Makale

ALİYE

ALİYE

Canan CEHRİ Akyol

“Üç hece ve bir kelimeye kaç ömrü, ne kadar sevgiyi sığdırabilir bir insan? Kaç kişinin yüzüne tebessüm, gözyaşına deva olabilir iki göz, bir çift laf?” dedi gözlerim gözlerine değince. Söyleyemedim, hecelere dökemedim bu defa sorularımı. Hani ben küçücükken kocaman anlatırdım da sen bir cümleyle düğümü çözerdin ya. Bu defa ben, küçücük anlattım. Çünkü artık sadece bir bakış kalmıştı bana. Son bakış… Son bakışımı emanet edinceye dek aklımdan silinir miydi? Adı Aliye… Özel, bereketli ve hikmetli bir neslin temsilcilerden bir hanım kişi…

Daha önce hiç kimseye bembeyaz gelinlikler giydirmemiştim ben diye fısıldadım kulağına. Ben hiç bu kadar sessiz ve bu kadar sakin ama bir o kadar umut dolu bir düğüne şahit olmamıştım. Ne kadar zor, ama ne kadar güzelmiş, hafifleticiymiş beyaz gelinliğini giydirmek… Kefenlemek… İki zıt bir araya gelmezdi hani âlemde çoğu kez. Gelse de birbirine bu kadar yakışmazdı hani. Ama olmuştu işte. Peygamberimin diliyle “Yüce Dost”a kavuşmaktı “ölüm”. Şu fani dünyanın gam ve sıkıntılarını ardına alıp ebedî âleme kavuşmaktı… Hem zorluk hem ferahlık bir aradaydı, hem de nasıl da birbirlerine yakışmışlardı bir bilsen canımın içi. “Gidiyor musun, bırakıyor musun beni?” dedim. Sımsıkı tuttum ellerini. Belki de bana öyle geldi. Çünkü incitir miyim diye dokunmaya da korkuyordu bir yanım. Öyle sıkı tutmalıyım ki bir duaya dönüşmeliydi bu dokunuş. Rahmeti her şeyi kuşatan, bizi tekrar bir araya getirmeliydi ebedî âlemde. Kim okşayacak bu saçları, kim tarayıp örecek? Hadi geçtim bunları, belki bir diz, bir çift el bulunur. Ama… Kim anlayacak beni, söylemeden, anlatmadan, sadece bakarken? Senden daha iyi kim dinleyebilirdi ki? Hani her yeni gelen kuşakla ilgili bir önceki nesil türlü ebat ve yoğunlukta eleştiriler sıralar ve “Ahh ahh, biz çok şanslıydık efendim. Bizim zamanımızda…” diye biten cümleler sarf ederdi ya işte biz de o şanslı kuşaklardandık. Masalların, hikâyelerin hikmetli ve kadim sesleriyle buluştuğu; her çocuğa bir masalcının, hikayecinin düştüğü -Hani şimdi bir şeyin kişiye özel olması çok önemli ya işte tam öyle bir şeydi bizimkisi.- yılların resmini yüzüne nakşeden, “az”ları bereketle çoğaltan marifetli kadınların zamanında yaşamış masal kahramanlarıydık biz.

Sorular sorular içine, cevaplar köşe başlarına mı saklanmıştı. Kim çözecek bu sarmalı? Cevap kaç, soru tut mu oynayacaktık hep? Binbir soru, binbir gecede peşine takmıştı da beni Kafdağı’na mı sürüklüyordu? Hani şu yatmadan önce anlattığın masallardaki gibi… Sahi babaanne tarhanalar, turşular mı paketlenmişti raflarda sadece… Masalları “kendi uyduran” senin deyiminle kendi anlatıp kendi yorumlayan kaç kişi kalmıştı bu günde? Yoksa onlar da ayrı ayrı görevlerde, kocaaaman insanlara sipariş verilip pakette mi satılıyordu artık. CD’de, bir internet sitesinde ya da bir sosyal medya mesajında… İnsanın özünden gelen; özüyle, nefesiyle hayat bulan sistemleşmiş, bilişime geçmiş olanla aynı etkide olabilir miydi? Kâbusta mıyım ben? Soruyorum işte üç hece ve bir kelimeye bu kadar bereketli bir ömrü, böyle büyük muhabbetleri nasıl sığdırdın? Bir çift lafla nasıl anlattın büyük paragrafları. Hangi cümle boynunda bu kadar ağır manaları taşıyacak kadar güçlü olabilirdi? Ne kadar huzurlu görünüyorsun! Düşündüğümüz kadar ürkütücü değilmiş… Adı ölüm olanın…

Gözlerinden içime aktı sanki cevap: “Yürek lazım, ama kocaman bir yürek… Sevmeye, vermeye, cömertçe vermeye; dinleyip anlamaya, kınamadan, horlamadan dinlemeye müsait bir masumiyet ve bilgelik…” Gözlerimin hemencecik ucuna, kirpiklerimin kıyısına yerleşiverdi o hikmetli tebessümün. “Niye zor olsun kuzu? Allah yardım etmez mi hiç?” Kaç kere biriktirmişim bu cümleyi saysam, senin gibi teslim olmayı başarabilir miyim? Hımm, yoksa içinde sürüklendiğim(iz) sayılar, rakamlar, göstergeler, grafikler, raporlar mı teslimiyetin huzurundan bizi rüzgâra kapılmış toz zerresi hızında uzaklaştıran? Bütün babaanneler, bütün anneanneler tek tek “Yüce Dost”a kavuşunca, giyince beyaz gelinliklerini, son kez helalleşince bir musalla taşından mahzun bir bakışla, yaratıldığı toprağın bereketli bağrında ebedî dirilişe gün sayınca kim hatırlatacak masum ve hikmetli sesiyle Yaradan’a teslim olmayı? İçimdeki bu yangın beni mi kora dönüştürür, gözlerimden akan yaşları mı kızgın suya?

