Makale

OKUMA TUZAKLARI

OKUMA TUZAKLARI

Emin GÜRDAMUR

Kafka, “Bir kitap, içimizdeki donmuş denizi parçalayacak balta olmalıdır.” demişti. Bu sözün bazı kitaplarla ilgili pek de hoş olmayan bir yargı ihtiva ettiğini elbette anlıyoruz. Bu yazının konusu donmuş denizi parçalamayan işe yaramaz baltalarla ilgili olacağından şimdilik kıyıdan bir miktar uzaklaşmakta fayda var. İnsanlar ezberlerini kendilerine tekrar eden kitapları okumaktan keyif alırlar. Ne yalan söyleyeyim ben de kendimi tıpatıp tekrar eden aynalara bakmayı severim. Ama keyif, bir ölçü ya da değer birimi değildir ve ona tek başına asla güvenemeyeceğimizi söyleyen yüzlerce örneği kendi yaşamlarımız bize fısıldar. Buna karşın ezberlerimizi, yargılarımızı, peşin hükümlerimizi sarsan, zedeleyen, belki de yerle bir eden kitaplardan genelde nefret ederiz. Tam şu anda o ünlü Yeşilçam klişesini birkaç saniyeliğine hatırlamaktan çekinmeyelim: Büyük aşklar nefretle başlar.

Hakikate giden yolun dikenli tellerle, bataklıklarla, sarp kayalıklarla dolu olduğunu, bu yolda yürümenin insanın canını yakabileceği biliriz. Fakat bilmek her zaman insanın derdine merhem olmaz. Bazı eşiklerden başkalarının tecrübeleriyle geçemeyiz, onu bizzat müşahede etmemiz icap eder. Kitabın bir üretim nesnesi olarak kapitalizm bandındaki yerini alması belki de tarihin en acıklı olaylarındandır. Çünkü kapitalizme karşı insanları ilk uyaran yine kitaplardı. Gelgelelim dünyanın ilk yapay zekâya sahip sistemi olan kapitalizmin devasa çarklarında, sisteme muarız olanlar için de ayrılmış yer her zaman vardı.

Pazarın işlek olması gerekir. Bir dönem ideolojik külliyatların, bir dönem hidayet romanlarının, bir dönem kişisel gelişim kitaplarının, bir dönem romantik aşk hikâyelerinin insanlar için nasıl da okuma tuzaklarına dönüştüğünü aradan hayli zaman geçtikten sonra ancak fark edebildik. Sorar gibi yaptıkları hâlde sormayan, cevaplar gibi yaptıkları hâlde cevaplamayan, seçmecilik yapan, anakronizme başvuran, okurun zaaflarını kullanan, ilgisini, içtenliğini istismar eden, en kötüsü de bütün bunları niteliksiz bir biçimde gerçekleştiren kitaplar her ne kadar saman alevi gibi parlayıp sönseler de hayli ağaç, zaman ve emek israfına neden olduktan sonra çekip giderler. Zarar bunlarla kalsa, muhayyileler iğdiş edilmese, düşünce melekesinin kolu kanadı kırılmasa, dimağlara toplumsal kutuplaşmaya hizmet eden yeni bagajlar yüklenmese inanın meseleyi bu kadar büyütmeye gerek olmazdı.

İyi Kitap Soru Sormayı Öğretir

Okur, tuzağa gönüllü düşer. Bugünlerde çok satan wattpad tadında romanların, dini istismar eden romantik kitapların, gençlerin ilgilerine, ergenliklerine, asi ruhlarına oynayan ve çoksatanlar rafını dolduran o rengarenk, kışkırtıcı kapakların yüzbinlerce sattığı, elden ele dolaşarak okunma rekoru kırdığı herkesin malumu. Elbette bir kitabın çok okunması hiçbir şeyi kanıtlamaz. Hatta iyi kitapların çok fazla okunmayacağını savunan Schopenhauer, meseleyi anlatmak için bizim gibi kırk dereden su getirmez: “Ama şunu hatırdan çıkarmayın, ahmaklar için yazanlar her zaman karşılarında geniş bir dinleyici kitlesi bulurlar.” (Schopenhauer, Okumak Yazmak ve Yaşamak Üstüne, Çev. Ahmet Aydoğan, İstanbul: Şule, 2007, s. 42.)

