Makale

EDEBİYATIN ERKEN ÇIĞLIĞI: YAPAY İNSAN FELAKETTİR!

EDEBİYATIN ERKEN ÇIĞLIĞI: YAPAY İNSAN FELAKETTİR!

Emin GÜRDAMUR

Değerlerin, duyguların, kimliklerin havada uçuştuğu, birbirine karıştığı dijital bir kum fırtınasının içinden geçiyoruz. Bunun bir sonuç mu aşama mı türbülans mı olduğunu henüz kestirecek durumda değiliz. Bilim insanları dijitalleşmenin sosyal, siyasi, iktisadi sonuçlarına bakarak tahminler yürütüyor, psikologlar bireyde ne gibi değişim ve dönüşümlere yol açtığını anlamaya çalışıyor. Sadece geleneksel dönemden kalma alışkanlıklarımızı değil, insanlığın çiçeği burnunda modern davranış kalıplarını da yerinden eden bir süreç bu. Yarım asır önce hayal edilmesi imkânsız icatlar, şimdilerde gündelik yaşamın parçası. Elli yıl içinde yalnızca eğitim, iletişim ve eğlence alanlarında meydana gelen değişime bakarak dijital çağın boyutları hakkında fikir sahibi olmak mümkün.

Bir oda büyüklüğünde bilgisayar işlemcisiyle başlayan süreç, taşınabilir aygıtlarla hayatımızı kuşatmış durumda. Bizim adımıza yemek pişiren, çeviri yapan, teşhiste bulunan, bilgi istifleyen yeni nesil teknolojilerin çekirdeğini ise yapay zekâ teşkil ediyor. Dünyada bir yandan yapay zekânın etiği, insan iradesine yönelik tehditleri tartışılırken bir yandan da sağlık, savunma ve hizmet alanlarında bu teknolojinin nimetlerinden istifade imkânları derinleştiriliyor. İnsanlık yapay zekânın artıları ve eksileri üzerine henüz nihai karar verebilmiş değil fakat kulağımıza o ses çoktan fısıldandı: Yapay insan! Popüler kültürün zihinlerimizde oluşturduğu sabun köpüğü merakları kenara ittiğimizde tüylerimizi diken diken eden bir meydan okumayla karşı karşıya olduğumuzu anlıyoruz.

Bu yazıda Aydınlanma Çağı’nda yani koşumlarını takınan aklın dörtnala çıkış yaptığı bir dönemde kaleme alınan iki esere odaklanacağız. Goethe’nin Faust’u ve Mary Shelley’in Frankenstein adlı romanı bundan yaklaşık iki yüz yıl önce ilginç bir şekilde yapay insan düşüncesine dair çarpıcı ikazlar barındırmaktaydı.

Önce Faust’u hatırlayalım. Avrupa’da ruhunu şeytana satan insanın sembolü olan Faust, XVI. yüzyılda yaşamış yarı gerçek yarı efsanevi bir kişidir. Teoloji ve felsefe eğitimi aldıktan sonra hermetik büyüye ve yıldız falına merak salan, para karşılığı falcılık yapan Faust, kimilerince oldukça zeki biri, kimilerince şarlatandır. Tarihsel kişiliğiyle ilgili kesinlik içeren bilgiler yoktur. Christopher Marlowe (ö. 1593), bu Alman efsanesini Doktor Faustus adlı yapıtıyla tiyatroya taşırken orijinal hikâyeye sadık kalmıştır. Onun eserinde, farklı disiplinlerden beslenerek elde ettiği bilgi düzeyinden tatmin olmayan Doktor Faustus adlı kahraman, sadece öğrenmenin sınırlarını değil insanın sınırlarını da aşmak isteyen tavrıyla Rönesans bilginini temsil eder. Oyun, Faustus’un insandan daha yüce bir varlık olmak isterken insandan daha aşağılık bir yaratığa dönüşmesini esas alan bir izlek üzerinde başlayıp biter.

Aydınlanma Çağı’nın şairlerinden Johann Wolfgang von Goethe (ö. 1832), Marlowe’dan yaklaşık iki yüzyıl sonra Faust’u, efsanenin doğduğu topraklara geri çağırır ve yeni baştan inşa eder. Goethe’nin elinde Faust efsanesi büyük bir dönüşüm geçirir; mesaj kaygısından neredeyse tamamen arınır, temas etmediği evrensel mesele kalmayan kült bir yapıta dönüşür. Goethe uzmanı İngiliz yazar J. H. Lewes, Faust’ta kalbin ve sazın dokunulmayan tek bir teli kalmadığını söyler. Goethe klasik Faust anlatısını dünya edebiyatına armağan ederken iki noktadan manipülasyona uğratır. Birincisi, onu Hristiyanlığın vaaz metni olmaktan kurtarır; ikincisi, kendi yaşamından besleyerek insanileştirir. Bu iki kritik müdahale, eseri kendinden önceki çağların sözcüsü, gelecek yüzyılların tefsirine dönüştürür.

