Makale

BİR GÖNÜL İNSANI: DR. SELÇUK ERAYDIN

BİR GÖNÜL İNSANI:
DR. SELÇUK ERAYDIN

Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tasavvuf Ana Bilim Dalı

öğretim üyelerinden ilahiyatçı, akademisyen, araştırmacı-yazar

Dr. Selçuk Eraydın’ı Prof. Dr. Mustafa İsmet Uzun’a sorduk…

“Kendimi ona daima pek yakın hissetmişimdir.” dediğiniz Selçuk Eraydın ile tanışma hikâyenizden ve sizde bıraktığı ilk izlenimlerden bahseder misiniz?

Selçuk Bey hocam ile önce, Mahir İz merhumun özel talebesi olduğum İstanbul İmam Hatip Okulunun zannederim beşinci sınıfında iken gıyaben tanıştım diyebilirim. Hoca bize örnek talebelerinden biri olarak ilgisi, öğrenme hevesi ve merakı ile çalışkanlığından bahisle ondan bahsetmiş, o yıllarda Sivas’ta yaptığı hizmetlerden sitayişle söz etmişti.

Burada “ilgi” kelimesi üzerinde ayrıca durmak isterim. Mahir Bey’in tabiriyle mektepte olduğu gibi hayata atıldıktan sonra da kendisiyle ilgisini kesmeyen öğrencilerini hocamız “ilgili” kelimesiyle vasıflandırır, onların neredeyse her hâlleriyle hayatları boyunca meşgul olurdu. Ben işte Selçuk Bey’i “ilgili” öğrencilerinin başta gelenlerinden biri olarak önce gıyaben sevdim diyebilirim. İstanbul Yüksek İslam Enstitüsüne başladığım 1968 yılında Mahir Hoca’nın “Hoca asistanı” sıfatıyla vicahen tanıdım. Talebeliğimden başlayan bu alakayı meslektaşı olduktan sonra aynı eğitim kadrosu içinde hatta beraberce çalışarak gittikçe artan bir yakınlıkla sürdürme imkânına nail oldum.

Kurbiyetimizin başlangıç hikâyesi ise şöyledir: O yıl Mahir Bey Tasavvuf kitabını yazıyor, Selçuk Hoca da eski yazıyla kaleme alınmış bu metinleri daktilo ediyor ve dipnotlarını ekliyordu. Ben de hocalarımın vazifelendirmesiyle bu faaliyete katıldım. Tabii benim Osmanlıcam yeterli olmadığı için Selçuk hocam ile oturduğu evde okuduklarımı mukabele ediyor, ufak tefek eksiklerin tamamlanmasına yardım ediyordum. Bunun bir başka sebebi ise Tasavvuf kitabını neşreden Rahle Yayınevinin idarecisi olmam idi.

Hoca, hatalarımı sabırla düzeltir, gerekiyorsa sebebini anlatır, hoşgörülü davranır, kendi evimdeki gibi rahat hareket etmem için elinden geleni yapardı. Neredeyse bir sene süren bu çalışmalarda beni bilgilendirdi. Ayrıca yanlışlarıma kızdığını, yüzünü ekşittiğini hiç görmedim. Sabır ve tevazusuna hayran kaldım diyebilirim.

Dava ve gönül insanı olan Eraydın Hoca, halvetin ve uzletin toplumdan kopmadan yaşamayı gerektirdiğini söylüyor. Buradan yola çıkarak onun tasavvufî kimliğini anlatır mısınız?

Hoca, bu prensibe hayat verenlerin başında yer aldığını gördüğüm Mahir Bey’in yolundan giderek tasavvuftaki “halvet der encümen” anlayışını yaşayan ve yaşatanlardan idi. Diyebilirim ki onu tanıdığım andan itibaren samimi bir derviş olduğunu ve hayatının sonuna kadar bu çizgide devam ettiğine inandığımı da söylemeliyim. Tıpkı Mahir Bey gibi “Sohbet hayattır.” düsturuyla hareket eder, başta talebeleri olmak üzere, tanısın tanımasın bütün ihtiyaç sahiplerinin dertleriyle ilgilenir, elinden geleni yapardı. Bana göre onun tasavvufî kimliğini oluşturan etkilerin başında Mahir hocamızın hayrü’l-halefi olmasının, onu hemen her bakımdan örnek almasının yeri büyüktür. İntisabı var mıydı? Bunu hayatında hiç izhar etmedi ama son yıllarındaki bazı ipuçlarından hemşehrisi Bandırmalı Ali Efendi’yle kurbiyetine işaret gerekir. “Çok geç tanıdım.” dediği Sami Efendi’nin sohbetlerinden de büyük haz duyduğunu belirtirdi. Bunlar onun en azından Nakşi meşreb hüviyetini kemale ulaştırdı diyebilirim. İlâve olarak, tasavvuf konusundaki ariz amik bilgisi ile gittikçe artan ilgisini eklemek icab eder. Nitekim Hüseyin Avni Konuk’un şerhleri üzerindeki çalışmaları ona bu vadinin derinlik ve yüceliğini iyice göstermiş hatta tattırmış, içine daldırmış olmalı. Ders ve sohbetlerinde bu deryadan çıkardığı incileri de etrafa saçardı. Müslümanca yaşama, hayatını inandığı gibi sürdürme arzusu onun bu konudaki kimliğini izah sadedinde işaret edilecek mühim hususlardır. Nitekim sık sık tekrarladığı “Tasavvuf yâr olup bâr olmamaktır/Gül-i gülzâr olup hâr olmamaktır.” beyti onu en iyi ifade eden ölçüdür.

