Makale

ORUÇ İLE MANEN SIHHAT BULMAK

ORUÇ İLE MANEN SIHHAT BULMAK

Prof. Dr. M. Mustafa ÇAKMAKLIOĞLU
Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi

“Oruç tutunuz ki sıhhat bulasınız!”

(Hadis-i Şerif)

“Âdemoğlunun her ameli kendisine aittir.
Oruç ise öyle değildir. Oruç bana aittir, onun mükâfatını ben vereceğim.”

(Kutsi Hadis)

Yüce Allah’ın her emir ve yasağı el-Hakîm isminin muktezasınca bir hikmete mebnidir. Bu hikmet insanı zahir ve bâtınıyla bütünüyle kuşatır. Farz kılınmış bir ibadet olarak orucun da insan üzerinde fizyolojik ve manevi pek çok etkisi vardır. İnsan, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) müjdelediği üzere, hakikati üzere oruç tuttuğunda fiziki olarak ve bunun da ötesinde ruhen ve ahlaken sıhhat bulur. Oruç ibadetinin beden üzerindeki etkisini ve bir şifa oluşunu alanları gereği mahir tabipler çok daha iyi izah etmektedirler. Biz bu yazımızda orucun, tıpkı diğer ibadetlerde olduğu gibi insanın ahlaki hastalıklarına şifa olup manen kemaline ve şahsiyetini yapılandırma sürecine imkân tanıma hakikatini tasavvufi perspektiften ele almaya çalışacağız.

Yazımızın başında iktibas ettiğimiz kutsi hadiste diğer bütün ibadetlerin âdemoğluna, orucun ise her nasıl anlaşılırsa anlaşılsın bir şekilde Yüce Allah’a nispet edilmesi orucun, hususi bir hikmeti itibarıyla emsalsiz bir ibadet olarak yorumlanmasına imkân tanır. Nitekim Hz. Peygamber’in de kendisine cennete girebileceği bir amel emretmesini isteyen Ebu Ümame’ye “Oruç tutmalısın, zira orucun benzeri yoktur.” şeklinde nasihatte bulunması bu gerçeği ifade eder. Tasavvufi gelenek, oruç ibadetinde beri ve uzak olup benzememe, hiçbir şeye muhtaç olmama anlamlarına bir tür tenzihiyet ve samedaniyet sıfatı görmek suretiyle bu ibadetin söz konusu emsalsizliğini ve Yüce Allah’a nispet edilişini izah eder. Buna göre tıpkı Yüce Allah’ın mahlûkata hiçbir şekilde benzer olmadığını ifade eden selbi/tenzihi sıfatları olduğu gibi “uzak durmak, yapmamak, terk etmek” vb. gibi olumsuz hükümlerle tanımlanan oruçta da selbi/tenzihi bir yön vardır. Zira oruç; yemeden, içmeden ve cinsel ilişkiden uzak durmak, münezzeh olmak hakikati üzere ifa edilen bir ibadettir ve bu yönüyle de somut fiiller ihtiva eden diğer ibadetlerden ayrılır.

Oruç, hakikati gereği somut, haricî bir fiil ya da hareket olmaktan ziyade bir terktir. Bir diğer ifadeyle oruç, hariçte somut bir şey vücuda getirmeyi değil mütemadiyen yapılan bazı şeylerden uzak durmayı ya da kendini tutmayı ifade eder. Orucun hariçte zahirî olarak anlaşılacak şeklî bir varlığı yoktur, selbi bir vasfı vardır. Bu yönüyle de aslında insan gibi ruh ve bedenden müteşekkil varlıklardan çok ruhanilere yakın bir amel olarak görülür. Bu hakikati üzere oruç tutan insan temel fiziki ihtiyaçlarından uzak durduğu için âdeta ruhanilik özelliği kazanır. Namaz, zekât ya da hacda olduğu gibi somut şekilde gözle görülebilen ya da beşerî uzuvlarla zahiren yerine getirilen bir ibadet olmayan oruç, Allah’tan başka kimsenin bilmediği gizli, örtülü bir ameldir. Bu sebeple de Yüce Allah ile kulu arasında bir sır olan oruç, riyadan uzak, ihlaslı bir şekilde yerine getirilmesi daha kolay bir ibadettir.