Yıkadık, abdestini aldırdık, dualar ettik, giydirdik bembayaz gelinliğini, bir de güzel kokular serptik üzerine… Yolculuk bitti mi yani? Hani uğruna geceleri uyuyamadığımız sıkıntılar, ertesi günler için yaptığımız planlar, coşkun bir derya gibi fokurdadığımız umutlar, sevinçler… Peşinden bir mecnun edasıyla çölleri aşacak kadar gayrete geldiğimiz büyük hırslar? Neredesiniz şimdi? Hey size sesleniyorum dünya dedikleri bin cümle her ne varsa! Cevap yok, ses yok. Derin bir sükût sadece. Karşısına geçtiğim ayna, karanlıkta gördüğümü zannettiğim her şeyin birer yanılsama olduğunu gösterdi bana. Aynaya bakınca gördüm içimdeki ölümü. Ya o benim içimde ya da ben onun içinde sayılı günlerimi biriktiriyorum ecel adına… Kendimi öyle büyük görmüşüm ki onun benim içimde olduğunu zannetmişim meğer. Hey ölüm, aynada bana kendini gösterdin ama ne kadar da güzelmişsin. Dünya dediklerinin güzelliği senin yanında küçük bir şule, hatta belki o bile değil.

“Ne kadar da çok seveni varmış. Nasıl da iyi biriydi. Çooook cömertti çoook.” Ve daha birbirini takip eden cümleler. İşte yürüyoruz arkanda. Hani elimizden tutup parka götürürdün ya bizi. Parklar eskiden bu kadar büyük, bu kadar ihtişamlı değildi. Ama daha güzeldi ya da daha anlamlı… Parkı güzelleştiren, bu hikmetli neslin içindeki huzur muydu ya da zamanla yarıştıkları değil zamana göre yaşadıkları bu dingin hayat mı? Kaç video, kaç mobil uygulama, kaç like; o arif kadınların evladına sarılışındaki tadı verirdi çocuk kalbine ya da sımsıcak bakışındaki kabullenilmişlik, biriciklik hissini?

Hani bebekleri kundağına sarıp hasretle bekleyenlerine verirler ya, tabut dedikleri en sevilene gidilen yolda yeni bir kundak mıydı, yeni başlangıçları müjdeleyen? Eller omuz hizasında, dillerde tekbir ve niyet “Allahu Ekber”… Gecenin son karanlığında kalkıp da seni seccadenin başında gördüğüm o seher anları. Saçımı okşayan ve yüzümü kaplayan bir yumuşak el. Bir dua fısıldıyor bana ya da bir sure. Okuyor ve aminlere eşlik ediyor elleri benim yüzümde. Bir huzur sarıyor tüm odayı, içindeki küçük noktayı, beni. O zamanlar bu rahatlamanın “huzur” olduğunu bilmezdim, ama adı her neyse gece karanlığında dilinden dökülen surelerin bende bıraktığı etkiyi en az onlar kadar severdim. “Büyümek nedir?” derlerse artık herhâlde şöyle diyeceğiz: Büyümek, en güzel ana, ölüme vasıl olup en sevgiliye ve onun hatırına sevilenlere kavuşmak için gün saymakmış. Sevdiklerini uğurlarken bu fâni duraktan, ahiret yurduna çocukluğumuzun ve gençliğimizin bir kısmını anıların arasında saklayıp emanet etmekmiş uğurladığımız o hikmetli kadınlara.

Ve bir selam. Son selam mı bu? “es selamu aleyküm ve rahmetullah” dedi hoca. Hayır bitmesin, daha benim söyleyeceğim binlerce sözcük vardı sana. “Haklarınızı helal ettiniz mi?” sözü kuvvetli bir tufan gibi allak bullak etti iç dünyamı. Helal etmek mi? Neydi helalleşmek? Kaç fedakârlık, kaç diğerkâmlık, kaç cömertlik de bulunmak gerekirdi bir insana, kaç hüsnüzanla yorumlamak yaptıklarını, söylediklerini, helalleşmenin gerçekleşmesi için? Bir insan diğerine hakkını helal edince biter miydi, ödenir miydi uğruna yapılan fedâkarlıkların, çekilen sıkıntıların bedeli? Peki o hikmetli ve irfanlı; yaptığı, söylediği, hatta baktığı bereketli bu kadınlar tek tek aramızdan ayrılıyorken onların bıraktığı boşluğu kim, ne, nasıl dolduracaktı?