İlk yapay insan mucidi: Şeytan

Bir bilim insanı olan Faust’u yoldan çıkaran şeytandır. Goethe, Mefistofeles tipinin şahsında şeytan imgesini zamanın ruhuna uygun bir biçimde güncellemiş; Kilise’nin düalist eğilimleriyle elde ettiği koltuktan kaldırarak Avrupa için oldukça yeni diyebileceğimiz bir kimlikle dolaşıma sokmuştur. Onun etki sınırları kadim zamanların, gerçeküstü dünyaların, karanlık ve gizemli dehlizlerin çerçevesinden taşıp yaşamın ve bilimsel inkişafı temsil eden bir çalışma odasının içine dolar. Orada büyük bir bilgi açlığıyla çalışan Faust vardır. Şeytan birinci sınıf bireyleri ve toplumları hedef alır. Diğerleri, kendisine ihtiyaç duymadan da kötülük üretebilir.

Faust, yaşamın arkasındaki esrarı, özü, cevheri, hakikati bilmek istemekte, gönlü sonsuz bilgiyi arzulamaktadır. Çalışma odasındaki kitaplar ve nesneler sonlu olandan parçalar taşır. Onlara tutunarak sonsuzluğa nasıl erişebilecektir? Bulduklarıyla avunamaz. Manasız şeylere yapışıp kalan, haris elleriyle toprakları kazarak define arayan ve bir solucan bulunca sevinen dar kafalı insanların ümitlerini hiç kaybetmemesini hayretle küçümser. Onu şeytanın ağına düşüren de bu kibri ve öğrenme hırsı olacaktır.

Eserin bir yerinde şeytan, Faust’un eski çalışma odasına döner. Çengelden kürklü cübbesini eline alıp silkeler. İçinden çıkan böcekler ve güveler, uçuşarak tüm haşeratın efendisi ve baş soytarı şeytanı selamlar: “Şeytan insanın içinde o kadar iyi gizlenir ki şu kürkteki kehlecikler bile meydana çıkarlar da o çıkmaz.” Bir doçentlik cübbesinin içinde saklı haşerat, bilimsel ihtirasla maskelenen sapmayı temsil eder. Laboratuvar sahnesinde şeytan, yıllar önce bilmek arzusuyla yanıp tutuşan bir genç olan Wagner’in yanına gider ve onu kimyasal çalışmalarla yapay insan elde etmek için çalışırken bulur. Cam fanus içinde hareket etmeye başlayan yapay insanın adı Homunkulus’tur. Zihinleri okuyabilen bu yaratık, Wagner’in sorularını reddetmekte, bir an önce harekete geçmek istemektedir.

Goethe günlüğünde, bu tuhaf yaratığın şeytanla akraba olduğunu, hatta şeytanın yapay insan karşısında dezavantajlı duruma düştüğünü söyler. Böylece şairin, şeytan ve yapay insan arasındaki ilişkiyi felsefi açıdan kurduğunu anlarız. Wagner’in insan icat etme projesine şeytanın katkısı vardır. Goethe bunun görünür olmasını ister. Bilimsel tutku, fırsatını bulduğu anda evrenin kadim işleyişine meydan okuyacaktır. Yapay insan fikri bu cüretin sonucudur. Goethe, eserinde görünmesini istediği şeyi Eckermann’a şöyle ifade eder: “Homunkulus canlanmak üzere olduğu bir vakitte, Mefistofeles’in Wagner’in yanına gittiği sahnede, Mefistofeles’in katkısının ortaya çıkması ve bu katkının okur tarafından net bir şekilde algılanması için, onun ağzından birkaç mısraın dökülmesine izin verip vermeyeceğimi düşündüm.” (J. Peter Eckermann, Goethe İle Konuşmalar II, Çev. Erdinç Yücel. Ankara: Hece Yayınları, 2004, s. 95.) Sonunda Mefistofeles’in ağzından şu sözler dökülür: “Sonunda biz, kendi yarattığımız yaratıklara bağlı kalıyoruz.” Bu ifade, modern dünyanın işleyişini deşifre eder. Üretim bandından çıkarak hayata dâhil olan her nesne, her buluş, kendine yer açmak için onu üreten insanı kendine bağlamak gibi bir hünere sahiptir. Ürettiğinin kölesi olmak, son iki yüzyıldır dünyayı domine eden Batı kültürünün en karekteristik özelliğidir. Nitekim Russel’in ifadesiyle Goethe’nin amacı bütün bir Batı kültür ve medeniyetinin tutarsızlıklarını ifade etmektir. (J. B. Russell, Mephistopheles, İstanbul: Kabalcı Yayınları, 2001 s. 235.)

