Makale

ESAT KABAKLI İLE SANAT HAYATI ÜZERİNE…

ESAT KABAKLI İLE
SANAT HAYATI ÜZERİNE…

Mahir KILINÇ

Esat Kabaklı, 1954 yılında Elazığ’da doğdu. İlk ve ortaöğretimini Elazığ’da tamamladı. Elazığ Devlet Mühendislik ve Mimarlık Akademisine giriş yapmış olsa da o, türkü söylemeyi tercih etti ve ardından da 1986 yılında İTÜ Türk Musikisi Devlet Konservatuvarını bitirdi. Elazığ Musiki Cemiyetinde kurduğu Halk Müziği Topluluğunu yıllarca yönetti. TRT Erzurum Radyosunun 1982 yılında düzenlediği T.H.M. ses sanatçılığı sınavını birincilikle kazanan ve Erzurum Radyosunda bir yıl görev yapan Esat Kabaklı, 1983’te İstanbul Belediye Konservatuarı Türk Halk Müziği İcra Heyetinde ses sanatçısı olarak çalışmaya başladı. Ayrıca TRT İstanbul Radyosunun T.H.M. emisyonlarında yer aldı. 1986 yılından itibaren TRT İstanbul Radyosunda on iki yıl süre ile görev yaptı. 1998 yılında tekrar İ.Ü. Devlet Konservatuarına geçti. Bu kurumda, sanatçı öğretim görevlisi statüsünde görev yaparken ve Türk Halk Müziği Topluluğunun şefliğini yürütürken 2018 yılında emekli oldu. Türk Halk Müziği genel repertuarına derlemeleri ile kaynak sağlayan sanatçılardan birisi olan Esat Kabaklı, ses sanatçısı olarak yurdun pek çok yöresinde ve bu arada yurt dışında da konserler verdi. Oğul (1997), Kirve Memi (2000), Yalnız Türküler/Göç (2002) ve Siyah Beyaz Türküler/Sürgün (2005) adlı dört albümü bulunan Esat Kabaklı, evli ve iki kız çocuğu babasıdır.

Ahmet Hamdi Tanpınar, “Anadolu’nun romanını yazmak isteyenler, ona mutlaka bu türkülerden gitmelidirler.” diyerek türkünün öneminden bahseder. Türküyle ilmek ilmek dokuduğunuz sanat yaşamınızda 50 yılı aşmış biri olarak türkülerin kültür ve medeniyetimizdeki yerinden söz eder misiniz?

Türküler, tarihimizin, kültür ve medeniyetimizin söze ve tele dökülmüş hâlidir. Bir milletin karakterini anlamak istiyorsanız türkülerini dinlemeniz yeterli olacaktır. Çünkü türküler, nerede ortaya çıkmışsa orada yaşayan halkı anlatır. Bu yüzdendir ki milletlerin örfünü, âdetini, geleneklerini tarihsel seyriyle türkülerin içerisinde bulabilirsiniz. Tarihsel seyriyle diyorum çünkü halkın tarihi ve kaderi, türküleriyle benzerlikler gösterir. Tanpınar da “Anadolu’nun romanını yazmak isteyenler, ona mutlaka bu türkülerden gitmelidirler.” sözüyle tam da bu noktaya işaret etmiştir.

Türkülerin tarihsel ve kültürel seyri içerisinde dile olan hâkimiyeti ve koruyuculuğu da çok önemli bir yer tutar. Halkın en samimi duygularının anlatıldığı türkülerde derin anlamlı, çağrışım zenginliğinin bulunduğu kelimelerden seçilmiş saf ve tertemiz bir Türkçe vardır. Bundan dolayı da Türkçenin zenginliklerini ve güzelliklerini türkülerin dizelerinde bulmak mümkündür. Sözlü kültürün hâkimiyet alanının geniş olduğu geleneğimizde dilimizin yaşam alanının türkülerde çok geniş olduğunu söylemek mümkündür. Hatta milletler için söylenen “Dilinizi kaybederseniz her şeyinizi kaybedersiniz.” sözü, bana göre türkünüzü kaybederseniz her şeyinizi kaybedersiniz sözüne eş değerdir. Bu bakımdan türkülerin önemi çok büyüktür. Bütün kullandığımız ve kullanmadığımız kelimeler türkülerin içerisindedir. Türkülerimizi önemsediğimiz ve özümsediğimiz zaman kaybolmaya yüz tutmuş kelimelerimizi tekrar gün yüzüne çıkarmış olacağımız da muhakkaktır.

