Makale

IRKÇILIĞIN YENİ MASKESİ: İSLAMOFOBİ

IRKÇILIĞIN YENİ MASKESİ: İSLAMOFOBİ

Prof. Dr. Adnan Bülent Baloğlu

“ANNE, NEDEN
İSA BEYAZ TENLİ,
SARI SAÇLI VE MAVİ GÖZLÜ?”

Parkinson hastalığı nedeniyle 74 yaşında hayata veda eden Müslüman boksör Muhammed Ali, bir röportajında tarihin sayfalarına şu ibretlik sözleriyle kayıt düşer: “Anneme hep sorardım, her şey nasıl beyaz oluyor, neden İsa beyaz, sarı saçlı ve mavi gözlü? Neden Tanrı’nın akşam yemeğindekiler hep beyaz? Neden Papa, Meryem ve hatta melekler hep beyaz? Neden meleklerin yediği beyaz kek oluyor da şeytanın yediği çikolata renkli kek oluyor? Neden devlet başkanı Beyaz Saray’da yaşıyor? Merak ettim, Mery’nin küçük kuzusunun ayakları beyaz, kar gibi bembeyazdı. Her şey beyazdı. Santa Claus (Noel Baba) beyazdı. Kötü ve çirkin olanlar ise siyahtı. Küçük Çirkin Ördek Yavrusu siyah bir ördekti. Siyah kedi kötü şans demekti. Sonra bir şeylerin yanlış gittiğinin farkına vardım. Ben Amerika’yım! Senin tanımadığın bir parçasıyım ama bana da alış. Siyah, güvenilir ve kendinden emin biriyim. Benim adım, dinim, senin alıştığından farklı ama işte ben benim, bana alış!”

Merhum boksör, siyah teni yüzünden kendisini ve beyaz olmayan diğer insanları adam yerine koymayan ülkesinin ırkçı beyazlarına sesleniyordu. Onun gibi renkli tenlilere “siyasi yapıyı ve toplumsal dokuyu kirleten ve pisleten kirli düşman” muamelesi yapan kibir abidesi ırkçıların Muhammed Ali’yi ciddiye aldıklarını sanmıyorum. Ama olsun, Ali büyük bir medeni cesaretle o ırkçıların gözlerinin içine bakarak tüm dünyaya bir insanlık dersi vermişti. Allah, boks dünyasının bu gelmiş geçmiş en büyük ismine engin rahmetiyle muamele eylesin, mekânı cennet olsun.

Konuya böyle girdim, çünkü bu ırkçı zihniyet 20. yüzyıl Avrupa’sında vebalı muamelesi yaptığı Yahudilerin ve çingenelerin yerine şimdi bir güvenlik ve düzen tehdidi olarak gördüğü Müslümanları oturttu. Adına İslamofobi dediği kavramla da ırkçılığın tarihinde yeni bir sayfa daha açmış oldu. Arada tek tük itiraz eden olsa da İslamofobi ile ırkçılık aynı kaptan besleniyor. Her iki olguyu da Batı sömürgeciliği üzerinden okumak daha anlamlı olacaktır. Irkçı beyazlar, kendi suratlarına Muhammed Ali gibi cesurca haykıran siyahları hiç ama hiç sevmezler, hele bir de Müslüman’sa nefretleri katmerlenir. Bu ırkçıların gözünde onun gibiler, ekonomi ve siyaset profesörü Mark Neocleous’un tasvir ettiği üzere, vaktiyle tarlalarda zorla çalıştırdıkları, çalışma yükünün altında ezdikleri, acımasızca kırbaçladıkları, tatsız tuzsuz yemeklerle -tabii adına yemek denirse- bir “yük hayvanı” muamelesi yaptıkları kölelerinin (M. Neocleous, Evrensel Hasım, Çev. B. S. Aydaş, İstanbul: Nota Bene Yay., 2016, s. 81.) had, sınır tanımaz “geveze” torunlarıydı. Muhammed Ali gibiler ise yerlerinden, yurtlarından zorla söküp gemilere balık istifi doldurup Batı’ya kaçırdıkları, köleleştirerek hayatlarını, hayallerini çaldıkları milyonlarca bahtsız Afrikalının torunlarıydı. Nasıl sevsinler ki, onlar içlerinde yaşasa da kökleri dışarıda olanlardı.

