Makale

YAVAŞLAMA VAKTİ

YAVAŞLAMA VAKTİ
Kerim ALPTEKİN
Ordu Altınordu Yemişli Camii İmam Hatibi

İnsanlık tarihinin en şiddetli dönüşümlerinin yaşandığı bir çevre yapısının ortasında hızlı değişimlerin bizi götürdüğü duraklarda karmaşık, belirsiz gerilimlerden muzdarip durumdayız. Yaşadığımız büyük değişimin itici gücü hız. Öyle ki hız, sıfat olarak hangi kelimenin önüne gelirse onu ulaşılmak istenen arzu nesnesine dönüştürüyor. Hızlı internet, hızlı ısıtıcı, hızlı kargo, jet hızıyla seyahat, beygir gücü yükseltilmiş motor… Teknolojinin her şeyin daha iyisini, hızlısını yapması mümkün olduğundan bu koşturmacanın bitmesi zor görünüyor. Hayatımız olimpiyat koşu pistleri gibi yanımızdan akıp giden en hızlılara yetişmeye çalışıyor, erişemediğimiz hâlde yine de limitleri zorlayarak maratona devam ediyoruz. Şiddetini ayarlayamadığımız bu tempodan bize kalan ödüller ise yorgunluk, doyumsuzluk, sabırsızlık, tükenmişlik ve daha birçok ruhsal hastalık.

Nerdeyse yoğunluğun yapışmadığı bir hayat kalmadı gibi. Hızın odak noktası olduğu yaşam tarzının fiziksel ve ruhsal olarak insanı yormaması düşünülemez. Sürekli doyum arayan psikolojinin insanı, çeşitli hazları deneyimlemek için kovalama güdüsüyle harekete geçiyor. Hız burada hazza taşıyan vasıta görevini üstlendiğinden en önemli araç rolünü ifa ediyor. Ulaşılan haz duraklarında doygunluğun tatmini bitince yenilerini keşfetmek için ileri istasyonlara seyahat dur durak bilmeden devam ediyor. Hâliyle başı döndüren, sarhoş eden bu hız çılgınlığına duyguların yetişememesi mağlup olmayı da beraberinde getiriyor.

İnsanın tabiatında acelecilik zaafı olduğunu yüce kitabımız “İnsan pek acelecidir.” (İsra, 17/11.) ayetiyle söylüyor. Sabırsız ve tez canlı olduğumuzda hataya düşmenin, yanlış kararlar vermenin telafisi zor sonuçları olacağı konusunda uyarıyor. Önemli olan insanın mayasında yer alan bu acelecilik isteğini dikkatiyle, temkinli ve mantıklı duruşuyla geriletebilmesidir.

Son yıllarda hız olgusunun yıkıcılığından, zararlarından korunmak için alternatif arayış olarak dikkat çeken yavaşlık felsefesi ilgi görmeye başladı. Hızın öldürücü bir eşiğe geldiğinin görülmesi üzerine panzehir olma umuduyla bu teori, düşünmenin, eyleme geçmenin bir yolu olarak önümüzde duruyor. Çoğu ortak ifadeyle yavaşlık felsefesi; aşırı koşturmanın, kaosun, hızın ortasında irademizi farklı seçeneklere yönlendirme çabasıdır. Bizi hızlı üretime ve hızlı tüketime yönlendiren gücü, düşünceyi bilmektir. İnsanın hayata ve eşyaya bakışında yeni anlayışların, arayışların, düzenlemelerin üretimidir. Zamanın baskısını hissetmeden sevdiğimiz, ilgi duyduğumuz konulara ve insan ilişkilerine odaklanmaktır. Sahip olduğumuz nimetleri hatırlamak, farkına varmak, değerini bilmektir. Birden fazla işle ilgilenmek yerine, yaptığımız işin hakkını vererek yapmaktır.

Hız kültürünün ürettiği sorunlar

Milan Kundera, “Hız teknolojik inkılâbın insanoğluna bahşettiği bir vecd hâli gibi.” diyor. Bu vecd hâli beraberinde getirdiği yan etkilerle çeşitli semptomların görülmesine sebep oldu. Kundera, “Yavaşlık” adlı romanında bu iki kavramı duyular ve hatırlama çerçevesinde ele alıyor: “Yavaşlık ile anımsama, hız ile unutma arasında gizli bir ilişki vardır. Bir şey anımsamak isteyen kişi yürüyüşünü yavaşlatır. Buna karşılık, az önce yaşadığı kötü bir olayı unutmaya çalışan kişi elinde olmadan yürüyüşünü hızlandırır.” Hızlanma arttıkça korkularımızı geride bıraktığımızı söylüyor.

