Makale

THE FIRST GRADER

THE FIRST GRADER

Eda Saklı KÖKSAL

Justin Chadwick’in yönetmenliğini yaptığı Birinci Sınıf filmi, Kenya’da 1953’te Kikuyu Kabilesi’ne mensup Mau Maularca İngiliz sömürüsüne karşı başlatılan ayaklanmayı ve bu ayaklanma sonucu çıkan şiddetli çatışmalarda ölen ya da çeşitli sebeplerle hüküm giy(diril)ip, İngiliz tutukevlerine hapsedilenler üzerinden, hüküm giyenlerden biri olan, birçok kayıp veren ve bedel ödeyen Kimani Ng’ang’a Maruge’nin 84 yaşında ortaya koyduğu okuma azmini anlatıyor.

Film Nairobi’nin bir köyünde yaşayan Maruge’nin küçük bahçesinde çapalayıp ekin ektiği toprağı, kısıtlı suyla sulaması ile başlar. Yer yer ailesi ile geçirdiği eski huzurlu günlere ait belirsiz karelere şahit oluruz. Ne toprağın üzerinde yeşil ne de yaşlı adamın gözlerinde fer kalmıştır. Peki nedir Maruge’nin renklerini çalan?

Yaşlı adam ekimini bitirir, evine döner, kısıtlı su ile bu kez topraklanan ellerini yıkar. Eski bir bavulu açar, içindeki mektubu alır, uzunca göz gezdirir fakat okuma yazması olmadığı için içinde ne yazdığını bilemeden daha önceden defalarca yaptığı gibi yine mektubu özenle saklar.

Göz pınarlarına yaşlar dolar. Göz beyazı öylesine kırmızıdır ki yıllarca yaş değil de sanki kan akıtmıştır gözlerinden.

O sırada açık olan radyodan bir anons yayılır; devlet, herkese bedava eğitim fırsatı sunacaktır. Gözlerindeki hüzün, yerini umuda bırakır. Asasını alarak 84 yıllık yaşlı bedeninden beklenmeyecek şekilde hızlı adımlarla köy okuluna yürür.

Okul yolunda Maruge ile birlikte, yığınla çocuk ve onlara yetişmeye çalışan aileleri de vardır. Herkes çocuğunun doğum belgesini okulda görevli ve kayıt yapan öğretmenlere uzatmak için birbirini âdeta çiğner.

Maruge tüm bu kalabalığı aşamayacağından sorumlu öğretmen Jane Obinchu’yu yanına çağırtır. Okula başlamak istediğini öğretmene iletir. Öğretmenin cevabı nettir; burası bir ilkokuldur, okuma arzusundaki yaşlılara cevap verecek yeterli kaynak yoktur. Müspet bir cevap alamayan Maruge, bir başka gün tekrar okula gelir. Okumayı gerçekten istediğini hâl lisanı ile anlatır. Fakat bu kez öğretmen Alfred Mnyua Bayan Obinchu’nun sözünü keserek yaşlı adama çıkışır; 200 öğrenciye 50 sıra düştüğünü, okul ihtiyaçlarını (kalem, kitap, üniforma...) alacak paranın onda zaten olmadığını, eve gidip huzur içinde yatmasını söyler.

Maruge, huzur içinde yatamayacağını çünkü kendisinin bir ölü olmadığını ifade ederek evine döner.

Önce varlıklarından biri olan tavuğunu satar. Sonra pazardan yetişkin giysileri alır, evde bunları kesip biçerek üniformaya çevirir.

Üniformasını giyer, kalem ve defteriyle tekrar okula gider. Ondaki azmi gören Bayan Obinchu bu kez inisiyatif alarak onu okula kabul eder.

Azmi, çocuklarla geçirdiği eğlenceli ve öğretici vakitler, kulakları az duysa da dersi dinleme gayreti Bayan Obinchu’yu memnun eder.

Bir gün öğretmen Bay Munyua ucu kütleşen kalemle kötü yazdığını söyleyerek kaleminin ucunu açması için Maruge’yi zorlar. Sınıfın ortak kalemtıraşına doğru giderken yaşlı adam kriz geçirir. Çünkü Maruge İngiliz ceza kamplarında büyük eziyetlere maruz kalmış, İngiliz askerleri tarafından kendilerine istedikleri cevapları vermediği gerekçesiyle kulağına kalem sokularak işkence görmüştür. Bu nedenle kalemin ucunu açmak Maruge için sanıldığından daha zor ve acı bir eylemdir.

Köyün yaşlıları, okula gidip gelen Maruge’yi kınarlar ve onun da kendileri gibi olması için telkinlerde bulunurlar; ne var ki Maruge bunların hiçbirini duymamakta kararlıdır.

Diğer yandan okulu denetleyen müfettiş, Obinchu’ya Maruge’nin kaydını silmesi için baskı uygular. Ebeveynler ise yaşlı birinin çocukları ile aynı sırada olmasını hazmedemez, okul yönetimini bu konuda günbegün zorlarlar.

