Makale

BAYRAM SEVİNCİ

BAYRAM SEVİNCİ

Esin Türkmen

Aysel Hanım o yıl ramazan ayında sevinçle hüznü bir arada yaşıyordu. Ne bir davet verebilmiş ne de bir davete icabet edebilmişti. Akşamları iftar sofrasına eşiyle bir başlarına oturuyorlardı. Teravih kılmak için mahalle camisine de gidemiyor; mukabeleyi camide kırk yıllık dostlarıyla değil, evde televizyonun karşısında takip ediyordu. Artık her şey ekran başında yapılıyordu. Kadir Gecesi de eşiyle televizyonu açmış, okunan aşırları, söylenen ilahileri oradan dinlemiş, edilen hayır dualara ellerini açarak âmin demişti.

Bayrama günler kalmıştı fakat Aysel Hanım eski neşesini bir türlü bulamıyor, bu yıl bayramda sevdikleriyle bir arada olamayacağını düşünerek için için üzülüyordu. O sırada eşi Mehmet Bey hasta yatağında doğruldu. Elindeki divanı şöyle bir karıştırdı. Alvarlı Efe’nin dizelerine takıldı yorgun gözleri. Bayrama kavuşan, sevdikleriyle buluşan kalbin sevincini ne de güzel dökmüştü dizelere Alvarlı Efe: “Can bula cananını/ Bayram o bayram ola/ Kul bula sultanını/ Bayram o bayram ola”

Bayramlarda haneler evlad-ı iyalle dolunca, konu komşu akraba bayram ziyareti için kapılarını çalınca can cananını bulurdu. İnsanın sevdikleri, eşi dostu yanı başında olurdu. Arifeden hazır edilen tatlılar ikram edilir, demli çayların biri gider, biri gelirdi. Dost sohbetlerinde gönüller avutulur, çocuk cıvıltıları odalarda gezerdi. Mahallenin çocukları sıra sıra kapıda belirir, hep bir ağızdan “Bayramınız mübarek olsun Aysel Teyze” diyerek bayramlarını kutlar, hastalığından ötürü kapıya kadar gelemeyen Mehmet Amcalarına selamlarını iletirlerdi. Şeker kâsesini görünce gözleri parlardı çocukların, o minik elleri hicap dolu bir tebessümle çikolatalara giderdi. İşte o anlarda bir kez daha yankılanırdı Aysel Hanım’ın zihninde Alvarlı Efe’nin dizeleri: “Hüznü keder def’ ola/Dilde hicâb ref’ ola/ Cümle günâh af ola/ Bayrâm o bayrâm ola”

Ayşe Hanım, bayram sabahı erkenden kalkar, çayı demlerdi. Kolonya şişesi başköşeye kurulur hemen yanı başında şekerlik arzıendam ederdi. Zira bayram namazından sonra Mehmet Bey’in arkadaşları eski dostlarının bayramını kutlamak için uğrar, hâlini hatırını sorarlardı. Bu küçük ilçede sevenleri çoktu. Çaylar içilir, sohbetler edilir, biraz romatizmalardan, biraz kemik erimesinden konuşulur, eski günler yâd edilirdi. Ardından sıra çoluk çocuğa gelir, torunların fotoğrafları telefonlardan birbirlerine gösterilir, her biri “Bizimkiler de gelir birazdan bayramlaşmaya…” diyerek müsaade isterdi. Mehmet Bey ve Aysel Hanım’ın da bir beklediği vardı elbet… Bir değil üç can beklerdi ihtiyar gönülleri.

Saat on ikiye yaklaştı mı pencereden yana oturup evin önünde uzayıp giden toprak yolu gözlerdi Aysel Hanım. Bilirdi ki birazdan o toprak yol ona ciğerparelerini getirecek, peş peşe çalınan kornoların ardından oğluyla gelini yavrularıyla birlikte görünecek. Aysel Hanım telaşla kapıya çıkıp kollarını açacak. Minik Elif babaanne diyemediği için “Maanne, Maanne!” nidalarıyla babaannesinin boynuna atılacak. Torununu kucaklayan Aysel Hanım, Mehmet Bey’in yanına gidecek. “Bak Mehmet Bey,” diyecek, “torunumuz geldi, evimize bayram getirdi.”