Hiyerarşik Setler

İslamofobi, ırkçılık ve yabancı düşmanlığı el ele yürüyor ve bunlar, kendini “medeni”, başkalarını “barbar” olarak tanımlayan her yerde, Amerika kıtasından Avustralya kıtasına kadar her yerde birbirinden besleniyor. “Müslüman göçmenler” tabiri Müslümanlara yönelik nefret sebebiyle artık etnisite kavramı çerçevesinde işlem görüyor. Irkçı güdüyle uyduruk bir İslam ve Müslüman korkusu -nefreti demek daha doğru olur- körükleyenler, bunun tohumlarını her yere serpmeyi başardılar. Küçücük bir ülke olan Yeni Zelanda’da bile bu zehirli karışımın nasıl bir insanlık trajedisi meydana getirebileceğini dehşetle hem de canlı yayınla izlemedik mi? Irkçı damar için kategorik ayrımlar vardır. Onun bir “bizim takım” dediği çevresindekiler, bir de “rakip takım” dediği din, dil, ırk, kültür farklılığı sebebiyle dairenin dışına fırlattığı düşmanları vardır. İkisi arasına aşılmaz bir hiyerarşik duvar örer. Düşman kavramı üzerinden basmakalıp fikirler geliştirir. İkisinin birbirine karışmaması gerekir. Toplumu bu hiyerarşi penceresinden görmeye başlar. Güçlü, akıllı, kabiliyetli, yetkili olan kendisidir; oyunun tüm kurallarını kendisi belirler. Bütün bir sistem onun amaç ve çıkarlarına hizmet etmelidir; bunun için varsa vardır, yoksa yok mesabesindedir. Aklına eseni yapar ve kimseye hesap vermek mecburiyetinde değildir. Düşman konumuna oturttuğu rakibini bütün özelliklerinizden soyar, sıradan bir grubun sıradan bir üyesine indirger. Onu hakları ve özgürlükleri olan bir fert olarak görmez.

Bu ırkçının gözünde İslam bir din değil, ideolojidir; bu ideolojinin olduğu her yerde ise savaş, terör, radikalizm, şiddet, baskı ve kriz vardır. Bunu söyleyenlerden biri de Alman ırkçı parti AfD. Bu parti “İslam düşmanı” damgası yememek için İslam karşıtlığında yeni bir taktik uyguluyor. Bakın ne diyor bu ırkçı İslam düşmanları: “Efendim bizim yaptığımız, ifade özgürlüğü kapsamında din eleştirisi yapmak. İslam ise bir din değil, bir ideoloji, çünkü din ile siyaset arasını ayırmıyor. Bu tür bir ideoloji anayasa ile çelişiyor. İslami yönetimi sembolize eden minareler de yasaklanmalı, çünkü müezzin ‘Allah’tan başka ilah yok.’ çağrısı yapıyor.” Parti böylece anayasada suç olan ırkçı suçlamasından kendisini sıyırdığını düşünüyor. Ateşli İslamofobi yanlısı partinin bu ırkçı tavrına içeriden muhalif sesler de var elbette ve onlara göre, ırkçı partinin yaptığı şey kesinlikle bir din eleştirisi değil, bilakis Müslümanlara aba altından sopa göstermek, onları taciz etmek. (“Where Does Religious Criticism End and Islamophobia Begin?” Qantara.de, 11.12.2020)

