Makale

BOZKIRIN GÜÇLÜ KALEMİ: CENGİZ AYTMATOV

BOZKIRIN GÜÇLÜ KALEMİ: CENGİZ AYTMATOV

Kırgız edebiyatının öncülerinden Cengiz Aytmatov’u

Avrasya Yazarlar Birliği Başkanı Dr. Yakup Ömeroğlu’na sorduk…

Kırgız edebiyatı denilince akla ilk gelen isim olan Cengiz Aytmatov ile tanışma hikâyenizden ve ilk izlenimlerinizden bahseder misiniz?

Cengiz Aytmatov’la önce telefonla tanıştık daha sonra yüz yüze sohbet imkânlarımız oldu. Aytmatov, 2003 yılında 75. yaşına giriyordu. Biz de Türkiye’de değişik etkinlikler planlıyorduk. Bunlardan biri gerçekten ilginçti. Kendisinden izin almak için Lüksemburg’a telefon ettim. Hatırlayacağınız üzere o yıllarda Aytmatov, Kırgızistan’ın Lüksemburg büyükelçisiydi. 75. yaşı onuruna o yıl Türkiye’de doğacak Arap atı taylarına kendisinin roman ve hikâyelerindeki kahramanların isimlerini vermek istediğimizi söyledim. Çok hoşuna gitti. Sesi hâlâ kulağımdadır. "Bu çok güzel bir fikir, memnuniyetle destekliyorum. Hatta bunun Kırgızistan’da da duyulmasını sağlayalım. Maalesef Kırgızlar son yıllarda taylara Kırgız kültüründe olmayan garip isimler vermeye başladılar." dedi. Bu arada Dr. Mustafa Altuntaş’ın da adını zikretmeliyim. O dönemde Atçılık Daire Başkanı’ydı. Ben Aytmatov’un eserlerini tek tek tarayıp kahramanların isimlerini listeledim. Mustafa Bey o yıl doğan taylara verdi. Uluslararası Hazar Şiir Akşamları, 25-27 Ekim 2007 Cengiz Aytmatov anısına Elazığ’da sohbetlerimiz oldu. Hatta bir saate yakın süren sunuculuğunu benim yaptığım bir de televizyon sohbet programı çektik. Kaydı TRT arşivinde vardır.

Cengiz Aytmatov ile tanışan herhâlde herkesin ilk izlenimi, onun tevazu ve vakarı olsa gerek. Onunla konuşurken insana ne kadar büyük bir kıymet verdiğini hissedersiniz. Güler yüzüyle, sıcak tavırlarıyla muhatabını sarıp sarmalar ve kendi seviyesine çıkararak konuşur. Hayatını insanı anlamaya ve anlatmaya adamış bir yazarın, gerçek hayatında da insana ne kadar yüksek bir değer verdiğini hemen hissettirirdi. Gerek telefon görüşmelerinde gerekse sohbetlerde ben de bu duyguları yaşadım.

İkinci Dünya Savaşı döneminde geçiyor çocukluğu. Ailesiyle yaşadığı felaketler onun yazarlık serüvenini nasıl etkilemişti?

Aytmatov’un çocukluğunun iki büyük hadisesi hiç şüphesiz, daha Aytmatov 10 yaşında iken babasının Stalin tarafından haksız yere kurşuna dizilmesi ve ondan bir yıl sonra başlayan II. Dünya Savaşı olmuştur. Fransız eleştirmen Aragon’un "dünyanın en güzel aşk hikâyesi" dediği Cemile de dâhil Aytmatov’un eserlerinde cephe gerisi hikâyeleri anlatılır ki bunlar küçük Cengiz’in daha çocukluk yaşlarından itibaren yaptığı gözlemlerin eserlerine yansımalarıdır.

