Makale

YALNIZ O’NA DAYANMAK

YALNIZ O’NA DAYANMAK

Dr. Lamia LEVENT ABUL
DİB Diyanet İşleri Uzmanı

İnsan hayatın dağdağasında bazen kaybolur, yönünü bulamaz. Yolda nelerle karşılaşacağını ve yolunun nereye çıkacağını bilemez. Bu belirsizlik ve yönsüz hissetme durumunda olmadık çarelere başvurur çıkış yolunu bulabilmek için. Hepimiz hayatımızın bir döneminde buna benzer hâller yaşadık. Oysa şaşmaz bir pusula gibi hakikati gösteren kitabımızın rehberliğine başvursak tüm endişeli bekleyişler sona erer, güven ve huzur içinde yola devam ederiz. Ne zaman başımız sıkışsa hatırlamamız gereken “Tevekkül edenler yalnız Allah’a dayanıp güvensinler.” (İbrahim, 14/12.) ayetidir. Eğer bir tutamak, bir güvence istiyorsak yegâne itimat edilecek olana sığınalım. Çünkü “Kim Allah’a tevekkül ederse O, kendisine yeter.” (Talak, 65/3.) Nasıl bir güvence sunuyor bize Âlemlerin Rabbi, farkında mıyız?

Müslümanlara karşı öfke ve kinleri her geçen gün artan Mekkeli müşrikler Hz. Peygamber’in (s.a.s.) ashabına haber gönderdiler. Haberi getiren kişi, düşmanlarının korkunç planlarını ve onların aleyhine aldıkları kararların vahametini anlattı. Ancak Resulüllah (s.a.s.) ve ashabı imanlarından aldıkları güçle korkmak yerine “Allah bize yeter, O ne güzel vekildir.” (Âl-i İmran, 3/173.) diyerek Rablerine güvenip dayandılar. Çünkü onlar biliyorlardı ki tüm dünya onlara karşı toplansa bile sonsuz güç ve kuvvet sahibi olan Allah Teâlâ onlarla beraberdi ve onlara yeterdi. Hak adına, Hak için çıktıkları bu yolda elbette birtakım zorluklarla karşılaşacaklardı. Bu, Cenab-ı Hakk’a inananların karşılaştıkları bir akıbetti. Bedir’de Uhud’da nasıl katbekat güçlü düşmanlarının karşısında yiğitçe mücadele ettilerse bundan sonra da Rablerine güvenerek yine aynı cesaretle karşı koyacaklardı. Yüce Allah’ın gücünden daha büyük bir güç yoktu her şey O’nun bilgisi dâhilinde cereyan ediyordu. Çünkü Efendimiz asla ölmeyecek olan, hakiki hayat sahibi ve daima diri olan Allah’a iman etmişti. (Furkan, 25/58.) Allah kendine inanan ve güvenen kullarını yalnız bırakmaz, en yakın dost ve vekil olarak onlara elbette inayetiyle yardım ederdi.

Hak Teâlâ’nın “Müminler yalnız Allah’a tevekkül etsinler.” (Maide, 5/11.) buyruğu aynı zamanda tevekkülün imanla ilişkisini ortaya koyar. Çünkü iman, güven ve emniyette olmak manasına gelir ki iman eden kişi eman bulmuş ve güvene kavuşmuştur. Bu güven tüm kâinatın ve mevcudatın yaratıcısı ve sahibi olan Cenab-ı Hakk’a duyulan güvendir. Kişinin her daim kendisini gören, duyan ve gözeten Allah’a tevekkül etmesi onun koruması altında olması anlamına gelir. Allah’a tevekkül etmek O’nun irade ve takdirine teslim olmak ve O’ndan gelene razı olmaktır.

İmanın mahalli kalp olduğu gibi tevekkülün mahalli de kalptir. Kişinin görünen tedbirleri alması kalbindeki tevekküle mani olmaz. Çünkü kul elinden gelen gayreti ortaya koymakla mükelleftir. Bizler sebeplere tevessül ederiz. Kul olarak hatırlamamız gereken hakikat, aynı sebeplerin hep aynı sonuçları vermediğidir. Her şey ancak Cenab-ı Hakk’ın takdir ve nasip etmesiyle gerçekleşir. Bundan dolayı kalbinde hakiki iman yerleşen kişi, çalışır, çabalar ama endişe etmez. İşin sonunu Allah’ın takdirine bırakır ve nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın neticeye razı olur. O’ndan gelene Yunus’un diliyle mukabelede bulunur; “Hoştur bana senden gelen/ Ya hilat-ü yahut kefen/ Ya taze gül yahut diken/ Kahrın da hoş lütfun da hoş.”

Cüneyd-i Bağdadi kulun Allah Teâlâ’ya itimat etmesi olarak tarif eder tevekkülü. Bir hadise karşısında kul iki seçenekle karşı karşıyadır. Ya Rabbine ya da nefsine güvenir. Nefisten kasıt makam, mevki, mal ve evlatlardır. Çoğu kişi için zahirdeki sebeplere itimat etmek vardır. Hâlbuki sebepleri de yaratan Rabbimizdir. Kişi hakikatle arasına perde olan sebepleri aradan kaldırınca asıl güvenmesi gereken el-Vekîl olan Yüce Allah’ı görür. O’nun kuluna vekil olması kullarının hâlini en iyi şekilde bilip işlerini yoluna koyması ve rızıklarına kefil olmasıdır.

Sufilere göre tevekkül kazaya rızadır ve kaderin tecellilerini gönül hoşluğu ile kabullenmektir. Onlara göre tevekkülün üç mertebesi vardır. Birinci mertebe kulun kulluğun gereklerini yerine getirmeye gayret etmesi, gönlünü Rabbine bağlaması, Allah’ın kendisine yeterli olduğuna inanması, verdiğine şükredip vermediğine sabretmesidir. Bu mertebedeki tevekkülü Zünnun Mısri nefsin aldığı tedbiri terk etmek, güç ve kuvvetten soyutlanmak diye tanımlar. İkinci mertebe havassın tevekkülüdür. Bu mertebede kul, dünya ve ahiret menfaatlerini ve bunlarla ilgili sebepleri dikkate almaz. Arifin nefsi bu mertebede gassalin önündeki ölüye benzetilmiştir. Üçüncü mertebe ise havassu’l-havassın tevekkülüdür. Bu mertebede kul Allah’a kayıtsız şartsız tevekkül eder, tevekkülünde fani olur hatta tevekkülünü dahi görmez olurlar. “Tevekkül her hâlükârda sadece Allah’ın civarında olmaktır.” sözü bu mertebeyi anlatır. Talep, dua ve niyazdan söz edilmeyen bu mertebe Hz. İbrahim’in ateşe atılacağı zaman ulaştığı mertebedir. (Süleyman Uludağ, Tevekkül, DİA, C. 41, s. 3-4.)

Hz. İbrahim kendisi için yakılan ateşin alevleri içine atılmadan önce Cebrail (a.s.) gelerek bir şeye ihtiyacı olup olmadığını sorar. O, Rabbine olan sonsuz itimadının ve imanının neticesi olan tevekkülü ile bir şeye ihtiyacı olduğunu dahi söyleme gereği duymaz. “Allah’ın hâlimi bilmesi duama ihtiyaç bırakmıyor.” sözüyle bu hakikati dile getirir. Sebeplerin ardındaki hakikate eren Hz. İbrahim tüm umudunu Yüce Allah’a bağlamış ve O’na yönelmişti. Bu teslimiyetinin neticesi olarak ateş ona serin ve selametli kılınmış ve Allah’ın büyük lütuflarına mazhar olmuştu. Bu tevekkülün en üst mertebesidir. Karşılaştığı zorluk ve imtihanlar karşısında o Rabbine yönelerek şöyle dua etmişti: “Ey Rabbimiz, biz sana tevekkül ettik ve içtenlikle yalnız sana yöneldik. Dönüş de ancak sanadır.” (Mümtehine, 60/4.)

Tevekkül atıl bir şekilde boyun büküp Allah’tan ummak değildir. Çalışmadan çabalamadan istemek olarak anlaşılmamalıdır. Tevekkül, insanın alması gereken tedbirleri alması, üzerine düşen vazifeleri yerine getirdikten sonra aracılara ve sebeplere değil Allah’a dayanıp güvenmesidir. Hz. Ömer, Medine’de boşta gezen bir gruba: “Siz necisiniz?” diye sordu. Onlar da: “Biz mütevekkilleriz.” dediler. Bunun üzerine büyük halife: “Hayır, siz mütevekkil değil, müteekkil(yiyici)lersiniz. Siz yalancısınız. Tohumunu yere atıp sonra tevekkül edene mütevekkil denir.” demiştir. O, bu sözüyle tevekkülün gerçek manasına işaret etmiştir.

Efendimizin bizlere, uykuya dalmadan önce okumamızı tavsiye ettiği duayla hitam edelim: “Allah’ım! Kendimi sana teslim ettim. İşimi sana havale ettim. Azabından korkup sevabını umup sırtımı sana dayadım. Senden (azabından) korunmanın ve güvende olmanın tek yolu ancak sana (rahmetine) sığınmaktır. İndirdiğin kitabına ve gönderdiğin nebiye inandım. Beni öldürürsen (bozulmamış) fıtrat üzere öldür...” (Buhari, Deavat, 6.)