Oruç ibadetinin benzersizliği, görünür bir fiil olmaktan ziyade bir terk olması hasebiyledir ve buna bağlı olarak da kulun Yüce Allah’a tenzihiyet ve samedaniyet sıfatları üzerinden yönelişi bakımındandır. Şayet bu farkındalık gerçekleşmişse oruçlu iken insan, Yüce Allah ile bu ibadeti arasına başka hiçbir şeyi sokmadığı gibi bu ilahi sıfatların tecellisiyle mahlûkattan uzak olma ve onlara muhtaç olmama hâlini kendi imkânınca tecrübe eder. Ancak insan, oruçlu iken uzak durmaya çalıştığı bu şeylere fıtri bir zorunlulukla muhtaç olduğu için bu nitelikler Yüce Allah için asli, mutlak ve sürekli, kul için ise geçici, izafi ve cüzidir. Bir diğer ifadeyle kul, tabiatının gerektirdiği bu şeylerden mutlak anlamda münezzeh olamaz, mutlak bir tenzihiyet ve samedaniyet ilahi bir vasıf olup kulun tabiatına aykırıdır. Zaten oruç ibadeti de insan tabiatına uygun olarak sürekli olmayıp imsak ile iftar arasında, belirli bir zaman dilimiyle sınırlandırılmıştır.

Oruçluyken tahakkuk ettirilen bu nitelikler bir taraftan insanı ruhen Rabbinin huzuruna yükseltirken diğer taraftan da onun en önemli ahlaki hastalığını tedavi eder. Zira oruçlu değilken fıtraten ihtiyaç duyduğu şeyleri arzu ettiği zaman hemen fazlasıyla alan nefiste onlara duyulan muhtaç olma hissi ve bağlılık tecrübe edilmediği için insanda benlik, kibir ve istiğna duygusu yerleşir. Hâlbuki sadece es-Samed ve el-Ganî sıfatlarına mutlak anlamda sahip olan Yüce Allah, varlığını ayakta tutacak bir koruyucuya muhtaç değildir. Kul ise hem var olmada hem de varlığını sürdürmede her an Yüce Allah’a ve O’nun er-Rezzâk sıfatına muhtaçtır. Hakikati üzere orucunu tutan kul bütün bu ilahi sıfatların tecellilerini derununda tecrübe eder. Ancak bu şekilde muhtaç ve fakir olarak yaratılmasına rağmen insan çoğunlukla taşkınlık yapar, zorbalık eder, büyüklenip böbürlenir. Hatta firavunlaşarak rububiyet iddiasında bulunur. Bunu iddia ederken acıktığını, susadığını, tuvalet ihtiyacını giderdiğini, sıcaklık, soğukluk ve hastalık gibi pek çok acıya maruz kaldığını çok çabuk unutur.

Oruçlu iken insan gün boyu, özellikle de tam iftar vakti fıtratının gerektirdiği şeylere ne kadar da muhtaç olduğunu, bunlardan mutlak anlamda uzak duramayacağını yakinen tecrübe eder. Dolayısıyla tenzihiyet ve samedaniyet sıfatlarının gerçek anlamda kendisine ait olmadığının farkına varır. Çünkü insan tabiatının özelliği olmayan bu sıfatlar, tabiatının hükmünden geçici de olsa uzak durarak rabbanileşen ve Allah’ın ahlakıyla ahlaklanan kula yine geçici ve arızi olarak ilişir. Tahkiken gerçekleşen bu kulluk bilinciyle Rabbi karşısında ne kadar da muhtaç, fakir ve acziyet içerisinde olduğunun farkına varan insan, kendini beğenip müstağni görme ve kibir hastalıklarından yavaş yavaş kurtulmaya başlar. el-Ganî sıfatının mutlak anlamda Yüce Allah’a, fakirlik vasfının ise mütemadiyen kendisine ait olduğunun farkına varır. Böylelikle ahlaken kemale eren insan bu acziyetini, ramazan ayına mahsus, kurbiyet vesilesi nafile teravih namazlarında Rabbi huzurunda fakir ve muhtaç bir kul vasfıyla daha çok kıyamda durup secde ederek münacatta bulunmak suretiyle ifade eder.

Tasavvufi gelenekte oruç Yüce Allah’ın ahlakıyla ahlaklanma ilkesiyle o kadar iç içe anlatılır ki ramazan ayının ve orucun hakikatini idrak eden kul için artık el-Muhyî ve el-Mümît isimlerinin tecellisi söz konusudur. Oruçlu iken nefsine hayat veren şeylerden uzak durduğu için kendisinde el-Mümît (öldüren) ismi tecelli eden kul, orucunun kefareti olarak bir fakire hayatını idame ettirmesini sağlayacak şekilde yemek yedirip karnını doyurduğunda ya da genel anlamda ikramda bulunduğunda Yüce Allah’ın el-Muhyî (hayat veren) ve er-Rezzâk ismiyle ahlaklanır. Bir diğer açıdan, oruç tutarken tabiatının gerektirdiği şeylerden uzak kaldığı için kul ile çekişip durması nihai dereceye çıkan ezelî, çetin düşmanı nefsine galebe çalan insanda el-Kahhâr ve el-Gâlib isimleri tecelli eder. İşte böylece kul, tıpkı diğer ibadetlerde olduğu gibi oruç ibadetiyle de imkânı ölçüsünce Allah’ın ahlakıyla ahlaklanır.

