Makale

GÖZLERDEN OKUNAN NUR

GÖZLERDEN OKUNAN NUR

Hatice İNAN
Sinop Vaizi

Bu satırları konu edindiğim yıl 2007. Aylardan ekim. Ve ben bu yazıyı 28 Şubat 2021 günü kaleme alıyorum. Bu sürecin zorlu ikliminde bize kucağını açarak, kendi kimliğimizle görev yapmamıza olanak sağlayan kurumumuzda Kur’an kursu öğreticisi olarak görev yaptığım yıllar… Yüce Rabbimiz yine şer gördüğümüzde hayır var etmiş, o günlerde ilkokulların 8 yıla çıkarılmasıyla boş kalan Kur’an kurslarımızın kapıları yetişkin bayanlara açılmıştı. Rabbimize şükürler olsun ki sınıflarımız artık ailenin temel taşı olan annelerle ve her yaştan bayanlarla dolup taşıyordu. Milli Eğitim Bakanlığına bağlı okullardan birinde görev yaparken o dönem yaşanan kimi sıkıntılar sebebiyle Kur’an Kursu Öğreticisi olmuştum. Genç, yaşlı her yaştan hanımın Kur’an öğrenmek için koştuğu Kur’an kurslarımıza gelenlerden her birinin ayrı hikâyesine şahit oluyorduk. Kiminin hikâyesi mutlu, kimininki hüzünlü... Bu görevi ifa eden meslektaşlarım da bilirler ki Kur’an kursuna gelen kadınlar kimseye açamadıkları dertlerini hocalarına güvenip anlatırlar ve kendilerini dinleyen birinin varlığıyla değer görmüş olduklarını hisseder, huzurlu ve mutlu olurlar. Bizler de iyi bir dinleyici olmaya çalışarak değerli, mutlu ve huzurlu bir şekilde öğrenimlerini devam ettirip hem kendilerine hem de yuvalarına bu mutluluklarını yansıtsınlar istiyorduk. Zira biliyorduk ki evin hanımı mutluysa diğer bireyler de mutlu olur. Ailede mevcut olan bu huzur ve mutluluk hâli böylelikle topluma da katkı sağlamış olur.

Bir gün elli beş, altmış yaşlarında bir hanım sınıfın kapısını tıklayıp yarı utangaç bir edayla masama doğru ilerledi ve heyecanlı bir şekilde, hacdan yeni geldiğini, Kur’an öğrenmek istediğini ifade etti. Teyzemiz hacdan yeni geldiğini ifade edince zihnime şairin “Kime ki Kâbe nasip olsa Hüda rahmet eder / Her kişi hanesine sevdiğin davet eder.” dizeleri düşerken bir yandan da “Teyzeciğim hoş gelmişsin. Ne güzel, hac nasip olmuş, hacı olmuşsun.” deyince “Kızım ben bu yaşıma kadar boşa yaşamışım, orada, Kâbe’nin dibinde herkes Kur’an okuyabilirken ben sadece bakakaldım.” diyerek gözyaşlarının yanaklarından aşağı süzülmesine engel olamıyordu. Orada Kur’an okuyamamanın mahcubiyetini iliklerine kadar hissettiği her hâlinden belli oluyordu: “İşte orada karar verdim, hac dönüşü ilk işim bir Kur’an kursuna gidip Kur’an öğrenmek olacak dedim. Öğrenebilir miyim kızım, benim okuma yazmam da yok?” dedi endişeyle. “Tabii ki öğrenebilirsin teyzeciğim. Allah’ın beytinde, Allah’ın kitabını öğrenmeye niyet etmişsin, ne güzel bir nasiple dönmüşsün Kâbe’den.” dedim tebessümle. Zihnimde dizelerin devamı “Buna kim âlem-i imkân derler, olmaz olmaz! Deme, olmaz olmaz / Sen hemen gir yola Allah veliyyuttevfik...” Bu duygularla eğitim öğretime başladığımızda her yıl yaptığımız gibi ilk dersleri Kur’an öğrenmenin faziletine ayırarak evlerinden, çocuklarından fedakârlık yaparak Kur’an kurslarına devam eden hanımları motive etme yoluna gidiyor ve yaptıklarının Allah katında ne kadar değerli olduğunu hissetmelerini sağlıyorduk. Bu teyzemiz de şimdiye kadar kendine vakit ayıramamış ve bunun acısını arzın merkezi olan Kâbe’de kalbinin derinliklerinde hissetmişti. Kutsal mekânda kendine ve Rabbine verdiği söz üzerine teyzemiz kursa devam etmeye başladı. Biraz zorlansa da güzel duygularla pes etmeden yoluna devam eden teyzemiz yıl sonuna gelindiğinde belge almayı başarmıştı. Çabası, gayreti sonucu Kur’an öğrenmiş olmanın gururuyla, gözlerindeki ışıkla ve dilindeki dualarla kurstan ayrıldı.