Bu orta yaş mızmızlanmasını andıran göndermelere ara verip bir kitabın nitelikli olup olmadığına dair ölçünün nasıl belirlenebileceği hakkında konuşalım. Şayet bir kitap okura beklediğini veriyorsa onun vasat bir kitap olduğuna dair elimizde fazlasıyla delil var demektir. Aslında iyi bir kitap cevap vermek yerine soru sormayı öğretir. Soru sormak yorar, konfor bozar ama insana hiç beklemediği yerlerden pencereler de açar yahut dara düştüğünde kendi çıplak elleriyle duvarda pencere açmayı öğretir.

Mevlana’nın muhteşem Mesnevi’sinin kapısını çalma zamanı geldi. Bir çiftçi tarlasında çalıştıktan sonra uyurken hafif aralık ağzından içeri bir yılan girer. O esnada yoldan geçen süvari bunu görünce adamcağızı sertçe uyandırır. İçine giren yılandan habersiz çiftçi olup bitenlere anlam veremez. Süvari, köylüyü az ilerdeki elma ağaçların altına kadar koşturur ve ona yerdeki çürük elmaları cebren yedirir. Adamcağız feryat eder, kendisini bırakması için yolcuya yalvarır. Süvari onun yalvarmasına aldırış etmez, aksine adamı ter içinde güneşin altında koşturmaya devam eder. Nihayet adam dayanamayıp istifra eder. Çürük elmalarla birlikte ağzından yılan da çıktığını görünce dönüp az önce beddua ettiği kişiyi dua ve teşekkür yağmuruna tutar. Evet, hakikatin tekinsiz yollarında yürürken insanın canını yakan ne varsa, belli bir noktadan sonra “canıma minnet” diyeceği cilvelere dönüşür.

Mazrufu Bırakıp Zarfa Tutunmak

Kitapların görünmez orduları, siyasetli bekleyişleri, içten pazarlıkları bizi biraz korkutmalıdır. Parayla satın aldığımız, temellük ettiğimiz, evimizin dilediğimiz köşesine yerleştirdiğimiz, istediğimiz zaman okuyup istediğimiz zaman susturduğumuz kitaplardan neden korkalım ki, diye sorabiliriz. Ama asıl soru şöyle olmalıdır: Bizler mi kitaplara sahibiz, kitaplar mı bize? Şunu biliyoruz, bir yerde sahiplik ilişkisi varsa orada her zaman derinleşmeye meyyal açık bir yara da vardır. Hem kitaplara dikkat kesilmek, onları bazı testlere tabi tutmak, zaman israfına yol açıp açmayacaklarını sorgulamak kimseyi evhamlı okur yapmaz. Neticede her kitabın başlangıçta birilerinin defteri olduğunu unutmamalıyız. Alberto Manguel, kütüphane fikrinin, kitaplara gerçek anlamda sahip olacağımız yanılgısından beslendiğini, aslında sahip olan tarafın kitaplar olduğunu söyledikten sonra Cortazar’ın saat üzerinden verdiği o müthiş örneği paylaşır: “Size bir kol saati verdiklerinde onu kaybetme, çaldırma, yere düşmesine ve kırılma korkusunu da vermiş olurlar. Size onun markasını ve bunun öbür markalardan daha iyi olduğu güvencesini verirler, kol saatinizi öbür kol saatleriyle kıyaslama gereksinimini verirler. Size armağan olarak bir kol saati vermezler; armağan olan sizsinizdir, kol saatinin yaş günü için verilmiş olan sizsinizdir.” (Alberto Manguel, Kütüphanemi Toplarken, Çev. Yeşim Seber, İstanbul: YKY, 2020, s. 47.)

Biriktiriciliğin her çeşidi hastalıktır. İnsan eşyayla hiyerarşisini kaybettiğinde, onun hizmetçisi olmaya başlar. Nesnenin saat, biblo veya kitap olması fark etmez. Kitap tutkunları için konu biraz daha dokunaklıdır. Kitaplara sımsıkı sarılmanın savunulabilir bir yanı vardır çünkü. İnsan okuduğu kitapla kaçınılmaz bir ünsiyet, bir paydaşlık kurar. Onun sayesinde yaşadığı bütün zihinsel aydınlanmalara, duygusal farkındalıklara karşı vefa ve ihtimam geliştirir. O en sevdiğimiz romanı, daha sonra kitaplığımızda seyrederken aldığımız hazdan bahsediyorum. Mana ile madde arasındaki o tuhaf geçişkenlikle karşı karşıyayız. Baktığımız, herhangi bir kitabın sırtı değildir. Yaşamımıza dokunan, kaderimize fısıldayan, hadi açıkça itiraf edelim, bizim bir parçamıza dönüşen cümleler durmaktadır orada artık.

