Makale

NİHİLİST KIYAMETÇİLİK!

NİHİLİST KIYAMETÇİLİK!

Prof. Dr. Adnan Bülent BALOĞLU

Meşhur fizikçi Einstein’a sormuşlar: “Üçüncü Dünya Savaşı hangi silahlarla yapılacak?” Duraksamaksızın yapıştırmış cevabı: “Onu bilemem ama Dördüncü Dünya Savaşı’nın taş, sopa ve oklarla yapılacağı muhakkak!” 1945’te Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombalarının ardından söyler bu sözü Einstein. Bu insanlık dramının üzerinden an itibarıyla neredeyse 76 yıl geçti. Yaklaşık 220 bin kişinin hayattan koparıldığı o kanlı tarihten ders alınmamış olacak ki bugün yerküremizde hedeflerine kilitlenmiş vaziyette bekleyen tahminen 15 bin nükleer başlıklı silah var. Yüzde 93’ü ABD ve Rusya’ya ait bu silahların 4000 adedi ateşlemeye hazır vaziyette yüksek alarm düzeyinde tutuluyor. Bugün 9 ülkenin nükleer silahı var ve bunlar yukarıdan aşağıya şu şekilde sıralanıyor: Rusya, ABD, Fransa, Çin, İngiltere, Pakistan, Hindistan, İsrail ve Kuzey Kore. (Dünya Siyasetinde Küresel Fay Hatları, 2019, Ankara: Anadolu Ajansı Yay., s. 39.)

Herhangi bir nükleer güç elindeki silahları aynı anda ateşlediğinde milyonlarca kişinin ölmesi kaçınılmaz. Hoş, biri fitilleri ateşlediğinde diğerleri armut topluyor olmayacak. Havada yüzlerce nükleer bombanın uçuştuğu bir dehşet manzarasını gözünüzün önünde bir an olsun canlandırın. Bu can pazarından ilk anda sağ çıkmayı başaranlar, nükleer patlamaların yaydığı yüksek ısıyla çıkacak yangınlar, yoğun radyasyon ve ardından gelecek şiddetli bir nükleer kış ile birlikte bir şekilde kaçınılmaz sondan kurtulamayacaklar. Lafı uzatmaya gerek yok, kısaca tasvir etmeye çalıştığım bu feci ve bir o kadar hazin son, insanlığın kendi kendini imha ettiği bir “sembolik kıyamet” anının resmidir. (Mike Pearl, En Sonunda Oldu: Dünyanın Gelecek Senaryoları, Çev. Ahmet Büyükaksoy, 2019, İstanbul: Orenda Yay., s. 166.)

“Yanında bir nükleer bomba patlasa ne yaparsın?” sorusuna gelen ilginç bir cevap, “Işığa doğru yürürüm.” olur. Tarifsiz bir şok ve şaşkınlık hâlini gösteren bu cevap bir nükleer patlama anında ne tür bir tedbirin insanı kurtarabileceği konusunda kafaların epey bulanık olduğuna da işaret eder. Bir sığınağa koşarım diyenlerin yanında bir masanın veya yatağın altına saklanırım diyenler de yok değil. Bu cevaplar, sahiplerinin bir nükleer patlamanın yol açacağı yıkımlardan yeterince haberdar olmadıklarını fazlasıyla söylüyor. Tedbir ne olursa olsun, böyle bir patlamada kurtulma şansı hemen hemen yok gibi. Mesela, bir adet 10 megatonluk nükleer bombanın patladığı merkezden 320 kilometre uzakta olanlar yukarı tırmanan alev topuna baktıklarında göz yanığına düçar olacaklar. Bu, zararların en hafifi, diğerlerini saymaya gerek bile görmüyorum. Atom bombasının atılmasının üzerinden geçen beş yıl zarfında Nagazaki’de yaklaşık 150 bin, Hiroşima’da ise 250 bin kişi çeşitli kanser vakalarından öldü. (Bkz.: www.ttb.org.tr/eweb/savas/12.html) Kıyamet benzeri böyle bir yıkımı bile bile niçin birileri nükleer silah koleksiyonu yapmaya meraklı sorusu hâlâ cevap bekliyor. Yeni nükleer silahları geliştirme sevdasından da vazgeçmiş değiller. Neden?

