Makale

ÇERDEN ÇÖPTEN MESELELER

ÇERDEN ÇÖPTEN MESELELER

Zeynep DEMİR

Sene 1940… Büyükbabam dünyaevine girdikten sadece altı ay sonra askere çağırılmış. O kıtlık yıllarında ardında gebe bir eş, kerpiçten iki göz ev ve keçeden yapılmış bir takım elbise bırakmış. İnsanın terekesi takım elbise olur mu, demeyin. O vakitler erkek adama bir sünnetinde bir de damat olurken takım diktirilebilirmiş, o da ailenin buna gücü yeterse tabii. Pek çoğu ya babasının ya büyük ağabeyinin eski takımına mirasçı olurmuş. Büyükbabam, eşi zor durumda kalırsa satıp ihtiyaçlarını tedarik etmesi için bir ata lira sıkıştırmış avucuna. Ardından eklemiş, “Eğer,” demiş, gidip de dönemezsem sandıktaki takımı evladım doğana kadar saklayasın, oğul olursa büyüdüğünde giysin, beni yâd etsin, kız olursa o takım küçük kardeşim Hasan’ın hakkıdır.”

Dedem askerden sağ salim dönmüş, evde eşi ve kızı karşılamış onu. Sekiz yıl daha giymiş keçe takımı, ardından kardeşine bırakmış. Keçe takımın hikâyesi burada da bitmiyor. Karlı bir kış mevsimi damın su almasıyla sandıktaki takımlar, kat kat döşekler küfleniyor. Bizim hikâyemizin kahramanı keçe takım da nasibini alıyor küften. Yine de kıymetini kaybetmiyor. Yıkanıp paklanıyor. Öyle küflendi diye kat kat elbiseleri ziyan edecek zamanlar değil zira. Fakat birkaç yıl sonra göğsünü kurt vurunca delik deşik oluyor. İşte o zaman tarlanın yolu gözüküyor aile mirasına. Tarlada ne işi var demeyin. Korkuluk da yeni elbise bekler. Yıllarca korkuluğu sarıyor keçe takımdan geriye kalan çullar. Güneşin, yağmurun, karın altında bana mısın demiyor. Lime lime oluyor, toprağa karışıyor en sonunda.

İşte bu yüzden öyle şehirlerdeki gibi çöp konteynırlarına rastlamıyordunuz eskiden köylerde. Bir takım elbise, birkaç âdemin gönlünü şenlendirmeden, ardından farklı işlerde görevini hakkıyla ifa etmeden karışmıyordu toprağa. Bir çalı süpürgesi önce evi temizlerdi. Biraz hırpalanınca kapı önüne çıkardı. Sapları çatır çatır dökülüp güdük kalınca da kümese baş tacı edilirdi. En sonunda o da samanların arasına karışır giderdi. Çöp olmazdı hiçbir şey. Değişirdi, dönüşürdü, nihayetinde aslına kavuşurdu. Her şey topraktan gelmemiş miydi hem, elbette sonunda yine toprağa gidecekti. Çerden çöpten mesele çıkmazdı. Hem soba dediğin ne için vardı? Ateş her şeyi küle döndürür, kül kapıya dökülür, toprağa karışır. Çöp sorunu sorun olmaktan çıkardı.

Geri dönüşüm bilmezdi hane sakinleri. Zaten eşyalar dönüşe dönüşe kendi yolunu çizerdi. Plastiğin namı alıp yürümemişti henüz. İnsanların yiyeceklerini sakladıkları da en az o besinler kadar doğaldı. Bakır kazanlar, toprak testiler, hâliniz vaktiniz yerindeyse de öyle günlük kullanmaya kıyamadığınız, büfenizde arzıendam eden porselenler…

Kimsenin ağzı kilitli çöp poşetlerinden haberi yoktu geçmiş yıllarda. İçilen çayların ardından demlikler ağaç diplerine boca edilirdi. Kompost nedir bilmezdi eskiler ama yumurta kabukları, meyve artıkları doğal yoldan toprağı beslerdi. Mevsim yazsa kavun karpuz kabuklarıyla ahırdaki büyük başlar bayram eder; kışın portakalın, limonun kabuğu soba üstünde çıtırdar, is kokusunu bastırır, etrafa turunç kokuları saçardı.

Zaman değişti. Kentlerin, köylere caka sattığı yıllar geride kaldı. Artık tüketim nerede olursanız olun gelip kapınızı çalıyor. İsraf kültürü sadece nüfusun yoğun olduğu büyük şehirlerde etkin değil, bütün gücüyle kırsalı da ele geçirmeye yelteniyor. Reklamlar, pazarlama stratejileri, arz talep denklemleri mekân faktörünü aradan çekip çıkardı. Nerede yaşadığınızın bir önemi yok. Artık önemli olan sizin ne istediğiniz. Yahut size ihtiyaç olarak sunulan ürünlerden hangisini seçtiğiniz. Ardından gelsin yeni devrin mottoları. Eskidi mi at gitsin; kırıldı mı, durma yenile; modası mı geçti, gönder çöpe…

Şimdilerde sadece şehirlerde değil memleketin en ücra köşelerinde, dağ köylerinde, yaylalarda dahi görüyoruz çöp konteynırlarını. Koca demir bir kütle homurdana homurdana memleketi bir baştan bir başa dolaşıyor. Obur karnını plastikle, çer çöple dolduruyor. Eskiden olsa görev yerini hiç yüksünmeden değiştirecek onca eşya, ufacık bir kırık dökükte kendini çöpte buluyor. Yedikleri koca ağzından taşan o koca konteynırlar sabırsızlıkla çöp arabalarını bekliyorlar. Midelerine doldukları onca şeyi bulamaç hâlinde o arabalara kusup hiç olmazsa birkaç günlüğüne rahatlıyorlar. Çer çöp meselesi böyle bitmiyor tabii. O kamyonlar tıslaya tıslaya yolları aşıp koca koca çöp dağlarına ulaşıyor. Kendi atıklarımızla âdeta Erciyes’e, Toroslara nazire yapıyor, çerden çöpten yapma dağları dikiyoruz yeryüzüne.

Hani şehirde uzun zamandır kaptırmıştık kendimizi bu kısır döngüye de… Biraz da mahcuptuk hem doğaya hem insanlığa. Hatamızla yüzleşecek bu tüketime bir dur diyecektik. Tam biz geri dönüşümdü, komposttu, sıfır atıktı derken, aklımızı başımıza devşirecekken taşranın da doğallığını yitirdiğini gördük. Artık çerden çöpten meselelerimiz var. Köy demeden şehir demeden gezen, sokak başlarını mesken tutan konteynırlarımız var.