Frankenstein’in büyük pişmanlığı

Homunkulus’un yani yapay insan fikrinin, devrin bir başka eserinde ortaya çıktığına şahit oluruz. O şimdi Kuzey Kutbu’na doğru seyahat etmekte olan bir keşif gemisinin güvertesindekiler tarafından, köpeklerin çektiği bir kızağın üzerinde mucidinden kaçarken görülecektir. Mary Shelley’in ünlü yapıtı Frankenstein ya da Modern Prometheus, Romantizm akımıyla gotik edebiyatın başarıyla birleştiği ilk eserlerdendir. Keskin bir öngörüyle, o günlerde pek de popüler olmayan bu düşünceyi derinleştiren Shelley, romanın girişinde kendisine neyin ilham verdiğini açıklar. Fantasmagoriana adlı hayalet kitapları serisinden ve kocası Percy B. Shelley ile Lord Byron’un sohbetlerinden esinlenmiştir. Bu sohbetlerde felsefi öğretilerin yanı sıra hayatın kökeninden, Dr. Darwin’in deneylerinden söz edilirdi. (Mary Shelley, Frankenstein ya da Modern Prometheus, Çev. Yiğit Yavuz. İstanbul: İş Bankası Yayınları, 2019, s. 5.) Romanda Victor Frankenstein, bilmek arzusuyla yanıp tutuşan tipik bir Aydınlanma insanıdır. Bir bakıma Faust’un İngiliz kuzenidir. Yerin ve göğün sırlarını öğrenmek, doğanın yüzünü örten peçeyi kaldırmak istemektedir. Geleneksel ve modern bilgiyi birleştirerek, simya ile kimyayı uzlaştırarak çalışmalarına başlar. Mezarlıkları açar, oradan parçalar alır, hayvanlar üzerinde deneylere girişir. Bütün bu faaliyetler esnasında kendini, ölülerle birlikte gömüldükten sonra yaşama uzanan bir geçit bulan, umudunu o ışığa bağlayan Binbir Gece Masalları kahramanına benzetir. Sonunda Dante’nin bile hayal edemeyeceği korkunç, ucube bir varlık oluşturur. Bu yapay varlık, mucidine ve insanlara felaket getirir. Frankenstein’in pişmanlığı bir noktadan sonra artık işe yaramaz. Şeytan diye hitap ettiği varlık ölümlere neden olur. İşte kutuplarda köpeklerin çektiği kızağın peşinden, yarattığı canavardan intikam almak için koşan kişi Frankenstein’den başkası değildir. Fakat lanet çok geçmeden onu da bulacaktır. Artık ucube, dünyadaki işini tamamladığını düşünürken “Düşmüş melek kötü bir şeytana dönüştü.” diyecek, sulardaki yansımasını bile görmek istemediği bedeni için nihai kararını verecektir.

Faust’un da Frankenstein’ın da kurgusal yaşamı, insanoğlunda ortaya çıkması muhtemel bencilliklerin ve yıkıcı ihtirasların savaş alanıdır. Faust ve Frankenstein eserleri, yaşadığımız çağda yeniden ve belki de tarihte hiç olmadığı kadar burnumuzun dibine sokulan yapay insan fikrine yönelik, güncelliğini hâlâ koruyan ilk edebî çığlıklardır.

Bugün belki Faust’un kasvetli çalışma odasında ya da onun öğrencisi Wagner’in laboratuvarında değiliz. Frankenstein’ın parçalardan yaptığı ucube ortalıkta gözükmüyor. Aksine yapay insan fikri, gotik giysilerinden arınmış, pırıl pırıl bir maskeyle aramızda dolaşıyor. Ondan korkmak şöyle dursun ona zemin hazırlayan yapay zekâyla iç içe yaşıyoruz. Hayatımızı kolaylaştırıcı dijital buluşların ardında ne gibi bir düzenek olduğuna, bütün bunların bizi nereye sürüklediğine, karşımıza neleri çıkaracağına dair en ufak bir fikrimiz yok. Felaketle, örtülü bir uzlaşı içindeyiz. Uyurgezer bir hâlde durmadan adım atıyor ve başımıza bir şey gelmesin istiyoruz. Goethe’nin ve Shelley’in yüzyıllar öncesinde kaleme aldığı eserlerdeki yapay insanların yol açtığı yıkımlar bizi uykumuzdan bir nebze olsun uyandırır mı? Bunu zaman gösterecek.