Makale

SAHİP OLMAK YA DA OLMAK: MODERN İNSANIN İKİLEMİ

SAHİP OLMAK
YA DA OLMAK:
MODERN İNSANIN İKİLEMİ
Prof. Dr. Ali KÖSE
Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi

Psikoterapist Viktor Frankl, başından geçen bir olayı anlatır. Gece yarısı telefonu çalar. Arayan bir kadındır: “İntihar etmeye karar verdim ama ölmeden önce bir psikoterapist olarak sizin ne diyeceğinizi merak ettim.” der. Frankl, kadını intihardan vazgeçirir. Kadın intihar etmezse Frankl’ı ziyaret edeceğine söz verir. Kadın sözünü tutar ve aralarında sıcak bir sohbet gerçekleşir. Sohbetleri sırasında Frankl kadını intihardan vazgeçiren nedenin, onu yaşamaya ikna etmek için yaptığı konuşmalar olmadığını anlar. Kadın, gece yarısı uyandırılmasına rağmen, onu sabırla dinleyen, onunla konuşan birisinin de bu dünyada var olduğunu, dolayısıyla dünyanın yaşamaya değeceğini düşünerek vazgeçmiştir intihardan.

Modern insanın temel problemi modernizmin ürünü olan yaşam biçiminin onu esir almasıdır. “Refah toplumu” adını verdiğimiz ve insanın maddi tatminine yönelik bir hayat tarzının ona gerçekten refahı sağlayıp sağlamadığı artık Batı insanınca da sorgulanmaktadır.

Kızıl Haç’ta hemşire olarak çalışan ve birçok ülkeye giden bir Batılının sözlerini unutamıyorum. Şöyle diyordu: “Hayatın daha sade, daha basit olduğu yerlerde insanların daha mutlu, refah seviyesinin yüksek olduğu yerlerde ise daha mutsuz ve huzursuz olduklarını gördüm.” Onun bu sözleri Erich Fromm’un refah toplumunu sorgulamasının belki de somut bir örneği. Refah kelimesinin “bolluk” anlamına geldiğini vurgulayan Fromm, bolluğun her zaman olumlu anlam taşımadığını savunur. Mesela hasadı bol olan bir çiftçi için “bolluk” olumlu bir anlam taşırken, Nil nehrini taşıracak kadar bol yağan yağmur olumsuz anlam taşır. Maddi bolluk anlamında refah yaşayan Batı toplumunun içinde bulunduğu durumun bu açıdan değerlendirilmesi gerektiğini söyler Erich Fromm.

Modernizmle eş anlamlı kullanılan bu “refah” anlayışı insanları hangi noktaya getirdi? Tabii ki televizyonu ya da müzik seti olmayan insanlar normal görülmemeye başlandı. Tüketici olmayı onurlu bir şey görür oldu modern insan. Bu yaşama biçimi insanların fizik ötesi dünyaya ait tasavvurlarını bile değiştirdi. Artık modern insan, cenneti her şeyin bulunduğu, kredi kartlarını limitsiz kullanabileceği ve hatta sadece her istediğini değil, komşusundan biraz daha fazlasını alabileceği devasa bir alışveriş merkezi olarak hayal etmekte. Artık insan kendi değerini, sahip olduğu şeylerle ölçmekte. İnsanın ne olduğu değil, neye sahip olduğu önemli artık.

Bir Zen üstadı ölüm döşeğindeyken müritlerine şöyle demiş: “Hayatta tek bir şey öğrendim: O da ne kadarın yeterli olduğu.” Bu Zen üstadının kapitalist dünyanın zihninde yeri yok artık. Çünkü kapitalizm insanlara “Hiçbir zaman elindekiyle yetinme!” emrini veriyor.

Modernizmi doğuran endüstriyel süreç, insanların “hep daha fazlasına sahip olma” duygusunu geliştirdi. Ama insanca yaşamanın ve mutlu olmanın temel ilkesi “sahip olma” değil, insanın “kendisi olması”dır. Batı insanının bunalımının temelinde bu önemli ayrımın yattığını, insanın kendi varlığını anlamlandırması için maneviyatın göz ardı edilmemesi gerektiğini belirten psikolog ve psikoterapistlerin sayısı belki de postmodern bir söylem içinde artmaktadır. Onlara göre depresyonların, iç sıkıntılarının temelinde bu gerçek yatar.

Bugün Batı modernizminin çocuklarının bir kısmı babalarının miraslarını kabul etmeyerek kimlik arayışına girmişler, kendilerini katı bir akılcılığa kilitleyen dünya görüşüne isyan etmişlerdir. Batı’da milyonlarca insan Doğu dünyasından gelen özellikle Hint kökenli dinî ve felsefi akımlara katılmaktadır. Bu akımların en önemli özelliği insanın iç dünyasına, insani ilişkilere önem vermeleri ve doğal hayatı özendirmeleridir. İnsanlar artık modern dünyanın getirdiği stresten kurtulmak istiyor.