Aytmatov, "Tipik insanı anlamaya ve yazmaya çalıştım." der. Makam, mevki, unvan, şöhret, zenginlik gibi insanın dışını saran kabukları aşarak hepsinin özündeki insandır, tipik insan dediği. Savaş gibi, kıtlık gibi ağır şartlar insanların bu kabuklarının âdeta saydamlaşıp içlerinin göründüğü zaman kesitleridir. Aytmatov, bu ağır dönemde insanların saklayamadıkları özlerini sanatçı duyarlılığı ile gözlemleyip eserlerine taşıdı ve dünyanın neresinde, hangi kültürün içinde yaşarsa yaşasın okuyucu o tipik insanda âdeta kendini gördü.

“Yaşadığı dönemde modern edebiyatın klasiği hâline dönüşmüş bir yazar Aytmatov.” diyorsunuz bir söyleşinizde. Bu dönüşümden bahseder misiniz?

Aytmatov, eserlerinin hızla dünya edebiyatının klasikleri hâline dönüşmesinin arkasındaki sırrı belki de tam burada, onun insanı, insanın özünü kendi tabiriyle tipik insanı anlatmasındaki başarısında aramalıyız. Bugün Aytmatov’un kitaplarının 170’ten fazla dünya diline çevrilerek yayımlandığını biliyoruz. Kendisi de eserlerinin dünyanın dört bir köşesinde sevilerek okunduğunu gördü. Bu çok az yazara nasip olmuş büyük bir şanstı ve Aytmatov bu özel duyguyu yaşadı.

Aytmatov, Sovyetler Birliği’nin baskıcı idaresi altında bile eserleriyle milletini örf ve âdetlerine, inançlarına, gelenek ve göreneklerine sahip çıkmaya çağıran cesur bir yazardır. Aytmatov’un bu yönünü neye bağlıyorsunuz?

Aytmatov’un babası Törekul, idam edileceğini anlayınca eşini ve çocuklarını en emniyetli yere, kendi doğduğu köye babaannelerinin yanına gönderir. Babaannesi Cengiz’e Kırgız destanlarını, masallarını anlatır. Cengiz, Tanrı Dağları’nın yamacında Şeker Suyu’nun kenarındaki bu köyde Kırgız ve Müslüman kültürü ile yetişir. Bütün Aytmatov araştırmacılarının birleştiği husus, Cengiz Aytmatov’un Moskova’dan Şeker köyüne gelmesinin onun manevi dünyasını büyük ölçüde etkilediğidir. Sovyetler ise köyde kendisini önce gençleri askere götürmekle ve cepheden gönderdiği ölüm pusulalarıyla hissettiriyor. Bir ara köye gelen mektupların evlere dağıtılması işini Cengiz Aytmatov yapıyor. Köye gelen mektuplar ise II. Dünya Savaşı’nda cepheye götürülmüş gençlerin ailelerine yazdıkları veya Kızıl Ordu’nun bu askerlerin ölüm haberlerini bildirdiği pusulalar oluyor. Köyde hiç kimse gündüz saatlerinde Cengiz Aytmatov’un kendi evlerine gelmesini istemiyor hatta o yaklaşırken gelme diye bağırıyorlar çünkü postadan gelen cephedeki oğullarının, kardeşlerinin, kocalarının ölüm haberi olabilir.

Kırgız kültürü içinde yetişen Cengiz Aytmatov, küçük yaşta kendisini babasından ayıran, köyünün gençlerini götürüp bir daha geri göndermeyen rejimle mücadele hâlindedir. Ceberut rejime verilebilecek en büyük zarar, onun insanları mankurtlaştırmasının önüne geçmektir. İnsanlar mankurt olmazsa, Sovyetlerin tasarladığı insan tipine dönüşmezse rejim er geç yıkılacaktır.

O yüzden Aytmatov, Sovyetler Birliği’nin baskı rejiminin altında eserleriyle milletini ve tüm insanlığı örf ve âdetlerine, inançlarına, gelenek ve göreneklerine sahip çıkmaya çağıran, rejimin taleplerini değil, insanın iç dünyasını yazan bir yazar oldu.

