Makale

NEBEVİ MİRAS: HER CAN İÇİN MERHAMET

NEBEVİ MİRAS: HER CAN İÇİN MERHAMET

Kaan H. SÜLEYMANOĞLU

Kanuni Sultan Süleyman’ın, Muhibbi mahlasıyla gazeller yazdığı hepimizin malumu. Padişah, Topkapı Sarayı’nın bahçesindeki ağaçları istila eden karıncaların def edilmesine yönelik tasarrufta bulunmadan önce şeyhülislam Zenbilli Ali Efendi’ye şöyle bir soru sorar: “Dirahtı (ağacı) ger sarmış olsa karınca / Zarar var mı karıncayı kırınca?” Yani Osmanlı padişahı, şairliğini de konuşturarak şeyhülislamdan, karıncaların öldürülmesine dair fetva istemektedir. Zenbilli’nin padişaha cevabı, en az soru kadar estetik bir mahiyette olur: “Yarın Hakkın divanına varınca / Süleyman’dan hakkın alır karınca.” Bu şairane diyalog bizlere hesap gününü, öte dünyayı, kul hakkını hatırlatmaktadır.

Cenab-ı Allah, kâinatı eşsiz bir ahenk içinde yaratmıştır. İslam, bu ahengin yeryüzünde de korunması için müminlere dört başı mamur bir ahlaki tutum öğütlemiştir: Merhamet. Merhamet kişiyi bencillikten, neme lazımcılıktan kurtarmakla kalmaz, ona parçası olduğu evren içinde huzurlu bir yer, güvenli bir çevre temin eder. İslam, barış ve esenlik dinidir. Bu barışın temini, bireyin iç huzurundan başlayarak toplumsal dokuya, çevreye, bütün canlılara uzanan kesintisiz bir merhamet örgüsünü gerekli kılar. Nitekim âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamberimiz (s.a.s.) en güzel misal olarak bu merhamet örgüsünün merkezinde durur. Onun merhameti, örnekliği, yeryüzündeki bütün canlıları kuşatır. Nebevi ahlak, Kur’an tarafından bütün insanlara rol model olarak sunulur ki zaten peygamberlerin insanların arasından seçilmesinin bir hikmeti budur.

Bizler yaşadığımız gezegenin sahipleri değiliz. İmtihan edilmek üzere geldiğimiz dünyada, insanlık onuruna ve halifelik izzetine yaraşır şekilde sınırlı ömürlerimizi tamamlayıp asıl yurdumuza geri döneceğiz. Menfi ya da müspet, yapıp ettiklerimiz kadar sessiz kaldıklarımızdan, sebep olduklarımız kadar bigâne kaldıklarımızdan, koruyup gözettiklerimiz kadar görmezden geldiklerimizden bir bir hesaba çekileceğiz. Tıpkı canlarımız gibi dünyanın içindeki nimetler de bize emaneten verilmiştir. Cümle varlığın nihai sahibi Allah Azze ve Celle’dir. Müslüman, Yunus Emre’nin o güzel ifadesiyle, bütün yaratılanları Yaradan’dan ötürü sever.

Dinin insan hayatına, onuruna verdiği önem, Efendimiz’in (s.a.s.) yirmi üç yıllık risalet döneminde dört başı mamur bir şekilde ortaya konulmuştur. İslam, kadınların, fakirlerin, kölelerin, kimsesizlerin iade-i itibarını gerçekleştirmekle kalmayarak herkesin sahibinin Allah olduğu gerçeğini, silinmez harflerle tarihin hafızasına kazıdı. Kişinin kendine, ailesine, topluma, insanlığa karşı ödev ve sorumluluklarını çerçeve içine aldı. Öte yandan, insanoğlunun dünyada yalnız olmadığını, hayatı başka canlılarla paylaştığını hatırlattı. Çünkü İslam aynı zamanda, insanı merkeze alan ama bütün çevreyi o merkezle ahenk içinde kurgulayan bir medeniyet tasavvurudur. Nitekim Hz. Peygamber’in (s.a.s.) yaşamına, sözlerine baktığımız zaman onun merhametinin sadece yetimleri, köleleri, dul ve kimsesizleri değil, hayvanları ve bitkileri de kapsadığını görürüz. Onun hayvanlara yönelik ortaya koyduğu ahlaki ölçüler ve insani hassasiyet, Müslümanların doğayla ve diğer canlılarla kuracağı ilişkiyi, modern dünyanın göstergelere dayalı duyarlılıklarından çok daha derin bir motivasyonla dizayn etmiştir.

