Makale

YAVUZ BÜLENT BAKİLER İLE DİL ÜZERİNE KONUŞTUK

YAVUZ BÜLENT BAKİLER İLE
DİL ÜZERİNE KONUŞTUK

Mahir KILINÇ

Aslen Azerbaycanlı olan Yavuz Bülent Bakiler, dedeleri Azerbaycan’ın Karabağ kentinden Sivas’a göçmüş bir ailede doğdu. İlk ve ortaöğrenimini Sivas, Gaziantep ve Malatya’da tamamladı. 1960 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun olduktan sonra kısa bir süre Yeni İstanbul gazetesinde çalıştı. TRT Ankara Radyosu Merkez Program Dairesi Başkanlığında raportör olarak çalışırken çeşitli kültür programları hazırladı ve sundu. 1969-1975 yılları arasında Sivas’ta avukatlık yaptı. 1975-1976 yılları arasında Başbakanlık Toprak ve Tarım Reformu Müsteşarlığında hukuk müşavirliği yaptı. 1976-1979 yılları arasında Ankara Televizyonunda çalıştıktan sonra 1979-1980 yılları arasında Kültür ve Turizm Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı olarak görevlendirildi. 12 Eylül darbesinin ardından müşavir kadrosuna atandı ve 1992’ye kadar bu bakanlıktaki hizmetini sürdürdü. İki yıl da Başbakanlık müşaviri olarak görev yaptıktan sonra 1994’te emekli oldu.

Liseden mezun olduğu 1953 yılında Türk Sanatı dergisinde çıkan ilk şiirinin ardından şiirleri mahallî dergi ve gazetelerde yayımlandı. Hisar dergisi şairleri arasında yer aldı.

Dil konusunda oldukça hassas birisiniz. Sizin zaviyenizden dil bir millet için ne demektir ve bir medeniyet için neyi ifade etmektedir?

Dil bir milletin varlık sebebidir, şah damarıdır, temel bütünlüğüdür. Milletler, dilleri üzerine büyürler, yaşarlar, medenileşirler. Bir ağaç için toprak ne ise bir millet için de dil odur. Nasıl toprağı olmayan bir ağaç dal budak salamazsa, gölge veremezse dilsiz bir milletin de var olması, yaşaması, medeni bir nizam kurması mümkün olmaz. Dilleri zengin milletler, medeniyet alanında da önemli eserler verirler. Dünya dilleri, dünya medeniyetlerinin sebepleridirler. Susuz, topraksız kalan ağaçlar, nasıl gölge ve meyve veremezlerse dilleri gelişmeyen, zenginleşmeyen milletler de medeniyet alanında verimli olamazlar. Yani medeniyetler, medeniyetin insanlığa kazandırdıkları güzellikler, milletlerin gelişen dilleri sayesindedir.

“Kitapsız ve kütüphanesiz evlerimizin mağara karanlığından hiçbir farkı yoktur.” sözünüzden hareketle kitabın ve kitap okumanın hayatımız için önemini anlatabilir misiniz?

Edebiyatın temel malzemesi dildir. Yani dil olmazsa edebiyat olmaz. Edebiyat olmasa millet olmaz. Cengiz Aytmatov, Türkiye’deki bir konuşmasında demişti ki: “Kırgızistan’da bir söz var. Biz deriz ki: ‘Bana edebiyatını söyle, sana nasıl bir millete mensup olduğunu söyleyeyim.’”

Necip Fazıl Kısakürek de diyor ki: “Bir milletin edebiyatı yoksa o milletin hiçbir şeyi yoktur demektir.” Yani açıkça görüldüğü gibi dilsiz edebiyat, dilsiz millet olmaz.

Milletin dili, edebiyatında ele alınacağına, işleneceğine göre ve bu işlem, kitaplarla ortaya konulacağına göre insanların ve milletlerin hayatında kitap çok önemlidir. Dilin zenginlikleri kitaplarda gizlidir.

İnsanlar ancak okuyarak hem milletlerinin dünlerini, bugünlerini çok iyi öğreneceklerdir hem de okuyarak dillerinin kelime zenginliğine kavuşacaklardır. Her kitap, ayrı bir dil zenginliğiyle yüklüdür. Her kitap zengin bir bilgi dünyasına açılacak bir kapıdır. Ben şahsen okuduğum kitaplarla kelime dünyamı zenginleştirdim. Ve okuyarak milletimin özelliklerini, güzelliklerini öğrendim.