Kısaca söylemek gerekirse milletin özü ile olan bağı türküler kurar. Bizi biz yapan değerlerimizi, kimliğimizi koruma ve onları sahiplenme konusunda türkülerimiz bizlerin elinden tutacaktır. Türkülere sahip çıkmak ve gelecek nesillerimize de bu kültürü aşılamak, bu ülke insanının her bir ferdine düşen önemli bir vazifedir.

Çağının kültür elçileri olarak nitelendirilen halk ozanlarının kimliği ve taşıdıkları misyonları üzerine neler söylemek istersiniz?

Halk ozanlarımız, Türk toplum hayatında önemli bir yere sahiptir. Ruhlarındaki şairlikle söyleyen ozanlarımız kendi dert, sevinç ve hüznünü anlatırken Anadolu insanının dertlerine, sıkıntılarına, sevinçlerine, hüzünlerine, heyecanlarına da kayıtsız kalmamıştır. Onların söyleyemediklerini söylerken bir nevi elçilik görevini üstlenmişlerdir. Bunun yanı sıra memleketteki eksiklikleri, yanlışlıkları cesurca dile getirerek halkın yılmaz savunucuları da olmuşlardır. İşte ozanların halkın dili olmaları, halkı psikolojik olarak rahatlatmıştır. Bu durum da halk üzerinde olumlu bir etkiye vesile olmuştur. Çağının kültür elçileri ozanlarımızın halk üzerindeki yeri ve tesiri gerçekten çok önemlidir.

Ayrıca ozanlıkla ilgili bir hususa da dikkat çekmek istiyorum. Ozan, hem şairlik yönü olan hem türkü söyleyen hem de saz çalan biri olarak bilinir ve öyle de algılanır. Hâlbuki ozan, illaki türkü söyleyecek ve saz çalacak diye bir kaide yoktur. Ozanlıkta önemli olan onun gönül ocağında pişirdiğini dile dökebilmesidir. Tabii ki bunu bir saz eşliğinde söyleyebilse ve müziğin de tınılarını kullanabilse çok güzel olur. Ancak bana göre kuvvetli bir şair, her ne kadar türkü söyleyemese de saz çalamasa da ozandır. Mesela rahmetli Abdurrahim Karakoç bence büyük bir ozandır ve ona benzer nice şairlerimiz de ozandır. Kısaca ozanlıkta esas, söz ve sözü etkili kullanabilme kabiliyetidir.

Türk basınının “Şeyhu’l-Muharrirîn”i olarak bilinen gazeteci-yazar Ahmet Kabaklı Hoca sizin amcanız. Esat Kabaklı’nın gözünden Ahmet Kabaklı nasıl biridir ve sizin sanat hayatınızda ne gibi tesiri olmuştur?

Amcam Ahmet Kabaklı, sadece ailemizin değil Elazığ’ın da gözbebeğiydi ve herkes ona hürmet ederdi. Sevecen biriydi, onun için İstanbul beyefendisi tabiri tam yerindedir. İstanbul beyefendisiydi, konuşması çok nazikti. Elazığ’a geldiğinde muhakkak her akrabasına uğrar ve onların gönlünü alırdı. Bütün aileye yardım etmeye, ailenin her ferdinin derdiyle dertlenmeye çalışırdı. Amcamızı bütün Elazığ halkı da bağrına basardı.

Türk Edebiyatı Cemiyeti ve Türk Edebiyatı Vakfında yetiştirdiği insanlarla önemli bir miras bırakan Kabaklı Hoca, Türkiye’nin en meşhur yazarlarından biriydi. O, sürekli okur, düşünür ve durmaksızın yazardı. Hatta Elazığ’a geldiği zamanlarda bile yazmayı sürdürürdü. Türk edebiyatı açısından çok önemli bir ismin yeğeni olmak, bizim açımızdan taşınması zor bir sorumluluktu. O sorumluluğu hep hissettik ve ona uygun işler yapma gayreti içerisinde olduk. Ahmet Kabaklı ile olduğumuz zamanlarda yaptıklarımı ona sunar, Türk musikisi ve geleceği ile ilgili görüşlerini almak isterdim. Her zaman bize bir ufuk çizerdi. Biz de onun bize çizdiği yolda kendimizce ilerlemeye çalışırdık. Bugünlere gelmemizde ve bu başarıları elde etmemizde Kabaklı Hocamızın katkıları yadsınamaz bir gerçektir. Allah mekânını cennet eylesin.