Geleneksel dönemlerde yürüyüş doğada doğaçlama hâlindeyken yolun kentlere düşmesiyle birlikte makas değiştirerek hızlandırılmış otoyollara girdi. Yeni tip yolda hız hızı çağırıyor, dahası kutsanan hız uğruna hep önde olmak isteyenler fütursuzca gaz pedalına yükleniyor. Dikkati elinden alınmış gibi hızla akıyor, diğerinin ölümüne sebep olma pahasına. Haz ve hırs yüklü psikolojinin resmini görüyoruz bu adrenali yüksek yarışlarda. “Hızdır bizim tutkumuz, yavaşlamaktır korkumuz. Ya ibreni diple ya da yolumuzu kesme!” gibi sloganlar araçların arka camlarına büyük puntolarla yazılmış. “Erkek araba sahipleri gerçekleşmemiş güç ve macera tutkularını makinelere yansıtır, bu makineleri bir boşalım nesnesine dönüştürürler. Yollar; hayal kırıklığına uğramış egoların geçit resmi yaptığı mekânlar hâlini alır.” diyor Kemal Sayar “Yavaşla” kitabında.

Hızın gürüldeyen akıntısına kapılmamak mümkün görünmüyor. Çünkü modern yaşam bize hızlı olmayı, hayatı hızlandıracak araçlara sahip olmayı dayatıyor. Sürekli dakik olmak, bir yere yetişmek zorundayız. Zigmunt Bauman bu durumu “ıskarta” kavramı üzerinden eleştirel okumaya girişiyor: “Modern hayat hiç şakaya gelmeyen, ölümcül derecede ciddi ve yeni motivasyonlar, yüksek beceriler daimi konsantrasyon isteyen tam zamanlı bir iştir.” diyor. “Hızını keser ve durağanlaşırsan ıskartaya ayrılır, tasfiye edilirsin.” demeye getiriyor.

“Zaman yetmiyor.” hayıflanmalarını yapmayan yok gibi. Suçlu olarak zamanı göstermek kabul edilebilir değil. Çünkü sünnetullahın sabitelerinden biri olan fiziki zamanın ilerleyişi konusunda değişiklik yok, yerkürenin her yerinde aynı. Herkesin önüne eşit verilen yirmi dört saat var. Haftanın yedi günü, yılın on iki ayı aynı hızla akıyor. Sosyal hayatın ritmi çok tempolu yaşandığından zamanın hızlı geçtiği algısı oluşuyor. Yani sünnetullahın değişmezliğiyle insanın eliyle gerçekleştirdikleri arasındaki farktan dolayı zamanı hissedişimiz değişti.

Hız, sadece limitleri zorlayan bir zaman sürecini değil hep önde olmanın, sürekli bir yarışın olduğu yeni yaşam tarzlarını da üretiyor. Bu durumun bir de çok derinlikli problemler yumağına dönüşmüş paradoks tarafı var. Yani aynı zamanda insanlığın çöküşü de hızlandı. Aslında yarışımız saatten ziyade iç dünyamızda durmak bilmeyen ilerleme takıntısı, yükselme ve beklentilerimiz arasında gerçekleşiyor. Acı olanı ise bu yarış esnasında insan olmanın azami gerekliliklerinin hırslar uğruna geride bırakılması. Artık rekabetin belirleyici olduğu bir yaşam formundayız. Her alanda üstün olma psikolojisiyle durup düşünmeye, tabiatın doğal güzelliklerini temaşa etmeye ve seslerini içimize çekmeye fırsatımız olmuyor. Daimi yarışların bir şeyler kazandırmadığını fark ettiğimizde daha huzurlu olacağız. Fakat hırsla ördüğümüz, gittikçe kalınlaştırdığımız duvarları aşacak gücümüz de kalmadı. Sevgili Peygamberimizin “Teenni Allah’tan, acelecilik şeytandandır.” hadisi çok manidar. Bize düşünerek soğukkanlı hareket etmeyi hatırlatıyor. Kaybetmenin acısını yaşamamak için akıllı, ağırbaşlı ve ölçülü hareket etmemizi öğütlüyor.

Önceden güçlünün zayıf olanı yendiği bir düzen söz konusuydu. Bugün hızın yavaşlığı ezip geçtiği bir nizamın parçası hâline geldik. Bir eşyayı alırken normal değerinden farklı olarak hızına da ekstra ücret ödüyoruz. Üstelik bu bizi rahatsız etmiyor. Çünkü yakın insani ilişkilerden elde ettiğimiz mutluluğu eşyaların kullanım hızından almaya çalışıyoruz. Sonucunda mükemmel tüketiciler sınıfında ruhlarımızı doyururken başka bir insana dönüşüyoruz.

