Makale

GÜNEŞLE YARIŞANLAR

GÜNEŞLE YARIŞANLAR

Hüseyin Hilmi Arslan

Bu yazı, şehirliler için hayli erken sayılacak, horozların öttüğü, sabah esintilerinin dokunduğu bir vakitte umut, tevekkül ve biraz da telaşla sağa sola koşuşturan çiftçileri anlatmak için yazıldı. Çoktan uyanmış köylülerin, tarlalarına yetişme telaşıyla karınca gibi etrafa dağılıp rızıklarını aramalarını seyrederken onları yazmadan edemezdim zaten.

Çiftçi bir ailede büyümüşseniz sabahı akşamı bilir ve yaşarsınız. Her gün yeni bir işin telaşıyla başlar. Güneşle yarışmak zorundasınızdır. Ben dedemin sabah namazından sonra yattığını hiç hatırlamam. En fazla, o da kışın, o vakitte yatağında yorganını uzattığı bacaklarına sarar oturduğu yerden tespihini çekerdi. Hiçbir kuşlukta sırtı yere gelmemişti dedemin. Miskinliği her güreşte yenmişti dedem.

Her mesleğin bir piri vardır geleneğimizde. Tüccarların piri Peygamber Efendimiz’dir (s.a.s.) mesela, Hz. Musa (a.s.) çobanların piridir, terzilerin piri Hz. İdris Aleyhisselam’dır. Çiftçilerin piri de atamız Âdem Aleyhisselam’dır. Çünkü çiftçilik en kadim mesleğidir insanoğlunun. İnsanın yeryüzünde tutunmasını sağlayan çiftçiliktir diyebiliriz. İlginçtir ki dünyanın en eski işini yapan bu insanlar, bir yandan da kışın gelişiyle bir nevi ölen tabiatı yine ve yeniden yeşertmenin emeğini verirler. Bu yönüyle onlar, yeryüzünün süreğen yeniden diriltilmesinin merkezindedirler.

Çiftçilik tam bir sabır talimidir. Attığı tohumun aylar sonra vereceği ürünü sabırla bekler çiftçi. Bu bekleyiş; emek, dua ve sabır ile harmanlanmıştır. Emek olmadan ekmek olmaz, der eskiler; bunu en iyi çiftçiler bilir. Bilir de güneşle beraber doğar her biri ve güneşi uğurlamadan da evlerine dönmezler. Bir yanı çiftçi olan babamla güneşin doğuşunu kaç defa tarlada karşılamıştık hatırlamıyorum ve kaç defa ay ışığında tarlada yolumuzu aradığımızı. Âşık Veysel’in “sadık yârim” dediği kara toprak çiftçinin gönencidir kuşkusuz. Bu kara toprak tarladır, bağdır, bahçedir. Özen ister, bakım ister, gayret ister, sabır ister, umut ister, dua ister. Çiftçi de tüm bunları yapar ve bereket ister. Bereketi en iyi çiftçiler bilir. Bire yüz veren başaklar gibidir onun umudu ve duası. Çile ve tahammülü de en iyi çiftçiler bilir belki. Çünkü onlar, karnı yarılmayan, un ufak edilmeyen, terbiye edilmeyen bir tarladan hayır gelmeyeceğini iyi bilirler. Ölümün aslında nasıl bir dirilişe gebe olduğunu en iyi onlar bilirler. Kuru toprağın taşıdığı hayat iksirini; ölü tohumun içinden fışkıran taze hayat sırrını bilirler. Ölümden sonra dirilmenin hak olduğunu aynel yakîn bilirler. Yeşeren tohumun ancak emekle büyüyeceğini bilirler. Hep bilirler dedim, ama bu insanların en iyi bildiği şey aslında hiçbir şey bilmedikleridir kanımca. Çünkü onca bilip yapmalarına rağmen asıl işi yaptıranın, ürünü verenin Allah olduğunu ve dilerse hiçbir şey vermeyeceğini ya da çok az verebileceğini bilirler. “Allah verirse” duası dillerinin pelesengidir o yüzden.