Oğlu ve gelini annelerinin arkasından odaya girecek. “Torununuzu görünce bizi unuttunuz.” diye tatlı tatlı sitem edecekler. Ardından bayramlaşıp sofraya oturulacak. Akşama kadar da gelen giden eksik olmayacak. Gelini Ayşe, kayınvalidesine iş bırakmamak için koşturup duracak, getirdiği el açması börekleri misafirlere ikram edecek, tatlı dili güler yüzüyle bütün gün çalışıp didinecek.

Ayşe öksüz büyümüş anne sevgisini yıllar sonra Aysel Hanım’da yeniden tatmıştı. İkisinin arasındaki muhabbete herkes imrenirdi. Anne kız gibiydiler. Aysel Hanım gelinine sevgiyle yaklaşır, o da kayınvalidesine saygıda kusur etmezdi. Aysel Hanım ve Mehmet Bey çok istemelerine rağmen oğulları Selim’den sonra yeniden anne baba olamamışlardı. Rabbimizin takdiridir deyip bütün sevgilerini oğullarına verdiler. Selim, Ayşe ile yuva kurunca bu sevgi artık iki kişiyi kucakladı. Onu gelin gibi değil de Rabbin onlara bağışladığı bir emanet gibi gördüler. Hele bir de torunları Elif dünyaya gelince… Her bayram onlarla kavuşmak dünyalara değerdi.

“Ah eski zamanlar.” diye iç geçirdi Aysel Hanım. Bayram sevincini kalben yaşadıkları günlerdi. Şimdi ilk defa bayram, bayram gibi olmayacaktı. Bir salgın ki gelip hayatlarını ters yüz etmiş, onları eşin dostun yüzüne hasret bırakmıştı. Maske, sosyal mesafe gibi kavramlar girmişti gündemlerine. Televizyonlarda her akşam pandemi haberleri veriliyordu. Doktorlar açıklamalar yapıyor, Sağlık Bakanlığı insanları uyarıyordu. Özellikle belli yaşın üzerinde olanların azami dikkat etmesi gerekiyordu. Eskiden öyle miydi? Küçük bir ilçede oturmanın keyfini sürmüşlerdi yıllar yılı. Herkes birbirini tanır, kimsesiz kalanlara kol kanat gerilirdi. Çocuklar mahalle kültürüyle büyür, sokakta çember çevirmenin, toprakla, ağaçla haşır neşir olmanın tadını çıkarırdı. Bahçelerde hep bir hareketlilik olur, akşamları konu komşuya çaya gidilirdi. Şimdi öyle miydi? Çocuklar okula gidemiyor, evden derslerini takip ediyor, sokaklarda gönüllerince koşup oynayamıyorlardı. Yine de insan insanın yurdudur dedirten olaylar yaşanmıyor değildi. Sağlığından endişe edilen yaşlılar için ilçenin gençleri örgütlenmişti. Her gün kapıdan da olsa bir ihtiyaçları olup olmadığını soruyorlar, market pazar alışverişlerini yapıp yine kapıdan teslim ediyorlardı. Aysel Hanım’a da mahalleden gençler sık sık uğrar, Mehmet Bey’in ilaçlarını getirir, pazardan meyve sebze taşırlardı. Bütün bunlar insanın yalnızlığına merhem oluyordu elbette ama bayram nasıl geçecekti?

Artık kimse kimsenin kapısını çalmayacaktı. Üstelik buna yüksünmek de olmazdı. Her şey sağlıkları içindi, bu salgının bir an önce bitmesi için. İnsanın aklı yatıyordu da bu önlemlere, ya gönlü. Gönül anlar mıydı mesafeden. Gönül sever miydi uzakları. Ne kapılarda şeker bekleyen çocuklar ne namazdan sonra bayramlaşmaya gelen eski dostlar olacaktı. En kötüsü de minik Elif’i, ciğerparelerini sevgiyle bağırlarına basamayacak olmalarıydı. “Sahi bayram nasıl geçecek?” diye düşünüp durmaktaydı Aysel Hanım. En çok da son iki yıldır yatağa düşen eşi için üzülmekteydi.