Cengiz Aytmatov’un eserlerinin hemen hemen hepsinde mutlaka bir çocuk karşımıza çıkmaktadır. Cemile’deki Seyit, Yüz Yüze’deki Asantay, Erken Gelen Turnalar’daki Hacı Murat ile Sultanmurat, Beyaz Gemi’deki Adsız çocuk…  Eserlerinde hep babasını bekleyen çocuklar çıkar karşımıza. Bunun çocukluk kaderiyle bir bağlantısı
var mı?

Her yazar biraz zamanının esiri, biraz da zamanının eseridir. Her ne kadar çevresini gözlemlese, kurgular oluştursa da yazar, biraz da kendini yazar. Cengiz Aytmatov da bundan istisna değildir. Aytmatov’un babasız geçen çocukluğu ve evlerine götürdüğü mektupları aldıkça babalarının ölüm haberiyle yasa boğulan onlarca çocuğun feryatlarının onun ruhunda bıraktığı izler ve babasız büyüyen bir neslin mensubu olmak elbette onun eserlerine yansıdı. Eserlerindeki babasını bekleyen çocuklar biraz Cengiz Aytmatov, biraz da onun çocukluk arkadaşlarıdır. O dönemde Sovyet coğrafyasının hemen her yeri bu çocuklarla doludur. Yalnız Sovyetler mi? Cephenin diğer tarafında Alman köyleri de babasız büyüyen çocuklarla doludur. Hatta Fransız, İtalyan, İngiliz, Japon, Amerikan kırsalındaki çocukları da unutmamalı. Aynı yıllarda değilse bile Türk’ü, Arap’ı, Acem’i savaşın yıkımının acısını çekmeyen millet mi var ki? Aytmatov, kendi çocukluk arkadaşlarının hâllerinden çıkarak evrenseli yakalar, insanlığa bir ayna tutar ve bizler o aynada kendimizi seyrederiz.

“Yaşamın gerçek değeri inançtadır, bahtı da inançtadır.” der Aytmatov. Onun eserlerindeki inaç kavramını bize biraz açar mısınız?

Bana göre bu ifade öncelikle, materyalist Sovyet felsefesine, rejimine bir karşı çıkış, onu bir reddediştir. Sovyetlerin o maddeci, materyalist sisteminin içinden insanları maneviyata davet etmektir.

Belki burada onun soyadının anlamı ile ilgili de birkaç şey söylemenin yeri gelmiştir.

Benim de çok değerli dostum Türkmen yazar Oraz Yağmur, Kardeş Kalemler dergimizin “Cengiz Aytmatov Özel Sayısı”nda yer alan yazısında şu ifadelere yer verir: "Ben Aytmatov’a soyadının ne anlama geldiğini sordum. O, bugüne kadar soyadı ile hiç ilgilenmediğini, ama çok enteresan bir soru sorduğumu söyledi.

”Ayd”, Arapça toy, bayram demektir. Türkiye Türkçesinde başka anlamda da kullanılıyor, mesela bana ait. “Mat”, Muhammet isminin Orta Asya’da kısaltılmış türü ve bir ismin eki olarak kullanılıyor: Mämmet-Mat-Met-Mät. “Aytmat” Muhammed’in bayramı ya da Muhammed’e ayd, Muhammet ümmetinin bayramı demektir."

Biz onun eserlerinde maneviyata ve inanca verdiği değeri yakından takip edebiliyoruz.

Son olarak Cengiz Aytmatov’u gençlerimiz nasıl okumalı, onun hangi yönlerini örnek almalı size göre?

Aytmatov, dünya literatürüne, felsefesine "mankurt" kavramını kazandırdı. Gerçi Nayman Ana destanında bulunan bu kavramı Kazak Yazar Abiş Kekilbayev, daha önce eserlerinde kullanmıştı ama mankurtu, Gün Olur Asra Bedel eseriyle dünya kültürüne taşıyan Aytmatov oldu.

