Makale

BEN BABA OLDUKTAN SONRA

BEN BABA OLDUKTAN
SONRA

Ali Can ORAS

Bugün 23 Haziran 2017. Artık öncesinin sonrasıyla barışması gerekir. Tüm bahçenin sulanması, domateslerin toplanması, kışlıkların kaldırılması ve balkonun yıkanması gerekir.

Karşılık beklediğimiz tüm sevgilerden kurtulduk ve azat olduk. Uçsuz bucaksız bozkırda eğersiz at sürmeyi bekleyen yazgımız, arkasına aldığı rüzgârla, demire su verir gibi yekpare ve güçlü...

Sonsuz sevebileceğiz. Dişimiz, tırnağımız, canımız hiç olsa da, son lokmamız kurda düşse de, ömrümüz lime lime, emeğimiz metelik olsa da sol kaburgamızın altı bahar ve bahçe olacak.

Bugün 23 Haziran 2017. Allah neden evlat ile sınar anladım. Senden muradı ne olsa beğenirdin diye sorsalar aklıma hiçbir şey gelmezdi. Doğru yol üzerine olmak, hak yememek, helal lokma kazanmak, şahit olanlardan olmaktı dualarım. Oysaki baba olmak öyle mi? Meğer ne güzel yazıymış.

Önceleri hiçbir kokuya meylim yoktu. Sakallarım memleket meselesiydi. Hiç kimsenin nefes alışını saydığımı bilmem. Gürbüz sayılırım. Güreş de tuttum vaktiyle. Lakin kızımı kucağıma almak öyle mi? Hani dese ki bundan sonra ömrün kırk sayfa olacak; bir sayfasını sana ayırdım. O kadar mutlu olurdum ki! Ön söz olmadan kitap olmaz nihayetinde. Tüm sözler onun olsun derken hayır demek mümkün mü?

Abartmayalım mı dersiniz? Abartalım arkadaşlar. Koca ömürde alt geçit ve üst geçit kullanmayan ben “baba” olduktan sonra karşıdan karşıya geçmeden önce kızıma, sonra sağa ve sola, sonra tekrar kızıma bakarak geçiyorum. Tansiyon diye bir hastalık varmış, sabahları uyandığımda şekerim düşük olurmuş, uyurken soluma yatarmışım… Sol omzumun arkasındaki ben, bir ayağımı kırıp üstüne oturuşum, saçlarımın sağ kaşımın ortası hizasında ayrılması bunları hep sonradan öğrendim. İnsan sevdiği üzerine ne kadar çok düşünürse kendisini de görüyor.

Ölümden hiç korkmadım mesela. Allah’a hep inandım. Bir büyüğümüzün de dediği gibi amellerimden emin değildim ama onun sevdiklerini hep çok sevdim. Birçok kez şahit de oldum dört kolluya lakin yokluğum rüzgâr olur da bir selvinin boynunu büker diye çok korkuyorum. Anladım ki ölüm dünyanın güneşin etrafında dönmemesiymiş; kışları uzun, güzü bol... Anladım ki ölüm insanın yörüngesini kaybetmesiymiş; gecesi uzun, ışığı kör... Anladım ki ölüm sade ve duru toprağında kendine roka toplamak varken Çukurova’nın pamuğuna hasret beslemekmiş...

Abartmayalım mı dersiniz? Abartalım arkadaşlar. Güzel bir adam şöyle tabir ediyordu sevgisini: “İnsan toprağını niye sever? Başka çaresi yoktur da ondan.” Atlas olup bir dünya bilgiyi sırtınızda taşısanız da insan soruyu ve sorunu anlamazsa çözüm üretemez. Başkalarının çaresi bizim derdimize merhem olmaz. Her insanın derdi öznel çözümü ise ortaktır. Biz yani “oğullar ve baba olanlar” nasıl sevdiğimizi, neden sevdiğimizi konuşalım ki nasıl seveceğimizin mahyası/mayası ortaya çıksın. Nitekim bu maya, gölü tutar.

Çiçek işte der geçerseniz baharı, güzü bahara hazırlamazsanız, domatesi konserve etmezseniz, bir kedinin patisini görmezseniz, ufacık bir saksıda çiçeğin sadece suyla nasıl hayat bulup büyüdüğüne şaşırmazsanız, şarkılarınızın listesinde “Begonvil” olmazsa ya da bir Adıyaman türküsü, paylaşmazsanız nasıl sevdiğinizi; bizler yani “oğul ve baba olanlar”, o güzel hitaplar varken sadece erkek olarak anılacağız. Kibrin ve şerrin bütün siyasi/sosyolojik ideolojileri üstümüze çullanacak.

Abartalım arkadaşlar! Nasıl güzel sevdiğimizi, neyi güzel sevmemiz gerektiğini anlatalım ve abartalım ki maden ocağında gürze sarılırken, bir elin destesince sınıfta ders anlatırken, bir hainin peşine düşerken ve binlerce hain duyguyla boğuşurken nasıl dayanacağımızı bilelim. Abartalım arkadaşlar!