Makale

CESARET, MÜCADELE VE TESLİMİYET: HZ. İBRAHİM

CESARET, MÜCADELE VE TESLİMİYET: HZ. İBRAHİM
Prof. Dr. Âdem APAK
Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi

Tevhid, kelime anlamıyla bir şeyin “bir” olduğuna hükmetmek, onu “bir” olarak bilmek, bir şeyi diğerlerinden ayırarak onu tek kılmak gibi anlamlara gelir. Kavram olarak ise mutlak anlamda Allah’ın bir olduğunu bilmeyi, O’ndan başka ilah bulunmadığına, ortağı ve benzeri olmaktan uzak bulunduğuna inanmayı ifade eder. (İbn Manzûr, Lisânü’l-Arab, III, 446-447, 450-451.) Bu tabir en geniş anlamıyla “bir” Allah inancının, insanların aklına gelen bütün ilah düşüncelerinden uzak bir dünya görüşünün, tek Yaratıcı, tek Rab tanımanın ortaya konulmasıdır. Allah’ın varlığını, birliğini, tüm yetkin niteliklerin kendisinde toplandığını, eşi ve benzeri bulunmadığını bilmek ve buna inanmak şeklinde de tarif edilen tevhid inancı en özlü biçimde “La ilahe illallah” (Allah’tan başka ilah yoktur.) cümlesiyle ifade edilir. Allah’ın tek olduğuna ve Hz. Muhammed’in (s.a.s.) O’nun elçisi olduğuna iman eden kişi de mümin ve muvahhit olarak nitelendirilir.

İlk insan ve ilk peygamber Hz. Âdem ile başlayıp son peygamber Hz. Muhammed’in (s.a.s.) tebliğ ettiği İslami öğretinin insanlığa kazandırmaya çalıştığı dünya görüşünün temeli tevhid esasına dayanır. Buna göre kâinat ve kâinattaki bütün varlıklar yüce bir kuvvet olan Allah tarafından yaratılmıştır. Kur’an’daki birçok ayet de çeşitli ifade biçimleriyle insanın dikkatini evrenin eşsiz düzenine çekerek evrenin yaratıcısının birlenmesinin gereğine vurgu yapar: “Gerçek şu ki göklerde ve yerde her ne varsa O’nundur. Hepsi O’na boyun eğmişlerdir.” (Bakara, 2/116.)

Yeryüzünde tevhidi ikame etmek Allah’ın elçilerinin öncelikli görevidir. Kur’an-ı Kerim’de de peygamberlerin tevhid mücadelelerine açık işaretler bulunmaktadır. Şirkle cesaret ve kararlılıkla mücadele eden Allah elçilerinden birisi de Hz. İbrahim’dir. Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam tarafından büyük ata olarak kabul edilen Hz. İbrahim’le ilgili olarak Yahudi literatüründe ve Hristiyan kültüründe geniş malumat bulunmaktadır. Kaldı ki Hz. İbrahim, Kur’an-ı Kerim’de kendisinden çokça söz edilen peygamberlerdendir. Nitekim muhtelif surelerde onun genel inanç tarihindeki yeri, öğretisinin ana hatları, tebliğ faaliyetleri ve yöntemleri, kişiliğinin dinî, ahlaki, içtimai ve ailevi boyutları tanıtılmış, bu konularla ilgisi ölçüsünde hayatından da bazı kesitler verilmiştir. Tarih ve tefsir kitaplarında Hz. İbrahim’in doğduğu ve yaşadığı beldelerle ilgili olarak farklı bilgiler bulunmaktadır. Onun Ahvaz bölgesindeki Sûs’ta veya Babil’deki Kûsâ denilen yerde yahut Kesker sınırındaki Verka’da doğduğu, daha sonra babasının kendisini Nemrut’un bulunduğu Kûsâ’ya götürdüğü ileri sürülmektedir. Diğer taraftan onun Harran’da dünyaya geldiği ve babasının kendisini Babil’e götürdüğü de rivayet edilir. (Ömer Faruk Harman, İbrahim, DİA, XXI, 266-272.)