Meşhur gök bilimci ve astrobiyolog Carl Sagan topyekûn bir nükleer savaşta insan türünün yok olacağını söyler ve hayatta kalma şansı olan türlerden iki örnek verir: yüksek radyasyon tozlarına dayanıklı hamamböcekleri; morötesi ışınların erişemeyeceği derinlikte yaşayan ve kükürtle beslenen deniz kurtçukları. (Carl Sagan, Tanrı’nın Kapısını Çalan Bilim, Çev. Reşit Aşçıoğlu, 2019, İstanbul: Altın Kitaplar, s. 227.) Sagan dikkatleri “nükleer kış” olarak tanımlanan daha büyük bir tehlikeye çeker ve bu adla bir de kitap kaleme alır. Kitabın mesajından da anlaşılacağı üzere, söz konusu kış çöktüğünde insanın silahlanma hırsı da son bulmuş olacaktır. Bir başka ifadeyle, nükleer kış insanın, insanlığın ilelebet sustuğu son mevsim olacaktır. Nedir nükleer kış? Bir nükleer savaşın ardından sadece nükleer bomba atılan coğrafyalar değil, istisnasız tüm yeryüzü bir nükleer kışa mahkûm olacaktır. Isının -20 olduğu, her şeyin kaskatı kesildiği bir iklim, diğer adıyla bir buzul çağı! Sagan anlayabilmemiz için bunu biraz daha açar: “Bu nükleer kış etkilerinin en orta değerleri bile bu gezegendeki insanların var olduğu zaman içinde meydana gelen en ağır iklimsel felaketi temsil eder.” (Carl Sagan, Nükleer Kış, Çev. Volkan Sagan, 2020, İstanbul: Say Yay., s. 46.) Özetle, nükleer kış, bir nükleer savaşın ardından dünyanın karanlığa gömülmesi ve dayanılmaz bir soğuğa düçar olmasıdır. Tahminlere göre yerkürenin daha önce gördüğü buzul çağında ısı ortalama -10 idi, nükleer savaşın yol açacağı buzul çağında ısı bir 10 derece daha düşecek yani -20 olacak. Üstelik güneşin ışınlarını perdeleyen kalın bir duman tabakasının altında geçecek karanlık bir kış. Einstein iyi demiş, insanoğlu bir sonraki savaşı taş, sopa ve oklarla yapacak diye. Tabii donmuş, kaskatı olmuş topraktan taşı, sopayı sökebilirse. Ortada hâlâ savaşacak bir nesli ve buna takat yetirecek bir cesaret ve mecali kalmışsa…

Bu dehşet verici felâket senaryosu akıllara ister istemez böyle bir nükleer savaştan kimin ne menfaatinin olabileceği sorusunu getiriyor. Bu soru yukarıda sorduğumuz “Neden?” sorusuyla paralellik arz ediyor. “Suni şekilde gizlenmiş bir delilik durumunda yaşadığımızın farkında değiliz.” der Rus düşünür Nikolay Berdyaev. İnsan bilincinin iki uçurumun arasında ikamet ettiğini söyler. Ona göre bu durum, Dostoyevski’nin ustalıkla sergilediği gibi insanın içeride/derinliklerinde bölünmüş bir varlık olmasından kaynaklanır. (Nikolay Berdyaev, İnsanın Yazgısı, Çev. Hüsamettin Arslan, 2020, İstanbul: Paradigma Yay., s. 125.) Bu bölünmüş varlığın delilik tarafı depreştiğinde ne yapacağını, neler yapabileceğini tahmin etmek zor değildir. Tarihte kendi içinden sayısız canileri, sayısız Hitlerleri çıkaran insan türünün pekâlâ yeni bir Hitler ile bu sefer belki de tarihin sonunu getirecek yeni bir çılgınlığın kapısını çalması sürpriz sayılmaz.

John Lucacs İkinci Dünya savaşı sonrasında Hitler hayranlığının arttığını ifade eder. Bunun sebeplerinden biri, hiç savaş yaşamamış, savaşın acı, yıkım ve felaketlerini hiç tatmamış yeni nesillerin ortaya çıkışı, bunların tarihin dramatik şahsiyetlerine hayranlık, olaylarına ilgi duymasıdır. (John Lucacs, Hitler Problemi, Çev. İbrahim Kapaklıkaya, 2020, İstanbul: Ketebe Yay., s. 14.) Şeytanın tezahürleri, bedenlenmiş hâlleri olarak aramızda dolaşan Hitler tipi kötüler bize tarihte insanlığın hep bir “Hitler Problemi” olduğunu ve insanlığın tepesinde Demokles’in Kılıcı gibi asılı bekleştiklerini hatırlatır.