Elli yılı aşkın sanat yolculuğunuzda mukaddes değerlerimizi gözetip korumaya ve onları bizlere türkülerinizle anlatmaya çalıştınız. Gerek emek ve gayretlerinizle ürettiğiniz gerek sahnede icra ettiğiniz eserlerden sizin için en özel olan bir tanesini, varsa hikâyesiyle birlikte, sizden dinlemek isteriz.

Bütün eserlerimi çocuklarım gibi seviyorum ve her birinin de kendince ayrı bir hikâyesi var. Ancak eserlerimin arasında beni en çok etkileyen eserim “Gurbet Treni”dir. Bu eserimde, doğduğum, büyüdüğüm ve birçok hatıra biriktirdiğim Elazığ’dan iki çocuğumla birlikte ailece İstanbul’a giderken yaşadığım hüznün hikâyesi vardı. O gün, Elazığ otobüs terminaline bizi uğurlamaya ağabeyim ile beni büyüten ve türkülerle tanışmamı sağlayan rahmetli babam gelmişti. Aşağıda vedalaştık, otobüse bindik, otobüs hareket edince gurbetin ve ayrılığın acısı da otobüsün tekerlekleriyle birlikte dönmeye başladı içimde. Otobüs hareket edince biz de elimizi kaldırdık, sallamaya başladık. Ancak babam elini kaldırırken bir anda ellerini gözlerine doğru götürdü ve hızlıca otobüsün arkasına gitti. O güçlü adamın hâlini görünce yüreğim dağlandı. Babamın ağlayışı içime o kadar işledi ki yıllarca hiç içimden çıkmadı. O duygu ve hissiyatla “Yine katarlandı gurbet treni,/ Yatağı sırtına vuran gidiyor,/ Dur durak dinlemez yoktur freni,/ Saati hasrete kuran gidiyor.” diye gönlümden dile düşen sözlerle başlayan türkümü yazdım.

Serhat Kabaklı’nın kendi çocuğuna yazdığı “Bil Oğlum” şiirini siz bestelediniz ve pek çok eserinizle bu millete emanet ettiniz. Artık her anne babanın çocuğuna söylediği hayata dair nasihatnameye dönüşen bu eserin hikâyesini kısaca anlatır mısınız?

1981 yılında amcamın oğlu Serhat Kabaklı’nın bir çocuğu oldu. O anki ruh hâliyle “Bil Oğlum” şiirini yazmış. Serhat Kabaklı’nın, “Allah kulağıma üfürdü, ben de kaleme aldım.” dediği bu şiir, on altı beyitten oluşuyor. Ben de bir sabah Serhat ağabeyimin şiir kitabını elime aldım ve kitapta neler var diye öylesine bir açtım. Kitabı açar açmaz karşıma çıkan ilk şiir “Bil Oğlum” oldu. Şiiri okudum, bir daha okudum. Sazım koltuğumun yanındaydı. Hemen sazımı alıp çalmaya başladım. Şiirin kafiyeleri birbirine yakın altı beyitini aldım ve bu beyitlerden birini nakarat olarak kullandım. Yazılırken hiç değişmeyen güfte, tek seferde bestelenen bir musikiye dönüştü. 2000 yılında yaptığımız bu eser, halkımız tarafından çok sevildi ve beğenildi. Gerek bu eserimiz gerek diğer eserlerimizi biz bu millete yapıyor ve onlara armağan ediyoruz. Bizler bu dünyadan göçüp gittiğimizde bu eserlere bakıp ardımızdan Allah razı olsun ki böyle bir eser bıraktı diye dua edenlerimiz olursa da ne mutlu! Bizim amacımız bu milletin, bu devletin faydasına çalışabilmektir. Bizim derdimiz, gayemiz hep bu olmuştur. Allah sizlerden de razı olsun sorularınızla gönlümün açılmasını, gönlümdekilerin satırlara ulaşmasını sağladınız.