Kaynaklardan anlaşıldığı kadarıyla Hz. İbrahim peygamberin kavminin en belirgin özelliği güneş, ay ve yıldızlar gibi gök cisimlerini tanrı kabul etmek suretiyle şirke düşmeleridir. Onlar ayrıca göklerin tanrılar için bir mekân, orada bulunan varlıkların da birer tanrı olduğuna inanıyorlardı. Öyle ki onun kavmi, yıldızları gördüklerinde ibadet ediyorlar, kaybolduklarında da onları temsilen yaptıkları putlara tapıyorlardı. (Cağfer Karadaş, Hidayet Rehberi Peygamberler, Bursa 2013, s. 66-67.) Allah tarafından peygamberlik ile görevlendirilen Hz. İbrahim, bütünüyle şirke batmış olan kavmi arasında tevhid inancını yeniden hâkim kılmak için büyük bir mücadele başlatarak öncelikle babası olmak üzere yakınlarını tevhide davet etti. Ancak babası Azer kendisine şiddetle karşı çıkarak yurdundan kovmakla tehdit etti: “Bir zaman o babasına dedi ki: ‘Babacığım! Duymayan, görmeyen ve sana hiçbir fayda sağlamayan bir şeye niçin taparsın? Babacığım! Hakikaten sana gelmeyen bir ilim bana geldi. Öyle ise bana uy ki seni düz yola çıkarayım. Babacığım! Şeytana kulluk etme! Çünkü şeytan, çok merhametli olan Allah’a asi oldu. Babacığım! Allah tarafından sana azap dokunup da şeytanın yakını olmandan korkuyorum.’ (Babası:) ‘Ey İbrahim!’ dedi, ‘Sen benim tanrılarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer vazgeçmezsen, andolsun seni taşlarım! Uzun bir zaman benden uzak dur!’” (Meryem, 19/42-46.)

Babasının olumsuz cevabına rağmen Hz. İbrahim kavmini ısrarla tevhide çağırmış, bu bahiste onlarla fikrî tartışmalara girişmiş ancak tüm çabalarına rağmen olumlu bir netice elde edememiştir: “Kavmi onunla tartışmaya girişti. Onlara dedi ki: ‘Beni doğru yola iletmişken, Allah hakkında benimle tartışıyor musunuz? Ben sizin O’na ortak koştuğunuz şeylerden korkmam. Ancak, Rabbimin bir şey dilemesi hariç. Rabbimin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Hâlâ ibret almıyor musunuz? Siz, Allah’ın size haklarında hiçbir hüküm indirmediği şeyleri O’na ortak koşmaktan korkmazken ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden nasıl korkarım! Şimdi biliyorsanız (söyleyin), iki guruptan hangisi güvende olmaya daha lâyıktır?’” (Enam, 6/80-81.), “O, babasına ve kavmine: ‘Şu karşısına geçip tapmakta olduğunuz heykeller de ne oluyor?’ demişti. Dediler ki: ‘Biz, babalarımızı bunlara tapar kimseler bulduk.’ ‘Doğrusu, siz de babalarınız da açık bir sapıklık içindesiniz.’ dedi. Dediler ki: ‘Bize gerçeği mi getirdin, yoksa sen oyunbazlardan biri misin?’ ‘Hayır.’ dedi, ‘Sizin Rabbiniz, yarattığı göklerin ve yerin de Rabbidir ve ben buna şahitlik edenlerdenim.’” (Enbiya, 21/52-56.)

İbrahim peygamber gerek gök cisimlerinin gerekse onları temsilen ibadet edilen putların tanrı olamayacağını, bunların sadece Allah’ın yarattığı varlıklar olduklarını söylemesine rağmen, onların tanrı olarak taptıkları putların kendilerini dahi korumaktan aciz varlıklar olduğunu ispat etmek için yeni bir adım atarak putları kırmaya karar vermiştir. Şehir halkının inançları gereği kutladıkları bir bayram etkinliği sebebiyle şehri terk ettikleri bir gün putların konulduğu mabette en büyük put hariç bütün putları parçalayıp putları kırdığı baltayı da en büyük putun omzuna astı. Şehre geri dönenler gördükleri manzaradan dehşete kapıldılar. Sonunda bunun Hz. İbrahim tarafından yapıldığını düşünerek kendisini sorguya çektiler. İbrahim peygamber ise bunu büyük putun yapmış olabileceğini, zira suç aleti olarak kullanılan baltanın da onun omzunda asılı olduğunu söyleyince cevaben canlı olmayan bir putun bunu yapamayacağını ifade ettiler. Bu fırsatı değerlendiren Hz. İbrahim ise kendisine faydası ve zararı dokunmayan bu putlara tapmalarının anlamsızlığını tekrar hatırlattı. Kur’an’da da onların karşılıklı tartışmalarına işaret edilmiştir: “Sonunda İbrahim onları paramparça etti. Yalnız onların büyüğünü bıraktı; belki ona müracaat ederler diye. ‘Bunu tanrılarımıza kim yaptı? Muhakkak o, zalimlerden biridir.’ dediler. (Bir kısmı:) ‘Bunları diline dolayan bir genç duyduk; kendisine İbrahim denilirmiş.’ dediler. ‘O hâlde’ dediler, ‘Onu hemen insanların gözü önüne getirin. Belki şahitlik ederler.’ ‘Bunu ilâhlarımıza sen mi yaptın ey İbrahim?’ dediler. ‘Belki de bu işi şu büyükleri yapmıştır. Hadi onlara sorun; eğer konuşuyorlarsa!’ dedi. Bunun üzerine, kendi vicdanlarına dönüp (kendi kendilerine) ‘Zalimler sizlersiniz, sizler!’ dediler. Sonra tekrar eski inanç ve tartışmalarına döndüler: ‘Sen bunların konuşmadığını pekâlâ biliyorsun.’ dediler. İbrahim: ‘Öyleyse’ dedi, ‘Allah’ı bırakıp da size hiçbir fayda ve zarar vermeyen bir şeye hâlâ tapacak mısınız? Size de Allah’ı bırakıp tapmakta olduğunuz şeylere de yuh olsun! Siz akıllanmaz mısınız?’” (Enbiya, 21/58-67.)