Öğretmen bu durumu ve gelecek günler için endişesini Maruge’ye aktarır, böyle giderse onun kaydını silmek zorunda kalacaktır. Maruge okumayı öğrenmek zorunda olduğunu, elindeki mektubu kendisinin okumak istediğini söyler ve okula devam etme ısrarını yineler.

Günler böyle geçerken Maruge’nin azmi uluslararası basında yankı bulur ve muhabirler kendisi ile röportaj yapmak için okula gelirler.

Mikrofon uzatanlardan ikisi çok tanıdıktır: BBC ve CNN.

Maruge’ye neden bu yaşta okumak istediğini sorarlar, onun cevabı nettir; çünkü okumak ve anlamak sefaletin tek çaresidir.

Öğretmen Obinchu, Maruge’nin okuldan uzaklaştırılma ısrarının müfettişin kabileci anlayışından kaynaklandığını ve adil davranmadığını kavramıştır. Müfettişi son kez vazgeçirme girişimi de başarısız olur.

Bayan Obinchu’nun ısrarı, bir başka okula atanmasına sebep olur.

84 yaşındaki Maruge tüm bu yaşananlardan çok rahatsızdır. Başkan ile görüşüp öğretmenin geri dönmesi için onu ikna etmek üzere şehre gidecektir. Parası olmadığından bilet ücreti yerine diğer bir varlığı olan keçisini şoföre verir.

Devlet binasına vardığında, sekreter Başkan’ın toplantıda olduğunu onunla görüşmesinin mümkün görünmediğini izah ederken Maruge çoktan toplantı odasına girmiştir. İçerideki Başkan ve heyetine, Kenya’nın bağımsızlığı için arkadaşlarıyla gösterdikleri fedakârlıkları, uğradıkları kayıpları anlatır ve onlara kamplarda gördükleri eziyetin kendi bedenindeki izlerini gösterir. Öğretmenlerini ve okumayı kendilerinden esirgememelerini ister.

En nihayetinde Bayan Obinchu köy okuluna geri döner. Maruge mektubu öğretmenlere okutur. Bu bir iade-i itibar mektubudur. Hükümet, ülkelerinin özgürlüğü için didinmiş bu insanların uğradığı eziyetler ve her şeye rağmen göremedikleri itibar için onlara bir özür borçludur, bunu yerine getirmektedir.

Maruge BM’ye konuşma yapmak için davet edilir.

Film yine radyocunun anonsuyla sona erer. Olaylar inanılır gibi değildir, bir siyahi medeniyetin göbeğine hayat dersi vermek için çağırılmaktadır, neden bir gün kendilerini temsil edecek kişi Beyaz Saray’a başkan olarak girmesindir ki!

Maruge okula başlayan en yaşlı kişi olarak Guiness Rekorlar Kitabı’na adını yazdırır.

Filmin dilinin (ulusal dil olan Shawili yerine) İngilizce, yönetmeninin İngiliz, yapım menşelerine bakınca da Kenya, ABD ve İngiltere olması hayli manidar.

Bu film kendilerinden daha az insan gördüklerine karşı duydukları suçluluk mu yoksa sundukları bir lütuf örneği midir, fiziken sömürdük bir de acılarını pazarlayalım anlayışı mıdır bilinmese de Avrupa ve Amerika’da, (İnsanat bahçelerinde) çitlerin arkasında sergiledikleri (çoğu Afrikalı) insanlara ekmek atmanın 2000li yıllardaki tezahürü bu olsa gerek.

En nihayetinde alicenap tavırlarından dolayı, arabesk filme bekledikleri yankıyı buldular. Kucaklarında birçok ödülle ülkelerine döndüler.

Yalnız acıları ve bu acıları kimlerin yaşattığını ancak yaşatanların verdiği izin, dikte ettiği dil ve kavramlar ile dünyaya duyurabilmek çok acı. Birinci Sınıf filmini safi Kenya sinematografik bakışıyla izlemeyi tercih ederdik.

Filmin bir diğer handikapı da çocukların neşeli dansı dışında Afrika’ya özgü bir dokunuş ve hava göremeyişimiz. Öyle ki okuldaki malzeme kolileri bile sömürgeci devletin markalarını kamusal spot gibi göğsünde taşıyor.

Elbette ki sanata taraflı bakmıyoruz lakin insanların kafatasını ölçüp bilim geliştiren, sonra da ölçülerinin kendilerini yönetmeye yetmeyeceği kanısına vardıkları ırklara hükmederek haklı(!) bir hiyerarşi kuran Batı’dan bahsediyorsak, gerçekten samimi olsalardı Kavafis’in şu meşhur dizelerini de filmin sonuna iliştirirlerdi:

“...

Barbarlar diye kimseler yokmuş artık.

Peki, biz ne yapacağız şimdi barbarlar olmadan?

Bir çeşit çözümdü onlar sorunlarımıza.”

Gerçek hayat hikayesi uyarlamaları, hele de içinde başarı varsa, motivasyon kazandırır izleyiciye. Birinci Sınıf’ta motivasyonun yanında alacağımız dersler de söz konusu.

Bazı filmler konfor tuzağından çıkarak bol boyutlu gözlüklerle değil de çıplak gözle izlenmeli.

İyi seyirler dileriz.