İnsanın başıboş ve amaçsız yaratılmadığını söyleyen Kur’an ayetinin hilafına (Kıyame, 75/36.), insanlığın genel bir amaçsızlığa doğru sürüklenmesi insanlık için derin bir trajedidir. Dünyanın güç simsarları arasındaki amansız rekabetin kaçınılmaz sonuçlarından biri olan nükleer silah stoklama seviciliği insanlığın başına nasıl bir bela açacak, bunu zaman gösterecektir. Aslında bu tutku, kapitalizmin insanlığa musallat ettiği bir yeni koleksiyonculuktur. Ancak bu ne pul ne para koleksiyonculuğuna benzer. Sagan’a göre, dünyanın sonunun bir an evvel gelmesini isteyen radikaller vardır. Özellikle ABD’de bir grup Hristiyan radikal için, İncil öğretisi gereği bir Hristiyan için asıl vazife bir nükleer savaşı önlemek değil, bilakis önlememek, hatta çabuklaştırmaktır. (Tanrı’nın Kapısını Çalan Bilim, s. 182.) Kötülüğü söküp atmak yerine onu teşvik etmeyi inancın gereği sayan bu nihilist dindarlık, değerleri sönen, makinenin otomatizmine boyun eğen modern insanın patolojik ruh hâlini yansıtan tipik bir örnektir. Çağın derin yıkımları altından her dem boy gösteren barbar ruhun insanlığı bir an önce kendi karanlık dehlizlerine çekme sevdasıdır.

Meşhur Rus yazar Maksim Gorki, kısa hikâyelerinden biri olan Arabacı’da hikâyenin kahramanı Pavel Nikolayeviç’in ağzından sorumuzun cevabını verir gibi sanki: “Sırtımızdaki giysiler son moda olsa da biz yine de kendimizi iyi insanlar olarak göstermek peşindeyiz, oysa aslında yüreklerimiz taştan yapılmış. Ve içimizde hiçbir yasa yok. Yasalar biraz ötemizde duruyor ama onları yüreğimizde taşımıyoruz.” (Maksim Gorki, Seçme Hikâyeler I, Çev. Ayşe Hacıhasanoğlu, 2019, İstanbul: Yordam Yay., s. 215-16.) Nikolayeviç sürekli olarak duygularını, vicdanını, içindeki yasayı, ışığı arar: “Hiç iç yasam, vicdanım, içimde bir ışığım yok mu benim?” Arabacı dostu cevaplar: “Sen bu yasaları kullanmadın, yürürlüğe sokmadın, dolayısıyla hiçbir yasa yüreğinde kök salamadı. (…) Rahatça adam öldürdün, sonra da cinayetlerini akılla izah ettin. (…) Tanrı yüreğinde ışık yakmış ama sen kurnazlık edip söndürdün onu. Sonuçta yüreğinle birlikte iyi duyguların da kurumuş, odun gibi olmuşsun.” (s. 219.) Henüz dört yaşında iken babasını kaybeden ve küçük yaşlardan itibaren kaba, haşin, cahil bir topluluğun içinde ayakta kalma mücadelesi veren Gorki’nin hikâyesindeki bu sözler, herhangi bir yoruma mahal bırakmayacak kadar açık ve nettir. Vicdanı odunlaşmış insansı yaratıklar, şeytansı sinsiliklerini saklayan sözde modern ve medeni görünümleriyle birlikte bugün yeryüzünde gücü tamamen ele geçirmiştir. Topraklarının her kilometrekaresine bir nükleer silah gömen bu nihilist kıyametçilerin hükmettiği bir dünyada insanlığı ve geleceğini konuşmak hüzün vericidir.

Sonuç olarak, insanın varlığına ve değerlerine karşı yatışmaz bir kan davası güden kötülerin elinde dünyanın can çekişmesi sürecektir. Kendi kanını ve ırkını kutsayan, apokaliptik hayallerinin peşinden canhıraş koşan bu kötülerin nükleer silahlanmayı putlaştırma derecesi, şu an kâğıt üstünde birer kurgudan ibaret felaket tasarımlarının geleceğin hangi diliminde ve nasıl gerçekleşeceğini belirleyecektir. Zamanda ve mekânda düzen, uyum ve huzuru insanlığa çok gören bu huysuz ruhların şerri tıpkı deli Nero’nun tek başına Roma’nın üçte ikisini yaktığı gibi dünyayı yakabilecek güçtedir. Makinenin soğuk milimetrik düzenine, gürültülü çarklarına kurban edilmek istenen insani ölçüleri yeniden hayata döndürmek ancak vicdanı henüz odunlaşmamış iyilerin sayesinde mümkün olabilecektir. İçimizdeki yasanın maddelerini oluşturan bu ölçülerin hâkim olduğu bir dünyayı sadece özlemle beklemek yetmez, gerçekleşmesi için çabalamak gerekir. Mümine de bu yaraşır, zira ona ancak çalıştığının karşılığı vardır. (Necm, 53/39.)