Başta liderleri Nemrut olmak üzere şehir halkı kendilerine göre büyük bir cürüm olan putlarının kırılmasının faili olarak gördükleri İbrahim peygamberi en ağır şekilde cezalandırmak, bu şekilde sözde tanrılarından af dilemek için büyük bir ateş yakıp onu bir mancınık vasıtasıyla ateşin içine attılar. İbrahim peygamber ise büyük bir cesaret ve teslimiyet örneği vererek bu konuda Rabbinin kendisi hakkındaki hükmünü bekledi. Gerçekten de Allah’ın, “Ey ateş, İbrahim’e karşı serinlik ve esenlik ol!” emri üzerine ateş İbrahim’i yakmadı. (Enbiya, 21/68-70.) İbrahim peygamber bir süre sonra hiçbir şey olmamış gibi ateşten çıkarak eşi Sare ve yeğeni Lut peygamber ile yurdundan ayrılıp Filistin topraklarına gitti.

Hz. İbrahim’in mücadelesinde cesaretle birlikte gösterdiği diğer bir hususiyeti ise Allah’a olan mutlak teslimiyetidir. Teslimiyet, Allah’ın kâmil iman sahiplerine bahşettiği çok önemli bir haslettir. Bu sırrı kavrayan müminler, karşılaştıkları zahiren zor ve sıkıntılı durumlarda bu hâli yaratanın Allah olduğunu bilirler. Dolayısıyla teslimiyet onların şevk ve imanlarını arttırır. Bu üstün ahlakın en güzel örneklerini de şüphesiz peygamberlerin hayatlarında görürüz. Oğlu İsmail’le birlikte teslimiyet timsali olan peygamberlerden birisi de Hz. İbrahim’dir.

İbrahim peygamber eşi Hacer ile oğlu İsmail’i bıraktığı Mekke’ye geldiği günlerden birinde Allah tarafından imtihan olarak oğlunu kurban etmekle emrolunduğu zaman hem kendisi hem de oğlu bu emre boyun eğmiş, emri teslimiyetle yerine getirmek istemişler, Allah itaat ve teslimiyetlerini kabul edip kendilerine bir kurbanlık göndermiştir: “Babasıyla beraber yürüyüp gezecek çağa erişince: ‘Yavrucuğum! Rüyada seni boğazladığımı görüyorum; bir düşün, ne dersin?’ dedi. O da cevaben: ‘Babacığım! Emrolunduğun şeyi yap. İnşallah beni sabredenlerden bulursun.’ dedi. Her ikisi de teslim olup onu alnı üzerine yatırınca biz ona: ‘ Ey İbrahim!’ diye seslendik. ‘Rüyayı gerçekleştirdin. Biz iyileri böyle mükâfatlandırırız. Bu, gerçekten, çok açık bir imtihandır. Biz, oğluna bedel ona büyük bir kurban verdik. Geriden gelecekler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık: İbrahim’e selam! dedik. Biz iyileri böyle mükâfatlandırırız. Çünkü o, bizim mümin kullarımızdandır’”. (Saffat, 37/102-111.)

Hz. İbrahim ile oğlu Hz. İsmail’in imtihanında da açıkça görüldüğü gibi tevhidin esası aynı zamanda teslimiyettir. Zira tevhid yaratıcıyı birlemek ve ona şirk koşmamaktır. Kulluk sadece tek bir ilaha yapılır. Ulûhiyete teslim olma sonucunda insanoğlunun kalbinde ve dış dünyasında Allah’ın hükümranlığından başka bir varlığın yeri kalmaz. İnananların kendisine ibadet etmesinde, onların değer yargılarını belirlemesinde, emrine bağlanmasında, dinin hükmünü kendi aralarında tatbik etmesinde, bütün değer ve ölçülerini buna göre düzenlemelerinde, hâsılı bütün hayatlarını onun razı olacağı şekilde yürütmelerinde hak ve yetki sahibi bir ilah (Allah) vardır ve her hususta O’na teslimiyet şarttır. Aslında İslam da teslimiyet anlamına gelir. Allah kitabının kullar arasında hâkimiyeti ise onu hakem tayin edip içlerinde hiçbir sıkıntı duymadan sindirilmesidir. Bu hâli hayatında ve davranışlarında en güzel şekilde yaşayan ve gösteren Allah elçilerinden birisi de oğlu Hz. İsmail ile birlikte Hz. İbrahim’dir.