Ordunun Yolunu Değiştiren Kumandan

Hayvanların, dünyadaki yaşam dengesi için ne kadar önemli olduğunu Kur’an-ı Kerim’deki Nuh tufanı kıssasında görürüz. Cenab-ı Allah, tufandan önce Hz. Nuh’a (a.s.) gemiye her hayvan türünden birer çift almasını emrederek (Hûd, 11/40) yaşamın devamının diğer canlılarla mümkün olabileceğini göstermiştir. Ayrıca yine Kur’an-ı Kerim’de “Hem yerde hareket eden hiçbir canlı, kanatlarıyla uçan hiçbir kuş türü yoktur ki sizin gibi birer toplum teşkil etmesinler.” (En’âm, 6/38.) buyurularak bütün canlıların tıpkı insanlar gibi birer ümmet olduklarının altını çizilir. Yeryüzünde hiçbir canlı amaçsız yaratılmamıştır. Unutulmaması gereken bir diğer husus da Kur’an’da hayvanlarla ilgili olumsuz bir üslubun hiçbir şekilde bulunmamasıdır. Hatta kimi ayetlerde onların Allah’ın (c.c.) kudretinin eseri oldukları, insanların istifade etmeleri için yaratıldıkları, Rabbulâlemin’i tespih ettikleri, O’na ibadet ettikleri dile getirilir (Yâsîn, 36/71; Nahl, 16/5-8; Lokmân, 31/20; Nahl, 16/49; İsrâ, 17/44; Nûr, 24/41).

Peygamber Efendimiz (s.a.s.), bu Kur’ani anlayış çerçevesinde hayvanlara eza şöyle dursun beddua etmeyi bile yasaklamıştır. Bir defasında devesine binmiş bir kadının hayvana beddua ettiğini görünce onu uyarmış, deveden inmesini istemiş, böylece hayvana hakaret edilmesini hoş karşılamadığını fiilen göstermiştir (Müslim, Birr, 80). Peygamberimizin, âlemlere rahmet olarak gönderildiğini bizlere Cenab-ı Allah bildiriyor (Enbiyâ, 21/107). Şüphesiz bu merhamet, yaşamın her anını kuşatacak, en zor zamanlarda bile muhafaza edilecektir. Bilindiği üzere insanların gerçek kişilikleri, seciyeleri zor zamanlarda, telaş anlarında ortaya çıkar. İslam ordusu, tarihin en büyük adımlarından birini atmak üzere bütün hazırlıklarını yapmış, Mekke’nin fethi için yola çıkmıştı. Bu övülmüş ordunun muazzez komutanı Hz. Peygamber, yolda yavrularını emziren bir köpek görünce hayvanları rahatsız etmemek için ordunun yolunu değiştirmekle kalmamış, köpeklerin başına bir nöbetçi dikmek inceliğini göstermişti (Vakıdi, el-Megazi, II, 1966, s. 225).

Serçenin Rabbulâlemin’e Şikâyeti

Allah Resulü, canlıların hedef edinilmesini, onlara ok, taş ve benzeri şeylerle atış yapılmasını, hayvanların birbiriyle dövüştürülmesini yasaklamıştır. Hayvanların kendi dünyalarında diledikleri gibi yaşayabilmelerini, barınaklarına zarar verilmemesi gerektiğini, karınca yuvalarına yönelik koruyucu tavrıyla hem ashabına hem ümmetine öğretmiştir (Ebu Dâvûd, Edeb, 163-164). Açlıktan karnı sırtına yapışmış bir deveye rastlayınca, “Bu dilsiz hayvanlar hakkında Allah’tan korkunuz.” buyurmuştur (Ebu Dâvûd, Cihad, 44). Hayvanların beslenme, bakım ve savunmalarından insanların mesul olduğunu hatırlatan Efendimiz, yaşama hakkı elinden alınan hayvanların ahirette insanlardan hesap soracağını, söz gelimi bir serçenin, “Yâ Rabbi! Falan, beni herhangi bir yararı için değil, boş yere öldürdü!” diye öldüren kişiyi Allah’a şikâyet edeceğini bildirmiştir (Nesai, Dahaya, 42). İnsanları kendilerine zarar vermesi muhtemel hayvanlara karşı serbest bırakmış olsa da hayvanların öldürülmelerini ilkesel olarak hoş karşılamamıştır.