Oğulları Selim, ramazan girmeden annesine uğramış, ona şu yeni model akıllı telefonlardan getirmişti. İlk defa elini öptürmeden buyur etmişti oğlunu Aysel Hanım. Selim, salonun en uzak noktasında misafir gibi oturmuş, maskesinin ardından babasını uzaktan selamlamıştı. Kırgın değildi Aysel Hanım, biliyordu ki oğlu bütün bunları onların sağlığı için yapıyordu. Hem artık bu akıllı telefonlar sayesinde istediği zaman torunuyla görüntülü konuşacak, hasret giderecekti. İlk zamanlar pek zorlansa da birkaç hafta içinde sökmüştü bu yeni telefonların dilini. Üstelik sadece torunuyla değil ahretliği Necmiye Hanım’la eski mukabele arkadaşlarıyla da görüntülü konuşmaya başlamışlardı.

Arife günü geldiğinde Aysel Hanım evini derleyip toparladı. Bütün gün işin gücün peşinde akşamı etti. Akşam Mehmet Bey’le birlikte Mushaflarını açtılar. Ebedî âleme yolcu ettikleri anne babaları için Yasin okudular, dua ettiler. En çok da bu salgının bitmesi, eski güzel günlere kavuşmaları için niyazda bulundular Allah’a. Bayram sabahı erkenden kalkıp çayı hazırladılar. Aysel Hanım kahvaltı sofrasını bahçeye kurdu. Mehmet Bey güç bela bahçeye çıktı. Karı koca çaylarını orada içtiler. Derken yolun ilerisinden birtakım sesler çalındı kulaklarına. Az sonra gelenleri seçebildiler. Mehmet Bey’in kadim dostları, arkadaşlarını unutmamıştı. Uzaktan da olsa dostlarının bayramını tebrik etmişlerdi. Belki çaylar içilmedi, uzun uzun sohbetler edilmedi ama bu bile yetmişti Mehmet Bey’in yüzünü güldürmeye.

Aysel Hanım öğlene doğru telefonunu eline aldı. Bir yandan Mehmet Bey’in rahatı için içeriden yastık, kırlent taşıyor diğer yandan göz ucuyla telefonu kontrol ediyordu. Birazdan oğlu arardı. Bu bayram da telefon ekranından bayramlaşacaklardı. En sonunda beklediği arama geldi. Ekranda önce minik Elif’in yüzü görünüyordu. Babaannesine bayramlığını gösteriyordu Elif, “Bak maanne, nasıl olmuş.” diyordu. Sonra dedesiyle konuştu Elifcik. Ona öpücükler gönderdi, bayramını kutladı. Ardından oğlu ve kızı gibi sevdiği gelini aldılar telefonu. O soğuk ekran şimdi sıcacık geliyordu Aysel Hanım’a. Uzun uzun sohbet ettiler. Birbirlerinden onlarca kilometre uzakta karşılıklı çay bile içtiler. Sohbet o kadar tatlıydı ki kimse kapatmak istemiyordu. Aysel Hanım, Elif’e telefondan bahçeyi gezdirdi. Büyüyen civcivleri, çiçek açan kayısı ağacını, budadığı çınarı gösterdi. Elif keyifle izledi, ekrandan tavukların peşinden koşacağı, folluktan yumurta alacağı, dalından kayısı yiyeceği günlerin hayalini kurdu.

Öğleden sonra da telefonları hiç susmadı. Memleketteki yeğenleri ardı ardına aradılar. Sonra iki sokak aşağıda oturan ahretliği Necmiye Hanım’la bayramlaştı. Gönül mesafeden anlamıyordu belki ama her şartta her durumda gönül almanın, bayramlaşmanın, sevdiklerinizi düşündüğünüzü göstermenin bir yolu bulunuyordu.