Kitap okumak, o kitabı yazan kişiyle konuşmak demektir. O bakımdan bana göre okumayan insanlar, bir mağara karanlığında kalan zavallı kimselere benzemektedirler.

Merhum Samiha Ayverdi’nin “İngiltere Hindistan’ı kaybetmekle yıkılmadı ancak Shakespeare’i kaybetseydi dünya haritasından silinirdi.” sözünden hangi dersleri çıkarmalıyız?

2000 yılında İngiltere’ye gitmiştim. Bir gemi kaptanıyla konuşuyordum. Shakespeare yaklaşık 400 yıl önce ölmüştü. Kaptana sordum, Shakespeare, İngiltere’de okunuyor mu? Cevabı beni çok düşündürdü ve utandırdı. “İngiltere’de Shakespeare’i okumayan kimselere aydın nazarıyla bakılmaz. Elbette okuyoruz.” Az önce, bu sene üniversiteye gidecek olan kızınızdan bahsettiniz. Kızınız da Shakespeare’i okuyabiliyor mu? diye sordum. Kaptan kol saatine bakarak cevap verdi: “Ben nasıl Shakespeare’i okudumsa kızım da okuyacaktır. Kızım için tutmuş olduğum hoca şu anda evimizde kızıma Shakespeare İngilizcesi hakkında bilgiler vermektedir. Shakespeare’i okumamak olur mu? Elbette okuyoruz ve okumaya devam edeceğiz.”

Doğrusu o gemi kaptanını utanarak dinledim. Çünkü Türkiye’mizde durum çok farklıydı. Türkiye’de her nesil kendinden önceki neslin edebiyatını okuyamadan yetişiyor.

İngiltere’de devlet, ilkokuldan üniversite son sınıfa kadar okuttuğu ders kitaplarını 71.000 kelimeyle yazıyor, yazdırıyor. Bu sayı, Japonya’da ve Almanya’da 50.000, İtalya’da ise 32.000 civarındadır. Türkiye’de ise çocuklarımızın ders kitapları 7000 kelimeyle yazılmaktadır. Çocuklarımız da bu 7000 kelimenin % 10’u ile düşünüp konuşmaktadırlar.

Batı’dan çok gerilerde oluşumuzun sebeplerinden biri de edebiyatımızdan uzak kalmamızdır. İlim adamları diyorlar ki: “Millet, edebiyatı olan topluluktur.” Edebiyatını, dilini, kültür köklerini bilmeyen milletlerin yükselmesi kolay değildir.

Sözü hiç yormadan ve sözün estetiğini, sözün güzelliğini ortaya koyduğunuz şiirlerinizle Türk edebiyatı için çok önemli bir şairimizsiniz. Okuyucularımıza şiirin şuurla ve hakikatle olan münasebetinden kısaca bahsedebilir misiniz?

Bizim şiirimiz ölçülü yani vezinli ve kafiyeli bir şiirdir. Müslüman olduktan sonra bazı şairlerimiz, hece vezni yerine aruz veznini kullanmaya başladılar. Ama halk şairlerimiz, asırlarca hece vezniyle yazdılar.

Orhan Veli, Melih Cevdet ve Oktay Rıfat, ölçülü şiire şiddetle karşı çıktılar, serbest vezni uyguladılar. Serbest vezinle fakat anlamlı şiirler yazdılar. 1960 yılında şiirimize yeni bir anlayış başladı. İlhan Berk ve arkadaşları dediler ki: “Şiirin manası olmaz. Manası olduğu takdirde şiirin düz yazıdan farkı kalmaz. Şiir, manasızlığın manasını ortaya koymalıdır.” Şiirimizdeki bu anlayış, 1960 yılından beri devam ediyor.

Edebiyatımızda anne üzerine en çok şiiri olan şair unvanına sahipsiniz. “İncecik yüzünde her akşamüstü, çizgi çizgi nokta nokta bir efkâr” bulunan anne, sizin gönül dünyanızda neden bu kadar önemli bir yer tutar?