Kitapla Aramıza Kitap

Girer mi?

Kitapların insan üzerinde bir diğer çarpık etkisini, sahiplik duygusunun ihtirasa dönüştüğü noktada görürüz ki buna da bir çeşit okuma tuzağı demememiz için bir neden yok. Osmanlı’nın önemli kültür adamlarından Necip Asım’ın 1893 yılında neşrettiği Kitap adlı eseri, kitap deliliği üzerine hayli eğlenceli bilgilerle doludur. Necip Asım, kitap tutkunlarını ikiye ayırır: Muhibban-ı kütüp ve mecânin-i kütüp. Kitapsever anlamına gelen muhibban-ı kütüp modern ifadesiyle bibliyofile; kitap delisi demek olan mecanin-i kütüp ise bibliyomana tekabül eder. İlki, inceleme ve ihtisas için kitap edinirken ikincisi, sahip olmanın ve biriktirmenin hazzıyla davranır. Kitap delilerinin pul biriktirenlerden farkı yoktur. Kitabın içeriğinden çok maddi değerine ve nadir oluşuna bakarlar. Necip Asım’a göre kitapseverler duygularını kontrol edemez ve ifrata vardırırsa kitap delisi olma tehlikesiyle karşı karşıya kalırlar. Osmanlı kitap muhiplerinden örnek verirken Katip Çelebi ile Ahmet Vefik Paşa’dan söz eden Necip Asım, kitap delilerine genelde Batı’dan misal getirir. Kitaplar arttıkça kitap delilerinin de çoğaldığını, bu kimselerin kimseye kitap vermediklerini, kitap biriktirirken paralarını saçıp savurmaktan ve hatta şiddetten geri durmadıklarını söyler. Okuma yazma bilmediği hâlde elli binin üzerinde cilde malik kontlardan, kitap hırsızlığı yüzünden hapis yatmış lortlardan örnekler verir. Hatta Barcelonalı bir kitapçının, tek nüsha kaldığı zannedilen bir kitap yüzünden müzayedede refikini öldürdüğünü anlatır. (Necib Asım, Kitap, Haz. Ali Yıldız, İstanbul: Büyüyenay, 2012, s. 129-131.)

Kitabın nesne olarak okuma tuzağına dönüşmesi neresinden bakarsak bakalım acıklı bir hikâyedir. Donmuş denizi parçalamak için elimize aldığımız baltayı müzelik eşya gibi takıntılı bir koruma dürtüsünden oluşan fanusa hapsetmek gülünçtür. Zarfı birinci sıraya koymanın, mazrufu ikinci sıraya koymak anlamına geleceğini hiçbir zaman unutmamalıyız. Ama yaşadığımız gösteri çağında, kitaplı kahveli sosyal medya paylaşımlarında kitapların aksesuar derecesine indirildiğini gördükten sonra Necip Asım’ın kitap delilerini saygıyla anmamak işten bile değil. Kitapla okur arasındaki işlevsel zemin kaybolup onun yerini muhteris veya gösteriye dayalı bir zemin aldığında, kitabın özüyle aramıza zaten mesafe girmiştir. Oysa kitaplar, insanlık tarihinin, hem dış çizgilerini hem iç çizgilerini barındırması bakımından soyumuzun hafızasıdır. “Kitap, kâinata açılan kapı. Ruh, yazının icadından sonra ölümsüzleşti.” demişti Cemil Meriç ve eklemişti: “Ehramlar ahmak taş yığını. Granit homurdanır, mermer gülümser. Yalnız kitap konuşur. İnsanı kertenkele olmaktan kurtaran, soyumuzun hafızası.” (Jurnal 1, Cemil Meriç, Bu Ülke, İstanbul: İletişim, 1992, s. 290.) İnsanın, kendi soyunun hafızasıyla arasına hiçbir duvarın girmesine müsaade etmemesi gerekir. Velev ki o duvarın tuğlaları kitaplardan olsun.