Ertesi yıl, bir gün elinde Kur’an’la ve sevinçle gelerek “Kızım ben senden helallik almaya geldim, umreye gidiyorum ama bak bu sefer Kur’an’ımla gidiyorum.” derken gözleri parlıyordu. Kâbe’de Kur’an okuyabilecek olmasının mutluluğunu en az onun kadar yaşayarak teyzemizi umreye yolcu ettik.

Kanser hastası bir hanım, Kur’an öğrenmek için bir gün kursun kapısını çaldığında bunun ne kadar büyük bir lütuf olduğunun idrakine tekrar varmıştım. O da hasta hâliyle kemoterapi aldığı zamanlar dışındaki günlerde kursa devam ederek Kur’an öğrenme gayretindeydi. Sınıflarımızda aile ortamı gibi samimiyet oluşuyor ve bu arkadaşlığın ulvi olduğunu düşünüyor, adına Kur’an arkadaşlığı diyorduk. Allah için birbirini seven Allah için birbirine ikram eden bir topluluk... Bu durum Resulüllah’ ın (s.a.s.) şu hadis-i şerifini bizlere hatırlatıyordu: “Benim rızam uğrunda birbirini sevenler için peygamberlerin ve şehitlerin bile imreneceği, nurdan minberler vardır.” (Tirmizi, Zühd, 53.) Allah için birbirini seven bu hanımlar için Kur’an arkadaşlığı böyle dostluklar oluşturmuş ve kurs dışında ev ziyaretlerinin başlamasına da vesile olmuştu. Bizi ve komşularını davet ederek evlerinde de dualar, sohbetler, ilahiler ve Kur’an-ı Kerim tilaveti ile manevi bir atmosfer yaşanmasını sağlamışlardı. Tüm enerjisiyle kursa devam eden kanser hastası teyzemiz artık kursa gelemez olunca sınıfça toplanıp teyzemizi ziyarete gittik. Sınıf arkadaşlarını görünce yüzündeki sevinçle toparlanmaya çalıştı ancak hastalığın kendisini ne kadar bitkin düşürdüğü her hâlinden belli oluyordu. Hâlâ kulaklarımda çınlayan şu cümlesi çok manidardı: “Hocam iyi ki Kur’an okumayı öğrenmişim, hastalığımda bana arkadaş oldu, öğrenmeseydim hasta yatağımda nasıl vakit geçirecektim, ne yapacaktım Hocam?” O söz üzerine Rabbimizin kelamının kalplere şifa olduğunu bir kez daha hissederek karşılıklı dualarla teyzemizin yanından ayrıldık. Kısa zaman sonra da teyzemizin vefat haberini aldık. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) “Kişi öldüğü zaman üç şey onu takip eder. Ailesi, malı ve ameli. Bunlardan ikisi geri döner biri onunla kalır. Ailesi ve malı geri döner onunla ameli kalır.” (Müslim, Zühd, 5.) buyurmuştur. Teyzemizin hayatının son demlerinde gösterdiği gayretle öğrendiği Kur’an, kendi ifadesiyle ona arkadaş olmuştu. Rabbimiz, onun hasta hâliyle gayret gösterip öğrendiği ve okuduğu Kur’an ile kabrini nur eylesin. Hamd, Âlemlerin Rabbine.