Modern insan kendisinden uzaklaşmakta, tabiatla kendisi arasındaki bağı, diğer insanlarla insani ilişkilerini gerçekleştirecek ortamı kaybetmektedir. Bilim ve teknolojinin gelişmesi ile modern dünyanın en önemli özelliği hâline gelen bireycilik, kişiyi toplumdan soyutlanmış bir varlık hâline getirmiştir. Kişi toplumun ortasında yaşar, tamamıyla ona bağımlıdır ama onun ne işe yaradığını anlayamaz.

Seyyid Hüseyin Nasr bugün Batı’nın modern kentlerinde yaşayan hemen herkesin bir şeylerin eksik olduğunu sezinlediğini, bunun da tabiatı mümkün olduğunca saf dışı eden yapay bir çevreden kaynaklandığını belirtir. Nasr’a göre modern insan tabiata birlikte yaşayacağı bir varlık olarak değil, kendisinden mümkün olduğunca yararlanılacak bir şey gözüyle bakmıştır. Bunu doğuran motivasyon da şüphesiz insanın sahip olma duygusudur. Nasr insanın varoluşunun tabiatla ilgili bu hayati boyutunu kaybetmesi ile ortaya çıkan boşluğun kimi zaman şiddet kimi zaman umutsuzluk şeklinde tezahür ettiğini belirtir.

Batı’yı baz alarak bir değerlendirmede bulunursak, XVIII. yüzyılda endüstrileşme ile başlayan ve şehirde yaşamayı gerektiren modernizm, kültürel sistemin de değişmesine, geleneksel değer ve inançların zedelenmesine yol açtı. Kültürel değişim ekonomik büyümenin kaçınılmaz bir sonucuydu. Bu süreçte Hristiyanlığın başarısız olması hâlinde insanlar ahlaki değerlerini kaybedeceklerdi çünkü ahlak standartlarının kaynağı Hristiyanlıktı. Nihayet Hristiyanlık başarısız oldu ve Bryan Wilson gibi din sosyologlarının da belirttiği üzere, dinin tesis ettiği ahlaki kontrol, sekülerleşme neticesinde yerini mekanik ve bürokratik araçlara bıraktı. Kilise artık insanların işi olduğu zaman gittikleri bir “postane” gibi algılanmaya başlandı. Günlük hayatta modern aletlerin kullanımı insanlar arası ilişkileri asgari düzeye indirdi. Tabii bu insanın yapısına aykırıydı. Bu gerçeğin güzel bir ifadesini Batılı bir Müslümanın şu sözlerinde buldum: “İslam dünyasında insanlarla, mesela camide yan yana namaz kıldığınız kimse ile fiziksel bir temasınız söz konusudur; yanınızdaki kimseye dokunursunuz. Birisiyle buluştuğunuz zaman el sıkışırsınız. Fakat Batı toplumunda kız arkadaş vb. dışında insanlarla fiziksel temasınız yoktur. Sanırım Batı toplumu insan bağını kaybetti. Dinin toplumda bu anlamda yeri yok. Din, artık sadece pazar günleri yaptığınız bir şeyden ibaret.”

Bu Batılının sözleri bugün Müslümanların belki de farkına varmadıkları bir nimete sahip olduklarını ortaya koyuyor. İnsanın sosyal bir varlık olduğunu vurgulayan çok önemli bir özellik bu. Ama bu özelliği yavaş yavaş kaybediyoruz. Modern dünyanın aletlerine esir olmuş gibiyiz. Onlar bizim için bir araç olmaktan ziyade hayatın kendisi olma yolunda hızla yol alıyorlar. Günlük hayatımızın telaşı modern hayat biçimiyle azalacak yerde gitgide artıyor. Kilometrelerce uzakta olan bir arkadaşımdan sayfalarca dolusu bir mektup almayı bazen o kadar arzuluyorum ki. Ama telefon veya internet buna izin vermiyor.

Modernizmin çocuğu, modernizmin aletlerinin hem sahibi hem de esiridir. Kumanda ile kendisine hükmettiğimizi zannettiğimiz ama aslında esiri olduğumuz televizyonla ilgili şu hikâye mânidardır: Baba ile 5-6 yaşlarındaki oğlu yağmurlu ve rüzgârlı bir havada arabaları ile gezintiye çıkarlar. Bir müddet sonra tekerleri patlar. Bu havada teker değiştirmenin zorluğunu fark eden çocuk, babasına seslenir: “Babacığım, başka bir kanala çevirsek ya!”

Hülâsa, modernizmin Batı’da insanları bazı doğal özelliklerinden uzaklaştırdığına dair şüphe yok. Ama bizim de Batı’nın yolunda olduğumuz bir başka gerçek. Artık sokakta insanlarla selamlaşmıyoruz; kapı komşumuzun isminin ne olduğu dahi bizi ilgilendirmiyor; sıkıntılarımızı, dertlerimizi paylaşacağımız insanların sayısı giderek azalıyor. Bir ihtiyacımızı gidermek için en yakınlarımıza bile müracaat etmekten çekiniyoruz. Dertlerimizi başkalarıyla paylaşamamanın sıkıntısını yaşıyoruz.