Selçuk Eraydın hocanın talebeleri çok sevdiğini ve onlarla sohbet etmekten çok hoşlandığını biliyoruz. Onun eğitimci yönünü anlatır mısınız?

Selçuk Bey hakkındaki her sorunuz bana Mahir Hoca’yı hatırlatıyor. Çünkü hocamız Selçuk Bey’e “Sen ben miyim, ben sen misin?" diyecek kadar kendisiyle aynîleştiğini ifade etmişti. Bence Selçuk Bey başta bir eğitimci olarak hâlden anlayışı, tevazusu, araştırıcılığı, merhameti, kimseye yük olmama gayreti, yardımseverliği, cömertliği, yaratandan ötürü yaratılanlara merhameti, çevresine ilgisi, samimiliği, hasbîliği, temiz giyinişi, davete icabetten geri durmaması, yerine ve zamanına göre konuşması, şiirden anlaması, güzel şiir okuması, gezmeyi ve denizi sevmesi, ne zaman, nerede, ne yenileceğini bilmesi, ikramdan zevk alması vs. gibi neredeyse her bakımdan onun nüsha-i sânisi idi.

Bunun dışında, Hoca, düşüncelerini çekinmeden ama bir üslûb-ı münasiple ve nezaketle ifade eder, değerlendirmelerde bulunur, ayet ve hadisler yanında tanınmış isimlerin, mutasavvıf şairlerin ilzam edici, ikna edici susturucu beyitleriyle desteklerdi.

Gür sesiyle çok güzel şiir okurdu. Mahir hocamızın etkileyici okuyuşunu onun kadar temessül etmiş kimse yoktu. Hatta bir keresinde teybe kaydettiği bir şiiri Mahir Bey’e dinletmiş, “Allah Allah! Ben size bu şiiri ne zaman okudum, hatırlamıyorum.” diyen hoca, tekrar dinleyince bir vurgu farklılığı yakalayarak manzumeyi Selçuk Bey’in okuduğunu anlamıştı.

Tasavvufun en girift meselelerini herkesin rahatlıkla anlayabileceği suhûlette izah ederdi. Soru soran herkesi sonuna kadar dinler, geniş bilgi ve kültürü sayesinde tatmin edici cevaplar verir, maksatlı soru soranlara incitmeden zekâsını aksettiren bir nezaketle mukabelede bulunurdu. Sohbetlerinde ise insanı alıp götüren bir manevi derinlik vardı.

Sözlerinizden hayatında şiirin ayrı bir yeri olduğu, Mahir İz Bey gibi güzel şiir okuduğu anlaşılıyor. Şiire ilgisinden ve en çok sevdiği beyitlerden örnek verebilir misiniz?

Rahmetli Mahir Bey yakın talebelerine onlarca şiir okutup ezberlemelerini tavsiye etmekle tanınmış bir eğitimcidir. Ayrıca öğrencilerinin ilgi alanlarına göre onlara farklı şiirler de okuturdu. Tabii bunları Selçuk Bey de okumuştu. Bir farkla ki Hoca, duyduğu bir şiiri çoğu kere ilk dinlediğinde ezberler, ikincisinde ise neredeyse eksiksiz okurdu. Bu tür şiirleri bir kısmını Nesil dergisinde açıklamaları ile yayımlamıştır. Selçuk Bey’in bu şiirleri vefatından sonra Tasavvuf ve Edebiyat Yazıları isimli eserde toplanmıştır.

Çoğu kişi bilmez ama Selçuk Bey şiir de yazardı. En güzellerinden biri Mahir Bey hakkında yazdığı mersiyedir.

Ferdiyetçi hayatın daha çok ön planda olduğu zamanlarda yeni nesiller Selçuk Eraydın’ın hangi yönlerini örnek almalı?

Günümüzde gittikçe azalan kanaat sahiplerinden oluşu, sabrı, çalışkanlığı, etrafıyla beraber yaşamaya önem vermesi örnek alınmalı. Dikkat edilirse bunlar “ahlak-ı Muhahammedî”nin gerekleri olduğu kadar kişinin şahsıyla doğrudan alakalı ve Hz. Ali’nin “Düzeltmeye kendi nefsinden başla.” prensibine bağlılıktan kaynaklanmaktadır.

