorsunuz. Düşünecek vakit yok! Bu akşamki futbol maçını kaçırmamalıyız. Hele maçtan sonra yapılan yorumları mutlaka takip etmeliyiz. Maçın her bir dakikası üzerine yapılan ince mütalaalar üzerine biz de kendi mütalaalarımızı yapmalıyız.

Sanırım günlük olarak karşılaştığımız malumatı, planlamak, yapmak zorunda olduğumuz işleri, aklımızdan geçen konuları sadece konu başlıklarıyla yazmaya kalksak, eksiksiz yazmakta zorlanırız. Maksadım bunları eleştirmek değil -bunlar belki bir başka tartışmanın ya da yazının konusu olabilir- sadece, tefekkür etmeye yeterince vakit bulamadığımız şu hayat telaşı içerisinde hangi eylemlerimizin, hangi işlerimizin vazgeçilmez olduğu üzerinde kısa bir tefekkür denemesi yapmak… Tefekkür üzerine tefekkür etmek… Düşünüyor gibi yapmak değil kastım. Düşünmek, sahiden düşünmek… Allah’a yakınlaştıran, zihni arınmayı sağlayan düşünce… Soru sormak ve cevabını aramak… Her türlü ayete bakarak düşünmek… Kainat kitabının ayetlerine, vücut kitabının ayetlerine, Kitab-ı Hakim’in ayetlerine… Ve sonra, “bakışı ibret, sükutu tefekkür” yapan ince çizgiyi bulmaya çalışmak… ‘Düşünmeyecek misiniz, ibret almayacak mısınız, akletmeyecek misiniz?’ hitabına “Amenna ve saddakna” diyenin ben olduğumu, biz olduğumuzu hatırlamak…