Gerçekten de İslami kaynaklara bakıldığında 15 Ekim 1978 tarihinde Paris’teki UNESCO Merkezi’nde açıklanan Hayvan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde yer alan on dört maddeden daha yüksek bir duyarlılığın asırlar önce Hz. Peygamber (s.a.s.) tarafından ümmetine emir ve tavsiye olarak bildirildiği görülür. Eşit şekilde var olma hakkı, değer verilme hakkı, merhametli davranılma ve eziyet edilmeme hakkı, özgür olma ve üreme hakkı, yaşama, beslenme ve dinlenme hakkı, üzerinde acı çektiren deneylerin yapılmaması hakkı, eğlence aracı olarak kullanılmaması hakkı gibi hakların İslami kaidelerle güvence altına alındığı, aksi yönde davranan kişilerin cezalandırıldığı bilinmektedir (Dr. Fethullah Yılmaz, “Ekolojik Denge Bağlamında Hz. Peygamber’in Sünneti ile Hayvan Hakları Evrensel Beyannâmesi’nin Karşılaştırılması” Uluslararası Yönetim ve Sosyal Araştırmalar Dergisi, 3 (5), 2016, s. 14-26).

Pek çoğumuz doğal hayatın, hayvanların ve bitkilerin koruma altına alınmasının modern bir uygulama olduğunu zannederiz. Hâlbuki bundan on dört asır önce Peygamber Efendimiz (s.a.s.), Medine’nin 12 mil genişliğindeki çevresini koruluk alan ilan ederek korumaya almış, bu bölgedeki bitkilere ve hayvanlara zarar verilmesini yasaklamıştır. Hatta İmam-ı Azam’ın öğrencisi İmam Ebû Yusuf, Efendimizin koruma altına aldığı bölgeyle ilgili bilgiler aktarırken, 12 millik kuşağın dokunulmaz ilan edildiğini, bunun 4 millik kesiminde ise her çeşit avlanmanın yasaklandığını söylemiştir. Bu bölge otluk ve ağaçlık alandır ve hayvanların ortak kullanımına tahsis edilmiştir (Ebu Yusuf, Kitabu’l-Harac, s. 112).

Merhametin Kadim Okulu: Aile

Dünyanın en muazzam mektebi ailedir. Çünkü aile ortamı, bilgi aktarımının yanında yoğun duygusal etkileşimin de yaşandığı, yani bir eğitim sürecinde olmazsa olmaz kabul edilen şartların bulunduğu bir atmosferdir. İnsanlar dış dünyadan elde ettikleri bilgi ve görgüleri zamanla değiştirebilir, dönüştürebilir ve hatta gerek duymaları hâlinde terk edebilirler. Fakat modern psikoloji bilimine ait bütün yorumların, üzerinde ittifak ettiği konu, aile etkisinin kişiyi yaşamı boyunca terk etmediği gerçeğidir. Şayet bizler merhametsizliğin kol gezdiği bir çağda merhamet medeniyetini yeniden ayağa kaldırmak istiyorsak her şeyden önce merhametli nesiller yetiştirmek zorundayız. Ama burada dikkat edilmesi gereken bir husus var. Merhamet ahlaki bir değerdir ve bütün ahlaki değerler gibi aktarımı için sözden, retorikten fazlasına ihtiyaç vardır. Çocuk, merhameti ebeveynlerin kendi aralarındaki ilişkilerinden başlamak kaydıyla görmeli, duymalı, kanıksamalıdır. Evin kendi iç atmosferinde tesis edilmemiş bir merhamet örgüsünün, sözel olarak çocukta karşılık bulmasını beklemek hayal olacaktır.

Modern çağda çocukların, merhametsizlikten çok merhamet zehirlenmesiyle karşı karşıya kalabildiğini de unutmamalıyız. Her istediğini elde eden, her söylediği yapılan, her sözü el üstünde tutulan bir çocuğun kendisini dünyanın merkezinde görmemesini, bencil olmamasını bekleyemeyiz. Öteki’nin varlığına, öteki’nin acısına, öteki’nin yarasına bigâne kalan nesillerden hayvanlara, doğaya, ırmaklara, gökyüzüne merhametle bakmasını bekleyemeyiz. Çocuklarımıza dünyada başka insanların da yaşadığını, milyonlarca Afrikalı çocuğun yatağa aç girdiğini, kendisinin kolayca erişebildiği pek çok nimeti onların rüyasında bile göremediğini bir şekilde öğretmemiz gerekiyor. Öğretmekle kalmayıp insanı insan yapan erdemin “dilediğince yaşamak” değil; paylaşmak, omuz vermek, kolaylaştırmak, en yakınındakinden başlamak kaydıyla iyilik yapmak olduğunu göstermemiz gerekiyor. Aksi hâlde iki cihan serveri Peygamber Efendimiz’in (s.a.s.), nebevi mirası olan “merhamet”e kayıtsız kalmış oluruz ki bu merhametsizlik çağında hiçbir Müslümanın böyle bir gaflet lüksü yoktur.