Mankurt, kendi kişiliğinden, millî kimliğinden, manevi değerlerinden koparılarak oluşturulmuş bir köledir. Gün Olur Asra Bedel eserinde bir gencin saçlarını traş ederek kafasına deve derisi geçirirler ve bu teknikle genç bilincini kaybeder, kendisini kurtarmaya gelen annesini tanımayacak hatta onu öldürebilecek kadar kendinden uzaklaşır ve sahiplerinin kölesi hâline gelir.

Günümüz dünyasında değişik yöntemlerle insanların başına geçirilen deve derileri var. Son derece dikkatli olmalı, gençler kendi millî ve manevi değerlerinden kopmamanın yollarını geliştirmeliler.

Aytmatov, edebiyat yoluyla insanı insana anlattı. Onu okurken insanı tanımaya, insanın hallerini anlamaya, böylelikle kendilerini bilmeye gayret etmelidirler.

Atabeyt’e defnedilmeyi vasiyet eden Cengiz Aytmatov’un kabrinin başına Kırgızlar onun şu sözünü yazmışlar: "İnsan olmanın en zor yanı her gün yeniden insan olmakta."

"İnsan, yukarıların yukarısı; aşağıların aşağısı." Bir gün yukarıya çıkmış olmamız her gün orada kalmamızı sağlamıyor. Her gün yeniden çıktığımız yeri yakalamaya mümkünse onu aşmaya çalışarak yaşamalı, yeniden insan olmalıyız.

Aytmatov okuyucusu, onun eserlerinde insana dikkat ederek okumalı diye düşünüyorum.

Cengiz Aytmatov Kimdir?

12 Aralık 1928’de Kırgızistan’ın Talas eyaletindeki Şeker köyünde doğdu. Moskova’da memur olan babası Törekul, 1935’te ailesini yanına alınca ilk öğrenimine orada başladı ve Rusça’yı öğrendi. Çıkan karışıklıklar sebebiyle iki yıl sonra ailesini tekrar Şeker’e gönderen Törekul, aynı zamanda Komünist Parti’nin bir görevlisi olmasına rağmen 1937’de Stalin tarafından kurşuna dizildi. Aile, kayıp babanın ölümünü çok sonra öğrendi (1956). Gençliği, ülkesinin en problemli dönemlerinden biri olan yeni siyasi sistemin başlangıcına denk geldi. 2. Dünya Savaşı’nın SSCB üzerindeki etkileri, gençleri de etkiliyordu. Bu yüzden Aytmatov, genç yaşta iş hayatına atıldı. Yetişkin nüfusun savaşta olmasından dolayı, gençlerin çalışması gerekiyordu. Aytmatov henüz on dört yaşındayken köyündeki sekreterlikte tarım makinelerinin sayımı, vergi tahsildarlığı gibi işlerde çalıştı. Sonraları, Şeker köyünden Kazakistan’a gitti, Cambul Veterinerlik Teknik Okulunda okudu. Buradan sonra Bişkek’e giderek Frunze Tarım Enstitüsünde eğitimine devam etti. Daha sonra Maksim Gorki Edebiyat Enstitüsüne geçen Aytmatov, yazmaya da bu zamanlarda Pravda isimli gazetede başladı. Yazdığı eserlerle üne kavuştuktan sonra, 1957 yılında Sovyet Yazarlar Birliğine üye olarak kabul edildi. Aytmatov, 1963 yılında ”Lenin Ödülü”nü aldı. Yazmış olduğu eserler Türkçe dâhil yüz elliyi aşkın dile tercüme edildi. Aytmatov, 1990-94 seneleri arasında Sovyetler Birliği ve Rusya Federasyonu’nu, sonra da 2008 senesine kadar Kırgızistan Cumhuriyeti’ni büyükelçi olarak temsil etti. 2008 yılında, Gün Olur Asra Bedel romanının film çekimleri için Rusya’da iken rahatsızlandı ve böbrek yetmezliği teşhisi kondu. Tedavi için Almanya’ya getirildi. Burada Klinikum Nord’da tedavi gören Cengiz Aytmatov, 10 Haziran 2008’de hayatını kaybetti.