Makale

DİVAN ŞİİRİNDE AHLAKİ DEĞERLERİMİZ: EDEP

DİVAN ŞİİRİNDE AHLAKİ DEĞERLERİMİZ: EDEP

Dr. Halil İbrahim HAKSEVER
Ondokuz Mayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesi

Akla mağrûr olma Eflâtûn-ı vakt olsan dahi

Bir edîb-i kâmili gördükde tıfl-ı mekteb ol

Nef’î

Günümüzde daha çok “iyi ve güzel tutum-davranış” olarak bilinen “edep”, Kur’an-ı Kerim’de geçmemekle birlikte anlamına oradan da destek bularak hadislerde ”hayırlı-yararlı bilgiler ve davranış alışkanlıkları” manasında kullanılmıştır. İslam’ın ilk asırlarından itibaren ahlaki bir muhteva kazanan kelime “eğitme ve bilgilendirme; nahiv ilmi ve şiir” anlamlarının yanında, insanda takdir hissi uyandıran huy güzelliği ile bu güzelliğe davet etme gibi manalara da gelmiştir. İslam kültürünün gelişme devrelerinde hayatın her alanını ve insanın bütün sosyal ilişkilerini kapsayacak genişlikte kullanılıp farklı tariflere konu edilen edep terimi, daha çok özenilen, tavsiye edilen bir huy ve davranışın adı olmuştur. Zamanla kaide, usul, yöntem manalarıyla da kitaplarda yer bulan bu kelimenin anlam merkezini ahlak ve eğitim oluşturmuştur.

Edebiyat tarihimizi de içine alan ve günümüze kadar uzanan anlamıyla edep, insanı kötü huylardan uzaklaştırıp kemale ulaştıran bir hâl olarak anlaşılmış; mutasavvıfların daha çok üzerinde durdukları ve tahsiline gayret ettikleri üstün ahlakın yansıması olarak idealize edilmiştir. Maddi manevi makam sahiplerine karşı gösterilen saygı anlamıyla da çeşitli tasnifleri yapılan edebi, mutasavvıflar Cenab-ı Hak ile irtibatlandırarak kâmil insanların erişeceği yüksek hâllerin adı olarak da kullanmışlardır. İnsan eğitimiyle meşgul olan çeşitli tarikatlarda farklı tanımlara konu edilen edep, yorum ve anlam zenginliğiyle tasavvuf tarihinde önemli bir yere sahip olmuştur.

Klasik Şiirimizde Edep

Yüksek bir kültür ve sanatın yansıması olarak hayat bulan divan edebiyatında edep, kâmil kişilerin vasfı olarak şiir okuyucusuna takdim edilmiştir. Edep, İslam ahlakının benimsenip uygulandığı toplum ve meclislerde ince düşüncenin, hikmet ve zarafetin miyarı olmuş; insanın söz ve davranışında imrenilen, öğütlenen bir karakter güzelliği şeklinde binlerce manzumede konu edilmiştir. Şairlerimiz sayısız beyitlerinde, edebe uygun olan söz ve davranışlara dikkat çekmiş, âdeta okuyucularını eğitircesine “edebî” beyitler söylemişlerdir. Söz edeplerine bakalım önce.

Dünyada “gönüller yapmak” için bulunan Yunus Emre, doğru ve güzel sözü uygun zamanda, güzelce söylemek gerektiğini, böylece cehenneme dönen şu dünyanın cennet gibi olacağını söylemiş:

Yunus bile söz demini/Demeye sözün kemini

Bu cihan cehennemini/Sekiz uçmağ ede bir söz

Kullanacağımız kelamın öncesini, sonunu hesap etmek, ince düşünmek, her ağza düşeni değirmen gibi öğütmemek gerektiğini de Veysî söylemiş:

Önün ardın gözet fikr-i dakîk et onda bir söyle

Öğütme ağzına her ne gelirse âsiyâb-âsâ

Şair Nedim’e göre söz az ve ağır olursa altın ve cevher gibi kıymetli olur:

Sözü az söyle ağır söyle Nedîmâ ki sühan

Zer gibi sayılı gevher gibi sencîde gerek

Güzel bir sohbet esnasında gereksiz yere tartışma açmayı kapı gıcırtısı gibi sevimsiz olarak niteleyen şair Sabit bize konuşma adabını hatırlatmaktadır:

Der-i mu‘ârazayı açma fasl-ı sohbetde

Gıcırt etme ayıbdır serîr-i bâb gibi

Buna yakın bir benzetmeyi de Nabi yapmıştır. Edep usulüne göre konuşulmayan bir mecliste her kafadan bir sesin çıkmasını, değirmen taşının çıkardığı seslere teşbih eden şairin şu sözü insanları uyarmaya yetmiş midir bilinmez:

Bedter değil mi çakçaka-i âsiyâbdan

Nâbî o bezm k’olmaya nevbetle güft ü gû

Edep sadece konuşurken lazım olmaz; yerine göre, konuşmamak da bir edeptir. Mevlana Celâleddin aşk ile edebin alakasını iyi bildiği için bazı sözlerinde artık susmak gerektiğini, sükût ile de bazı manaların ifade edileceğini belirtir:

“Hayır artık söylemeyeyim, onu susarak anlatayım, o anlatışa sığmıyor... Biz sustuğumuz halde söyleyeniz.” (Dîvân-ı Kebir 1787, 2177)

Bu özlü sözün gereğini yaşayarak ispatlayan arifler gibi, divan şairleri de -hayatlarındaki uygulamaları bilinmez ama- susmanın faziletine işaret ederler:

Bundan eyle şerefin derk sükût u edebin

Gonca pejmürde olur açsa leb-i hâmûşun

Mehmed Raşid, “Sükût ederek edebin şerefini anla; gonca susan (kapalı) ağzını açınca perişan oluyor” demiş. Şair, gereksiz yere konuşmanın kişiye vereceği zararı çiçek misaliyle ve hüsn-i ta’lil sanatıyla belirtme gereği hissetmiş.

Anlatılır ki, gönül sultanlarından biri yanında talebeleriyle bir dostunu ziyarete gitmiş. Ziyaret mahallinde iki arif arasında teatî edilecek kelamları büyük iştiyakla bekleyen talebeler, birbirini seven iki cemalin sadece birbirlerine baktıklarını, bir müddet böylece bekledikten sonra gönül doygunluğu ile tarafların vedalaştığını hayretle izlemişler. Gelirken hocalarına büyük bir edep ile neden susup konuşmadıklarını, hâlbuki olacak sohbetten ne çok istifade edeceklerini de belirtince, o zat “Evladım biz konuştuk ve anlaştık, siz duyamadınız!” demiş. Bazen ağız diliyle kişilerin anlaşamadığı olur, kimi kez de hâl ehli olanlar konuşmadan anlaşırlar...

İnsanın edeple susmasını, ahlak bahçesinde açan ve gönle huzur veren goncaya benzetmek ancak şairlerin aklına geliyor. Bunu Nailî söylemiş:

Hâmûşî-i edeb ki güşâyiş-pezîr olur

Bir goncedir hadîka-i ahlâkdan kopar

Güzel ve iyi olanı nazara vererek bir nevi “emri bil-ma’ruf” görevi ifa eden şairler, eğer söylediklerini kendileri yaşayarak göstermişlerse Peygamberî ahlaka nümune-i imtisal olmuşlar demektir. Yok eğer söylediklerin yap(a)mamışlarsa bunu da yine şairliklerine vermek gerekecektir. Biz onlardan güzel sözler almaya devam edelim.

Edepli olma düşüncesi zihinde başlayan bir kemal alametidir. Kişi çok akıllı olsa da bununla gururlanmamalıdır. Edebin kemaline ulaşmış birini gördüğünde mektep talebesi gibi saygılı olmak gerektiğini, başlıktaki beyitte dile getiren Nef’î ne güzel düşünmüş.

