Makale

BENİM BABAM BİR ARİFE ÇİÇEĞİYDİ

BENİM BABAM
BİR ARİFE ÇİÇEĞİYDİ

Feyza KARTOPU

Onların görüp işittiklerini, üzerinden gelip geçen gövdelerin ağırlığını, zamanın hangi anlarda uzayıp kısaldığını anlatmak neredeyse olanaksızdır. Çünkü bir asır kadar uzun ve bir an kadar kısadırlar. Gelir ve geçerler. Durduğu yerde duran ve hiçbir yere gitmeyen, eşyanın da bir ruhu olduğuna inandıran yalnızca onlardır. Küf kokan, gıcırdayan, tahta kurularına yuva olan sedirler. Orada öylece, sanki ilk hâliyle kalırlar.

Sırtımı yasladığım sert minderlerin üzerine örtülen işlemeleri, örtüler ve tam karşıda duran tüplü televizyonun bulunduğu bu sediri benzerlerinden farklı kılan, sedirin bulunduğu duvardan dışarıya açılan pencereydi. Bu pencereyi açtığınızda içeriye keskin ot kokusu taşıyan bir rüzgâr dolardı. Ve kentin uğultulu yalnızlığı. Burada takvim yapraklarının arkasını okuyan dedemi dinlerken elimi açık olan boşluktan dışarıya uzatır, dalları pencere hizasına kadar uzanan erik ağacından kolaylıkla birkaç tane alırdım.

Şimdi o erik ağacı, o rüzgâr, o takvim yaprakları ve o ses yok. Mutlu bir yalnızlıkla gülümseyen sedirin hatırlattıkları ve dizlerimde açık duran bir kitap var. Okuyorum.

“Konuğun uğurlanacağı günler de gelir. O kadar alışmışızdır ki bu gidişe inanmak bile istemeyiz. Ama saatin vuruşu kesindir. Bir yarış kronometresi gibi son vuruşu yapar. O zaman dünya garına koşarız. Mahşerî bir kalabalık. Çocuklar en süslü elbiseleriyle oradadır. Trenler, en güçlü bir baca canlılığı içinde tütüyor. Konuşmalar. Sesler ve armağanlar. Kucaklaşmalar. Herkes birbirini ilk görmüşçesine sevinçli. Hepsi konuktan konuşur. Fakat ey komşular konuk nerededir? Konuk, sessiz ve şatafatsız gitmiştir bile.”

Yürekte ayrılık sızısı bırakan ramazanı ve ardından gelen bayramı böyle diri, kemiksiz kelimelerle anlatır Karakoç. Eskiye dizilen methiyelerden de serzenişlerden de öte bir yerde durur onun ramazanı. Bu yüzden güzel ve cazibedardır. Başımı kaldırıyorum. Okuduğum bu kısacık anlatı, beni başka diyarlara doğru yolculuğa çıkarmaya yetiyor. Benden başka kimsenin okuyamadığı hatıra defterinin sayfası, babamın çocukluğunun ramazanına açılıyor.

Yüzlerden öbek öbek güneş yanıklarının, yüzlerden sevincin ve kederin, yüzlerden mahcubiyetin ve yokluğun henüz silinmediği mevsimlere açılıyor. Hani şu daha uzun süre giyilsin diye ayakkabıların birkaç numara büyük alındığı, saçların hep yana tarandığı, kalemin ucunun ha bire yenildiği, yokluğun bir yaka çiçeği gibi bağırlarda taşındığı ve çıkarılmadığı günlere.

Bir ramazan günü baba bildikleri ağabeylerinin aile efradına, en çok da babasız kalmış sabilere, birkaç sevinç satın almak için şehre gittiğini anlatır babam. Ağabeyi şehre, babam sürülerin peşinden tepelere gider o gün. Gün nasıl ağırlaşır, akşam nasıl zor gelir ve zaman nasıl da görecedir. Ağabeyinin neyle döneceğinin sızısıyla kavrulur yüreği, içindeki merak tohumu ürkek bir kuş gibi akşama kadar şakır. O kuş gün bitene değin bir an olsun susmaz. Eve döner, ağabeyi gelmemiştir. Oruçlar açılır, sofralar kurulup kaldırılır, ağabeyleri yoktur. Toprak zemine döşekler serilir, gözlere bir mil uyku çekilir, beklenen bir türlü gelmez. O gece, örtünün altındaki babamın gözüne uyku girmez. Yatakta kıpırtısız bir endişe gibi kalır. Yorgan ağırlaşır, alınacak ayakkabının düşü küle ve ise bulanır.

Sonra sahur gelir yenilenen bir sabahın müjdesiyle. Evde bir hareket ve telaş başlar yeniden. Babam yorganın altında katı bir sorudur hâlâ. Çok geçmeden bu kıpırtının tam ortasına ferah bir yağmur gibi düşer ağabeyinin sesi. Gelmiştir işte. Ayakkabılar, pantolonlar, yeni giysilerle karşılanacak mutlu bir bayram hemen şuracıkta, kapının ağzındadır. Ama mahcubiyet, ah o tomurcuk gibi yüzlerde açılan mahcubiyet, üzerinden yorganı atıp ağabeyinin ellerindeki paketlere sarılmanın önüne geçer. Bir kez daha dilsiz ve buruk bir sevinçle kalır orada babam. Yorganı atamaz, heyecanını belli edemez. Utanır. Elinden gelen meraklı bir mahcubiyetle kıpırdanmaktır. Bir o yana, bir bu yana döner. İster ki uyanık olduğu anlaşılsın ister ki çağrılsın, gelin ve alın, densin. Yüzündeki utanç tomurcuğu biraz daha açılır, al al olur. Çok geçmeden beklenen, “Kalkın ve gelin,” çağrısı bir muştu gibi ulaşır örtünün altındaki endişeli ve katı bir soruya dönüşmüş bedene. İçindeki sakin göle, ağır bir taş fırlatılmıştır. Kalkar ve gider.

Bir çift ayakkabı ve mavi bir pantolonla yatağına döndüğünde bu kez de mutluluktan uyuyamaz babam. O gece ve ondan sonraki bütün geceler, ayakkabı ve pantolonuna sarılarak yatar. Koynundan çekip alacaklar endişesiyle de sıkıca kavrar yanındakileri. Ta ki bayramı bekleyemeyip giydiği arife gününe dek. Eksilmez bir heyecanla karşılanan o bayram, yalnızca gerçek bir bayram değil, sahici bir mutluluktur da.

Hatıra defterinin sayfasını çevirmeden, “Basit sevinçleri büyük şölenler gibi karşılayan çocuklardan, sevinçten yana yoksul insanlara nasıl dönüşebildik?” diye soruyorum kendi kendime. “Mutluluğun çıtasını ne zaman bu kadar yükselttik? Ne zaman bunca doyumsuz, telaşlı, umursamaz, huzursuz kalabalıklar oluverdik? Nerede yitirdik sevincimizi?” Eğilip kulak veriyorum içime: Çıt yok. Çeviriyorum sayfayı.