Annem de, babam da namazlarında, niyazlarında kimselerdi. Fakat bizim aile yapımız ve terbiye anlayışımız İslamiyet’e uygun değildi. Babam, terbiyem bozulmasın diye benimle konuşmazdı. Aramızda annem vazifeliydi. Yani ben, babama söylemek, sormak istediğim konuları anneme söylüyordum. Annem, benden dinlediklerini babama götürüyordu. Babam, bana vereceği cevabı anneme bildiriyordu. Annem de bana gelerek: “Baban diyordu ki…” diye konuşmaya başlıyordu. Anneme itiraz etmek, babama itiraz sayılıyordu ki evde küçük kıyamet kopuyordu.

Biliyor musunuz çok ama çok istememe rağmen ben babamın koluna bir defacık olsun giremedim.

Babam serbest vezinle şiir yazmama şiddetle karşı çıkıyordu. Çok ağır cümlelerle beni yeriyordu. Ben de çok tabii olarak anneme yaklaştım. Annemi sevdim, annem için şiirler yazdım.

Son olarak bugüne kadar hiç unutamadığınız gönlünüzün en müstesna yerinde olan, aklınıza her geldiğinde de belki de gözyaşlarınızı tutamadığınız bir anınızı bizimle paylaşır mısınız?

Askerliğimi 1961-1963 yılları arasında Ankara’da Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı’nda yaptım. Paraşüt bölüğünde takım kumandanıydım. Bölüğümüzde Kemal Sarı isimli bir erimiz vardı. Çok terbiyeli bir çocuktu. Bir gün bana geldi: “Komutanım, annem memleketten gelmiş. Bana haber salmış. Kemal gelsin görüşelim, demiş. Bölük kumandanına gittim, izin vermedi. Pazar günü gider görüşürsün, dedi. Siz bana izin verir misiniz komutanım?” dedi.

Bölük komutanı doğru söylemiş Kemal, Pazar günü git, annenle görüş, dedim.

“Ama komutanım, annem hasta doktora muayene için gelmiş. Cumartesi günü muayene işi bitince çıkıp memlekete gidecek, pazar günü Ankara’da olmayacak ki.” dedi.

Baktım, Kemal izin istemekte ve cuma akşamı bölükten ayrılmakta çok haklı. Kemal, dedim. Bekle, bölük komutanı alaydan ayrılıp evine gitsin. Bölük idaresi benim kontrolüme geçince ben seni annene gönderirim.

Alayın otobüsleri saat 17.00’de şehre indiler. Bölük idaresi benim kontrolüme geçti. Bölük çavuşunu ve Kemal Sarı’yı odama çağırdım. Bölük çavuşuna dedim ki, Kemal Sarı’nın annesi gelmiş, oğluyla görüşmek istemiş. Ben saat 23.00’e kadar Kemal’e izin veriyorum. Kemal o saatte gelince yatsın. Sakın herhangi bir yanlışlığa yol açmayın!

O günlerde ben Dostoyevski’nin Suç ve Ceza isimli kitabını okuyordum. Kendi kendime dedim ki: Ben Kemal’e saat 23.00’e kadar izin verdim. Ama o saat 24.00’te de gelebilir, saat 24.00’te de gelse, yatar. Gecikmesi önemli değildir.

Saat 22.00’de odamın kapısı vuruldu. Karşımda Kemal Sarı’yı görünce çok şaşırdım. Kemal, dedim, ben sana 23.00’e kadar izin vermiştim. Neden erken geldin?

“Komutanım, durumu aynen anneme anlattım. Annem dedi ki: ‘Oğlum ben anayım. Ben sana üç beş saat değil, üç beş yıl durmadan baksam bile doyamam. Çünkü gözün karnı yok ki doysun! Kalk bir an önce bölüğüne git. Takım komutanını merakta koyma! Allah ondan da razı olsun senden de.’ deyince ben de anamın elini öptüm ve bir saat önce bölüğe geldim.”

Annenin cevabı beni çok ama çok duygulandırdı. Kemal odamdan ayrıldı. Suç ve Ceza kitabını elimden bıraktım. Kendi kendime dedim ki: Senin annen de sana Kemal’in annesinin duygularıyla bakıyor. Esasında bütün anaların evlatlarına karşı yürekleri aynı. Peki var mı annen için yazdığın birkaç mısra? Yok! Utanmıyorsun bu tavrından? Utanmıyor musun? Utanıyorum! Hem de çok utanıyorum.

Öyleyse otur, annen için de şiirler yazmaya başla!