Kâmil insanlara insaf gözü gibi ölçü olmaz (onlar merhametli ve adil olurlar); kişinin kendi kusurunu bilmesi onun irfanını gösterir diyen şair Talib’in belki kendisi de böyleydi:

Çeşm-i insâf gibi kâmile mîzân olmaz

Kişi noksânını bilmek gibi irfân olmaz

Hikemî şiirleriyle meşhur Nabî’nin edep uyarısıyla başladığı gazelinin menkıbesi de güzeldir. Genç yaşta kervanla hac yolculuğuna çıkan şair, Medine-i Münevvere’ye yaklaşıldığında hasret ve heyecanın zirvesini yaşar. Akşam vakti, aynı heyecanı duyamayan bir kişinin Ravza-i Mutahhare’ye karşı laubali yatışına tepki olarak, irticalen söylediği edebe çağrı şiiri dillere destan olmuştur. Mübarek beldeye karşı hareketlerine dikkat etmesi gerektiğini söylediği kişi, farkında olmadan Türk edebiyatına harika bir şiir kazandırmış olur. Beş beyitlik gazelin ilk ve son beyitleri şöyledir:

Sakın terk-i edebden kûy-ı mahbûb-ı Hudâdır bu

Nazargâh-ı İlâhîdir makâm-ı Mustafâdır bu

Mürâ’ât-ı edeb şartıyla gir Nâbî bu dergâha

Metâf-ı kudsiyândır bûsegâh-ı enbiyâdır bu

(Edebi terk etmekten uzak dur; burası Hakk’ın nazar ettiği Muhammed Mustafa’nın beldesidir. Ey Nabi, sen de bu dergâha edeple gir; zira burası meleklerin tavaf ettiği, nebilerin eşiğini öptüğü mekândır.)

Yaşayış ve davranışlarda ahlaki olgunluğu çok önemseyen şairler, beyitleriyle edepli olmayı teşvik etmişlerdir. Edebin kokusunun bile insanı manen yükselteceğini Nabî şöyle söylemiş:

Mesned-i zirve-i destâr-ı ser-i rağbet olur

Sünbül-i ter gibi her kimde ki var bûy-ı edeb

(Kimde taze sünbül gibi bir edep kokusu varsa, onun makamı rağbet başının sarığının zirvesi olur.)

Başkasının ayıplarını araştırmak, edebe mugayir hareketlerden görüldüğü için Taşlıcalı Yahya uyarısını şöyle yapmış:

Açma cihânda dâmen-i aybı sabâ gibi

Setr eyle gördüğünü kamu nitekim türâb

(Sabah rüzgârı gibi ayıp eteğini açma, toprak gibi bütün ayıpları ört.)

Hayatta beğenilen davranışlardan biri de nazik ve kibar olmaktır. Peygamberî ahlaktan biri de bu değil midir? İnsanlara karşı şefkatli ve affedici olmak. Şair Leyla Hanım bize zarafetin bir kuralını ne güzel belirtmiş:

İncitme sen ahbâbını incinmeye senden

Bu âlem-i fânîde zarâfet budur işte

Ş.Yahya da aynı güzel güzelliği, bir ihtar edasıyla daha net ifade etmiş:

Halkı rencîde eden âlemde

Kendi rencîde olur son demde

Dinimizin ölçülerini tayin ettiği güzel ahlak hususunda, divan şairlerinin söylemedikleri edep yok gibidir. Onlar kendilerini “edebî” olanı yaymakla görevli saydıklarından, güzel olan ne varsa övülmüş, çirkin olanlar ise yerilmiştir. Mehmet Akif de öyle söylüyordu:

Emr bil-ma’rûf imiş ihvân-ı İslâmın işi

Nehy edermiş bir fenâlık görse kardeş kardeşi

Bu telkin ve tebliğ işini her seviyedeki ilim ve sanat erbabı yapmışsa da şairlerinki (Allahü a’lem) belki de daha çok hatırlanmaktadır. Ne demişti üstad Bakî:

Âvâzeyi bu âleme Dâvûd gibi sal

Bâkî kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş