Makale

NADAN İLE SOHBET ZORDUR!

NADAN İLE SOHBET ZORDUR!

Ayşe Nur ÖZKAN
İstanbul Kadıköy Vaizi

Ömer Seyfettin kendini bilmez, cahil insanlarla birlikte yaşamanın ne kadar zor olduğunu, “Nadan” isimli hikâyesinde anlatır. Yeniçerilerin kazan devirdiği, sipahilerin payitahtı yağmalamaya hazırlandığı çalkantılı günlerde ordunun hâli de oldukça perişandır. Tecrübeli vezirler vefat etmiş, fedakâr beyler ise er meydanında can vermişlerdir. Bu korkunç buhranın önünü alacak bir adam da olmayınca son ümit padişahın aklına “Köse Vezir” gelir.

Padişah mührünü vermek üzere Köse Vezir’i çağırır. Vezir ise artık yaşının ilerlediğini, günlerini mesuliyetsiz, çoluk çocuk, ibadet ve dua ile geçireceğini söyleyerek affını ister. Padişah ülkenin içinde bulunduğu zor durumda onun sorumsuz tavrına hiddetlenir. Yanına kitap kalem vermeden hapsetmelerini söyler hemen görevlilere.

Fakat padişah bilir bu cezanın onu kararından vazgeçirmeyeceğini. Köse Vezir servet, ihtişam, saltanat gibi şeylere tenezzül etmeyen orta hâlli bir molladır. Kalın kaşlarını çatar ve “Ölümden daha beter bir ceza! Ne olabilir ki?” diye düşünür. Uyku ile uyanıklık arasında lalasının sözleri düşer hafızasına: “Nadanla sohbet etmek akile cehennem ateşinden beterdir!” Hemen emri verir: “Çabuk bir nadan bulunsun ve onun yanına kapatılsın! Bir hafta kadar bütün şehri, civar köyleri, kasabaları, dağları, kırları dolaşan görevliler nihâyet terbiye, hürmet ve niyazdan uzak gayet cahil, inatçı, nadan bir çoban bulurlar ve vezirin yanına koyarlar. Koyunlarının yanından ayrılan Çoban Hasan günlerce bağırır, hakaretler ederek vezirin huzurunu bozar.

Bir sabah Köse Vezir, çobanın hüngür hüngür ağladığını görür. Çocuk gibi hıçkırması içine dokunur. Gayriihtiyari sorar: “Ne ağlıyorsun oğlum?” “Darılırsın baba” diye yanıtlar çoban. “Darılmam söyle.” der. “Benim sürümde bir kösemenim vardı. Senin yüzüne baktıkça o hatırıma geliyor da. İşte onun için ağlıyorum.” der. Derdini söyleyen Çoban Hasan, birdenbire ağlarken gülmeğe, hıçkırıklara kahkaha karıştırmağa başlar. “Tıpkı sakalı seninkine benziyordu.” diye tafsilata bile girişir. Köse Vezir hiç cevap vermez. Kalkar. Kapıyı vurur. Başını içeri uzatan sivri kavuklu nöbetçiye: “Efendimize arz edin. Mühr-i hümayunlarını kabul ettim.”

Nadan ile sohbet zordur bilene/ Çünkü nadan ne gelirse söyler diline!

Nadan “kaba, bilgisiz, görgüsüz” anlamına gelen Farsça bir kelimedir. Edebî metinlerde sık kullanılsa da günlük konuşmalarımızda bu kişileri “cahil” olarak tanımlarız. Arapçadan dilimize geçen cahil kelimesi, İslami literatürde ilmin zıddı olan “bilgisizlik” anlamına gelir, “öfke, şiddet, serkeşlik” gibi olumsuz ahlaki özellikleri de ifade eder.

Pek çok araştırmacı İslam öncesi cahiliye dönemindeki kullanımına bakarak cehaleti azgınlık, serserilik, arzuların etkisinde kalma, içgüdülere boyun eğme olarak açıklar. Kelimenin tarihçesi üzerinde kısa bir okuma yaptığımızda cahil kelimesinin bilgisizlikle beraber, edep, terbiye eksikliği, nerede nasıl davranacağını bilmeme anlamına geldiğini görürüz. Cehlin zıddının ağırbaşlı, ahlakı bütün anlamına gelen “hilm” olması da cehaletin doğrudan ilimle değil aynı zamanda davranışsal problemlerle ilgili olduğunu gösterir.

Cahillerden yüz çevir!

Kur’an-ı Kerim’de Rabbimiz kendini bilmeyen, kendini bilmediği için yaratıcısını da unutan, ilim, hikmet, edep ve terbiyeden nasibini almamış kişilere karşı almamız gereken tavrı çok net ifade eder: “Cahillerden yüz çevir!” (Araf, 7/199.)

Ahlaki hayatımızın güzelleşebilmesi için gerekli en temel esaslardan biridir bu ayet. Cahil kişinin her konuda bilgisi, her söze itirazı, her soruya bir cevabı muhakkak vardır. Karşısındaki kişiyi manipüle etmek ve kendi seviyesine getirmek için elinden geleni yapar. İmam Gazali “Cahillerle tartışmaya girmeyin ben hiç kazanamadım.” sözü ile hatırlatır bu gerçeği. Anadolu irfanı, bilmeyen ama bilmediğinin de farkına var(a)mayan kişilerde mevcut olan bu özelliği “cahil cesareti” sözleriyle tanımlar.

Cahil kişilerin ortaya koyduğu bu özgüven iki psikiyatrist tarafından da bilimsel bir araştırmayla tespit edilmiştir. Literatüre Dunning-Kruger Sendromu olarak giren bu tanım cahil insanların nasıl bu kadar cesur ve özgüven sahibi olduklarını açıklar. Araştırmacılar, cahil cesareti tanımının bilimsel bir gerçekliği ifade ettiğini, cahil kişilerin olaylara sadece kendi perspektiflerinden bakarak, algılarındaki yanlılık ve psikolojilerindeki özgüven ile bunu gerçekleştirdiklerini ifade ederler.

Dunning ve Kruger’in fizyolojik ve zihinsel alanda yaptıkları çalışmalar sonucunda ulaştıkları bilgi şudur: Cehalet, gerçek bilginin aksine bireyin kendine olan güvenini arttırır.

Niteliksiz insanların bariz özelliği niteliksiz olduklarını fark etmemeleridir. Kendilerine ait özellikleri abartırken başkalarında olan güzel özellikleri görmemekte ısrar ederler.

İnsanlar başaklara benzer. İçleri boşken başları havadadır, doldukça eğilir.

Terbiye ve güzel ahlaktan yoksun bencil, hırslı ve cahil insanların önemli bir özelliği erdemlerle dolduramadıkları boşlukları çıkardıkları gürültü ile kapatmaya çalışmalarıdır. Rabbimiz bu insanlardan olmamamız için bizi ilim ve hikmet sahibi olmaya teşvik eder, kendini bilmez insanlarla karşılaştığımızda ise pratik çözümleri tavsiye eder. Örnek gösterdiği ahlaki tavrı hayatımıza geçirebilmemiz için de bizi motive eder. Furkan suresi 63. ayette “Rahmanın has kulları” olarak tanımlar bu ahlaka sahip kişileri. Yeryüzünde vakarla yürüyen kişiler cahillerle karşılaştığında onlara “selam” der ve geçerler.

Mevlana Mesnevi’de “Cahil insanların yanında kitap gibi sessiz ol.” tavsiyesi ile dile getirir bu ilkeyi. Ağırbaşlılığı ve hilmi ile örnek gösterilen Hz. Osman, cehaletin bir binek olduğunu, üzerine binenin zelil olacağını, arkadaşlık edenin ise yolunu kaybedeceğini ifade eder.

Suskunluğum asaletimdendir!

Ahlak bir kişinin yalnız başına ortaya koyabileceği “güzel davranış” değildir. Ahlaki davranışın en önemli göstergesi kaba ve terbiyeden yoksun kişilerin hareketleri ile karşılaştığımızda sergilediğimiz tepkilerimizdir. Etrafımızda söz ve davranışları ile bizi zor durumda bırakacak kişilerle her zaman karşılaşma ihtimalimiz vardır. Hayat sahnemizde cahil kişilerin varlığı bazen bizim görmek istemediğimiz bir yanımızı, farkına var(a)madığımız bir zaafımızı ortaya çıkaran aynamız olabilir. Bunu gözlemlediğimizde hemen kendimize çekidüzen vermek ve hatalarımızı telafi etmeye çalışmak güzel ahlaka doğru yol almanın ilk adımlarıdır. Bazen de Rabbimiz olumsuzluklar karşısında nasıl davranacağımızı sınamak için karşımıza çıkarabilir bu kişileri. İşte tam burada uyarı levhası gibi işlev gören ayetleri günlük hayatımıza aksettirebilmek, Peygamberimizin davranış modellerini hatırlayarak kendimize yakışan erdemleri sergileyebilmek bizi “Rahmanın has kulları” sınıfına terfi ettirir.

Eline geleni yiyen, diline geleni söyleyen nasıl Rahman’ın has kulu olabilir ki?