Selçuk Eraydın’ın, gerek kendi eserleri gerekse meslektaşlarıyla birlikte yayına hazırladığı eserlerle Türkiye’de tasavvuf çalışmalarına çok değerli katkıları oldu. Bu eserlerden kısaca bahseder misiniz?

Selçuk Bey’in Tasavvuf ve Tarikatlar kitabı bir ders kitabı olmanın ötesinde bu konuyla ilgileneceklere ciddi ön bilgiler verebilecek, alanı tanıtabilecek yeterli bir el kitabıdır. Hocanın yayına hazırladığı diğer eserler ise tasavvuf alanının en önemli, klasik eserleridir. Bu eserlerin bir diğer özelliği de son devrin önemli tasavvuf erkânından olan Ahmed Avni Konuk tarafından tercüme ve şerh edilmiş olmasıdır. Selçuk Bey, bu eserlerin neşrine önayak olmuş, arkadaşları ve önde gelen talebeleri ile çalışarak bu ağır yükü layıkıyla başarılı bir şekilde kaldırmış ve günümüze sunmaya muvaffak olmuştur.

Mesnevi Şerhi (I-XIII) aslında A. Avni Konuk’un bu konudaki muhalled eserleri olup yazma hâlindeydi. Hz. Mevlana’nın sohbetlerinden oluşan Fîhi Mâ Fîh de yine A. Avni Konuk’un tercümesi olup kütüphanelerdeki başlıca yazmaları karşılaştırılarak Selçuk Bey tarafından vukufla sadeleştirilmiş ve yayına hazırlanmıştır. İbnü’l-Arabî’nin Fusûsu’l-Hikem’i üzerine A. Avni Konuk’un yaptığı tercüme ve şerhi (I-IV) Mustafa Tahralı hocamız ile müştereken hazırlanmıştır.

Abdülkerim el-Cîlî’nin İnsân-ı Kâmil’i de çok önemli bir tasavvuf klasiğidir. Bu eserlerin alana katkıları ve erbâb-ı tasavvuf üzerindeki etkileri tartışılmaz olduğundan bunların neşri de çok mühim birer faaliyettir.

Neclâ Pekolcay hocamızın İslâmî Türk Edebiyatı (Giriş) kitabına katkıları ise Selçuk Bey’in edebî birikiminden kaynaklanmıştır.

Bir Arapça beyit “İşte bizim size bıraktığımız eserler; bizden sonra gelenler bizi tanımak istiyorlarsa bıraktığımız eserlere baksınlar.” der. Ben de Selçuk Bey ve bütün hocalarımızı rahmet ve hasretle anarken okuyucuların onların eserlerine bakarak bilgi sahibi olmalarını, onları daha iyi tanımak bakımından gerekli olduğunu hatırlatmak ister, bunu prensip edinmelerini tavsiye ederim.

Dr. Selçuk Eraydın Kimdir?

Hasan Tahsin Bey ve Hürmüz Hanım’ın ilk çocuğu olarak Bandırma Edincik’te 18 Haziran 1937 yılında dünyaya geldi. 1950 senesinde ilkokulu bitirdikten sonra babası onu Galatasaray Lisesi’ne yazdırdı fakat okula girmek üzere İstanbul’a geldiğinde kendisiyle ilgilenecek bir yakını bulunmadığından çalışmak zorunda kaldı ve okula devam edemedi. 1953 yılında İstanbul İmam-Hatip Okuluna başladı ve burada Mahir İz Bey’le tanıştı. 1964 yılında İstanbul Yüksek İslam Enstitüsünden mezun oldu. Ortaokul din dersi öğretmeni olarak Sivas’a tayin edildi ve iki yıl sonra Sivas İmam-Hatip Okuluna geçti. Bu dönemde Ortaokullar İçin Din Bilgisi kitabını hazırladı. İstanbul Yüksek İslam Enstitüsünde tasavvuf tarihi okutan Mahir İz’in daveti üzerine gittiği İstanbul’da imtihanlarda başarı göstererek onun yanında asistanlığa başladı (1967). 1971 yılında aynı fakültede hocalığa yükseldi. İslam enstitülerinin ilahiyat fakültelerine dönüştürülmesinin ardından daha önce hazırladığı öğretmenlik tezini yeniden ele alıp genişletti, daha sonra bu çalışmayı XVII. Asır Divanlarındaki Tevhid ve Na’tlarda Tasavvufî Rumûzlar adıyla doktora tezi olarak sundu (1984) ve bir süre sonra yardımcı doçentliğe yükseldi. Tasavvuf ve Tarikatlar başta olmak üzere tasavvuf alanında çok sayıda çalışmaya imza attı. 19 Aralık 1995 tarihinde Miraç Kandili gecesi İskenderpaşa Camii’ndeki vaazının ardından geçirdiği trafik kazası sonucu vefat etmiştir.