Hızlı gelişmenin farklı travmatik tezahürlerinden biri de kuşaklar arasındaki mesafenin azalmasıdır diyebiliriz. İki nesillik kuşak arasındaki mesafenin on yıllarla ölçüldüğü dönemlerde dede ile torun aynı aletleri kullanabiliyordu. Ortada sorun olacak durum yoktu. Bugün bu mesafenin yıllara düşmesiyle birlikte dede ile torun aynı telefonu bile kullanamıyor. Aynı çatı altında yaşayan baba ve oğul ile dede ve torun arasında çatışmalar kaçınılmaz oluyor. Çünkü yaşamın ritmi her kuşakta farklı karşılık buluyor.

Hız takıntısı diğer canlılara da özlerinde olandan daha fazlasını yaptırmaya sebep oluyor. Söz gelimi daha hızlı kilo aldırıcı yemler, kafeslerin içine hapsetmeler daha fazla meyve vermeyi sağlayacak gübreler, kimyasal ilaçlar bu kültürün yansımasıdır. Oysa bu saplantılı psikolojik hâl birçok düşünürün ifade ettiği gibi “şiddet”tir.

Zamanı yavaşlatan ibadetler

İnsanı en iyi bilen Yüce Allah, onun aceleci yapısını törpüleyecek, sükûnetine katkıda bulunacak, yaratılışının hikmetini düşündürecek anları yaşayabilmesi için zamanı bölmüştür. İbadetler, insanın kendisine özel birer moladır. Yavaşlamak, içine dönmek, soluklanmak, düşünmek için Rabbiyle rabıta kurmaktır. Kaotik bir şekilde akan zamanı vites küçülterek, frene basarak durdurmaktır.

Gündelik ibadetler zamanın içinde insanın özüne dönüşüne fırsat tanırlar. İbadet tecrübesiyle insan, hayatın sadece maddi tarafının olmadığını hatırlar. Ve her bir namaz vaktinde kendini yeniden formatlar. Ahmet Haşim’in ifadesiyle “Müslüman saatini kendisine mahsus zarafetiyle yaşar.” Ne yazık ki sükûnetin değil de hareketin istendiği hızlandırılmış namaz, süresi kısaltılmış oruç tartışması, aktiviteleri azaltma ayı olan ramazanın bile her gecesinin değişik şölenlerle geçirilmesi zamana olan ilahi müdahaleyi sekteye uğratan beklentiler olarak insanın ruhunun dinginleşmesine, zamanı anlamlı işlerle bereketlendirmesine müsaade etmiyor. Bir de sınırları belirlenmiş çalışma hayatının ortaya çıkardığı arızi durumlar var. Aktif bir ekonominin çarkları arasında emek mücadelesi veren işçinin endüstriyel ortamda hareket hâlindeki üretim bandından ayrılarak verdiği çay molasına sıkıştırılmış mekanik, coşkusuz ve hızlı bir şekilde ifa edilen ibadetin vereceği huzurun katsayısını düşünün. Ne kadar rahatlatır ve dinçlik verir?

Alternatif mümkün mü?

Aşırılık çağının başat unsuru olan hızın değerlerden kültüre dönüştürmediği alan kalmadı. Değdiği her şeyin doğasını bozdu, insanın fabrika ayarlarını değiştirdi, hiçbir şeyi tam olarak yaşayamama hâlini ortaya çıkardı. Ölçüsüz hareketliliğin tefekküre kapı aralaması beklenemez. Bu tipolojinin doruk noktası yabancılaşmadır. Yeniden kodlanmaya hazır hâle gelmektir.

Modern insanın parçalara böldüğü “zaman” tasavvuruna karşı bize düşen mümince bir duruş göstermektir. Dayatılan üretim ve tüketim hızına kendi hızıyla karşı duracak dengeli bir anlayışımız olmalı. Aksi hâlde topluma maliyeti her gün katlanarak artan hız saplantısından kurtulamayız. Hızın içinde taşıdığı sorunların ilacı bir yönüyle yavaşlamak diğer yönüyle de iradi edimlerle kendini bulmak gibi görünüyor. Peygamberlerin, düşünürlerin hayatlarına baktığımızda itikâfa yöneldiklerini mağaralarda zamanlarını geçirdiklerini görüyoruz. Bunun bir hikmeti olmalı. Demek ki yaratılıştaki ahenkli nizamın içinde var olan lisanı çözmenin, keşfetmenin, tekâmül yolculuğunda zirveye çıkabilmenin sırrı derin sorgularla, ince tefekkürlerle yavaşlatılan hayatın içinde saklı. Fakat bu hâller heyecansız, pasif bir yaşam olarak okunduğunda meselenin derinliğini ıskalıyoruz.

Akarsu durulacağı yatağına doğru belli bir ahenkle akar. Biliriz ki sel olduğunda bu ahenk bozulur ve önüne gelen her şeyi tarumar eder. Yaşamımızda da kendi iradelerimizle oluşturduğumuz hızlı yapay sellerin yıkıcılığına karşı zamanı doğal ritminde yaşamak, kendimizle ve hayatla olan ilişkimizi gözden geçirmek en akıllı seçenekler gibi görünüyor.