Yaratılışı beslenmeyi gerektirmesine rağmen kul, oruç tutmakla hakikatinin hilafına iş yaparak emsalsiz bir ibadet yerine getirdiği için orucun mükâfatı da doğrudan Allah’a nispet edilir. Bu muazzam mükâfat ise, nefsinin kötü huylarından uzaklaşarak Yüce Allah’ın huzuruna yükselen kula O’nun bu tecellileridir. Bu hakikati üzere oruç tutanların mükâfatı bizzat bu yüce ahlaki niteliklerle süslenmek iken sadece emre uyarak açlık ve susuzluğa tahammül edenler yememiş ve içmemiş olmaları bakımından karşılık alırlar ve onlara ahirette şöyle denilir: “(Oruçlu geçirdiğiniz) önceki günlerin karşılığında afiyetle yiyin ve için.” (Hakka, 29/24.)

Bütün bu özellikleriyle en nihayetinde kulu Hakk’ın müşahedesine götüren oruç, eşsiz bir sevinç ve mutluluk kaynağıdır. Hz. Peygamber’in şu hadisi bu hakikati açıkça ifade eder: “Oruçlunun iki sevinci vardır: Birincisi iftar vaktindeki sevincidir. İkincisi ise Rabbine kavuştuğu andaki sevincidir.” (Müslim, Sıyâm, 163.) Hadiste ifade edilen ilk sevinç, tabiatı gereği beslenmeye ihtiyaç duyan hayvani ruhun iftar ile eriştiği dünyevi sevinç iken ikincisi ise insanın hakikatini ifade eden nefs-i nâtıkasının oruç ile elde ettiği yüce ahlak ve vasıflar üzere asıl kendisine hayat veren Yüce Allah’a kavuşma anında elde ettiği sevinçtir. İşte bu yönüyle oruç, kulun Allah’a kavuşmasını ve O’nu müşahede etmesini sağlar.

Oruç sadece yemek içmek ve cinsel ilişkiden uzak durmak anlamında değil kavga etmek, kızmak, kötü söz söylemek gibi her türlü kötü davranış ve düşünceden uzak durmak anlamında da umumi bir terktir. Bu itibarla oruç, sadece sindirim organlarıyla alakalı değil beşerî bütün uzuvları kapsayacak umumi bir mahiyete sahiptir. İnsan, her bir uzvuna özgü bir oruçla yükümlüdür ve bu uzuvları itibarıyla kendine yasaklanmış işlerden geri durmak zorundadır. Oruç insanı, yemek içmek, cinsel ilişkiye girmek gibi hazlarından uzaklaştırıp alıkoyarken aslında nefs-i emmârenin ve şeytanın insan üzerindeki etki yollarını daraltmak suretiyle onun bütün uzuvlarını haramlardan ve kötülüklerden muhafaza eder. Bu yönüyle Hz. Peygamber orucu bir kalkan olarak nitelendirmiştir. Oruçlunun, yalan söylemesi, gıybet etmesi, müstehcen sözler söylemesi, cahilce davranması ya da en genel anlamıyla dinen kötülenmiş her hâl, davranış ya da sıfat üzere bulunması da yasaklanmıştır. O hâlde oruç tutmakla kul; nefsi, aklı, duyuları ya da kalbiyle kısaca zahirî ve bâtıni her yetisiyle alakalı bütün yerilmiş fiillerden uzak durur. Her hâl, düşünce, fikir ve hareket bakımından oruç tutmak gerekir. Mesela dedikodu, kötü söz dilin ve kulağın orucunu, harama bakma gözün orucunu, kibir ve benlik duygusu da nefsin orucunu bozar. Aklını fasit düşünce ve hayallerle dolduran kişi aklın orucunu bozar.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki sadece oruçta değil genel olarak bütün ibadetlerde salt bir emri yerine getirmenin sorumluluk hissi değil enfüsi düzeyde bir inşa süreci söz konusudur. Nefsin yaratılıştan getirdiği ve onu maddi alana hapseden hususiyetlerini geçici de olsa engellemek, onlara mukavemet ve en nihayetinde de ahlaken kemale ererek kelimenin tam anlamıyla Allah’a yöneliş ve O’na yaklaşma bilinci ibadetlerdeki asli gayedir. Bu anlamda dindarlık da salt şeklî ya da sosyolojik bir vakıa olmayıp esaslı bir mücadele ve muhasebeyi gerektirir.