Ben bunları dedemden öğrendim. Okuması yazması olmayan ama topraktan çok şey öğrenen bir insandı dedem. Dedemin kitabı, defteri, okulu, hocası topraktı diyebilirim. Her tarlasını karış karış bilirdi nitekim. Tarlanın ne tarafı kumdur, neresi humusludur, neresinde su göller, bilirdi. Yalnız dedem değil tüm çiftçiler böyledir aslında. Hangi rüzgâr başakları doldurur hangisi kurutur, ne zaman yağan yağmur can olur hangisi ekine küf düşürür bilmek zorundadırlar. Bu da şüphesiz bir ilimdir. Toprağı okumak, rüzgârı dinlemek, yağmuru beklemek çiftçiliğin olmazsa olmazlarıdır.

Çiftçilik bizde gelenek işidir. Atadan öğrenilir. Yapa yapa, göre göre yapılan bir talimdir bu öğrenme işi. Kürek tutmayı bilmek bile bir beceridir. O yüzden çiftçiler geleneklerine sıkı sıkıya bağlıdırlar. Müşkül bir durum olduğunda hafızalarının en eski hatıralarına başvururlar, eskilerin benzer durumlarda ne yaptıklarını bulmak için. Çünkü toprağın hatta tabiatın da bir karakteri olduğunu, yaşananların çoğu kez daha önce yaşanmış olduğunu belki de en iyi onlar bilir. “Falan zamanda şöyle olmuştu da ağam böyle yapmıştı.” cümlesini çok duyarsınız onlardan. Tecrübe, çiftçilikte lazım olan en önemli kaynaktır şüphesiz.

Bir de çoğu yerde imece, bizde höbül denilen bir uygulama var ki ondan da bahsetmezsem bu yazı eksik kalır. Yardımlaşmanın en güzel örneği imece, darda kalanın yardımına koşmak, işini hâlletmek demektir. Zorlukları el birliği ile aşmanın, işi kolay kılmanın bir ve beraber olmanın adıdır. Çocukluğumda kendi işimiz kadar yakınlarımızın işine de giderdik. Biz gidersek tabii ki onlar da bize gelirdi. Bu sebeple ben bir işin bitmediğini hiç hatırlamam.

Çiftçinin en mutlu ya da en hüzünlü olduğu zaman harman zamanıdır. Yıl boyu emek verip büyüttüğü ürününü eline almanın vaktidir artık. Her ürünün harman zamanı değişir. Önce arpa ve buğday biçilirdi benim çocukluğumda, sonra ay çekirdeği ve kavun karpuz. Ama şimdi ürün çeşitliği arttı ve harman sırası hâliyle değişti. Değişmeyen şey sadece, ürün iyiyse duyulan mutluluk ve edilen şükür, iyi değilse sabır ve yine edilen şükür. “Buna da şükür.” çiftçinin teslimiyetinin en güzel ifadesidir efendim.

Biçilmeye yakın tarlaları gezerken sallanan ekin başaklarına bakıp Kur’an-ı Kerim’de benzer durumları anlatan ayetleri hatırlardı babam. Harman kaldırma onların çocukluğunda büyük bir zahmeti ifade edermiş, biz daha kolay bir zamana erişmiştik. Bizim için biçerdöverlere binme vesilesiydi harman. Bir de traktörü kullanma talimleri yaptığımız zamandı. Harman zamanı öşür zamanı da demektir çiftçiler için. Babamın öşür hesaplamaları yaptığını, dedemin kapıya gelenlere teneke teneke buğday verdiğini hatırlıyorum. “Aman geleni geri çevirmeyin!” diyen dedem, aynı zamanda sağa sola saçılan ekin taneleri israf omasın diye de çırpınırdı. Dedem gibi işi bilen çiftçiler, bereketin vermekten geçtiğini bilirler zaten.

Şimdi gün öğleye gelirken yeryüzüne yayılmış rızıklarını aramanın derdinde olan bu insanları ne kadar anlatabildim bilemiyorum. Üretmenin kıymetini verdikleri emekle ortaya koyan bu insanlar bir teşekkürü ve duayı hak ediyorlar kuşkusuz: “Allah emeklerini zayi etmesin.”