Kültürel Cehalet ve İslamofobi

İslamofobik ırkçılığın bir türü daha var ve o da Müslümanlık dediği, daha doğrusu ön yargılarla besleyip Müslümanlık olarak algıladığı şeyi (Muslimness) hedef tahtasına oturtuyor. Bunu Müslümanlığı kamusal alanda görünür kılan şeylere olan düşmanlık şeklinde tanımlayabiliriz; mesela minare, hilâl, başörtüsü düşmanlığı gibi. Buradaki nefret, İslam veya Müslümanlar hakkındaki yarım yamalak bilgiden veya kör cahillikten kaynaklanıyor. Bu dinî ve kültürel cehalet kaynaklı nefret tipi, bazen kendini öyle rezil eder ki mesela başında türbanıyla gezen bir Sih’i bile Müslüman zanneder. Bu cahiller Müslüman olanla olmayan arasındaki dinî ve kültürel ayrımı bilmezler. Hedefleri, “Müslüman” olarak belledikleri ama ayrımını yapamadıkları, aralarındaki farkları keşfedemedikleri etnik, kültürel ve dinsel yabancılardır. Onlar için Müslüman, bir şamar oğlanıdır. Dememiz o ki İslam ve Müslüman karşıtı ırkçılık ile İslam ve Müslümanlar hakkındaki kültürel ön yargılar ve cehalet birbirini besliyor. Hani bizde bir deyim var ya “Her sakallıyı deden sanma!”, işte tam da onun gibi bir şey. Her gördükleri sakallıyı dedeleri sanan cahillerin bilinçaltına yapışmış paslı ön yargılarını temizlemek öyle sanıldığı kadar kolay değil.

Batı’da aşırı sağın yükselişiyle birlikte tırmanışa geçen İslamofobi kuruntusu, gerçekte uç uca eklenen bir dizi küresel gelişmenin sebep olduğu krizlerin sebebinin yanlış adreste aranmasıdır. Gelir dağılımı bozukluklarıyla artan ekonomik eşitsizlik, yoksullaşma ve işsizlik; tarih, kültür ve kimlik algısında yaşanan kırılma ve erozyon; savaş, terör, kıtlık ve benzeri sebeplerle kritik eşiği aşan uluslararası göç dalgalarıyla birlikte iç dengelerin bozulması; sosyal güvenlik ve gelecek endişesi; Avrupa ve Hristiyanlık değerlerinde yaşanan yozlaşma, tahribat vb. gibi esasen küresel kapitalist ekonomik sistemden kaynaklanan olumsuzlukların kaynağı olarak ülkedeki yabancıları ve özellikle de Müslümanları hedef göstermek Avrupa’daki aşırı sağ partilerin hemen hemen ortak politikasıdır (H. Kürşad Aslan, “Aşırı Sağın Yükselişi: Resme Küresel Perspektiften Bakmak”, Muhafazakâr Düşünce Dergisi, [XIV, 2018], sa.18, s. 47-70).

Bu gelişmelere paralel olarak, düşünce kuruluşu SETA, yayımladığı 2018 Avrupa İslamofobi Raporu’nda Avrupa’da İslamofobik hadiselerin yükselişe geçtiğine dikkat çeker. Rapora göre, bu durum sadece Müslümanları değil, aynı zamanda Avrupa’nın güvenlik ve huzurunu hedef alan bir tehdittir. Müslüman karşıtı ırkçılığın yeniden üretilmesinde ve normalleştirilmesinde önemli rolü üstlenen ise her zaman olduğu gibi Batılı medyadır. Raporun bir tespiti de İslam’a ve Müslümanlara yönelik nefretin yayılmasında internetin de küçümsenmeyecek bir pay sahibi olmasıdır. Raporda Müslümanların Avrupa’daki aşırı sağ fanatizminin kurbanları arasında ilk sırayı işgal ettiği özellikle vurgulanır (Avrupa İslamofobi Raporu 2018 – SETA).

Sadede gelelim. Dünyayı kendi çiftliği gibi görenlerle onlara direnenler arasındaki mücadele, şartlar eşit olmasa da sürüyor ve sürmeye devam edecek. Muhammed Ali’nin soruları cevabı zor sorular. Hz. İsa’yı beşer-peygamber konumundan Tanrılığa terfi ettiren bir kültürün yeryüzü hiyerarşisindeki konumu da tepede olmaktır. Bu kesinlikle sorgulanamaz ve değiştirilemez olup bir yeryüzü tabusu mesabesindedir. Diğer taraftan, Filistin topraklarında doğan muhtemelen buğday ya da esmer tenli -ama kesinlikle beyaz tenli değil-, kumral ya da siyah saçlı -ama kesinlikle sarı saçlı değil- kahverengi, ela ya da siyah gözlü -ama kesinlikle mavi değil- nasıl olup da inanılmaz bir fizyolojik değişim geçirdiğinin cevabını da bu kendini beğenmiş kültürün genlerinde aramak gerekecektir.

Bu dayatmacı kültür sizinle ilgili kavramları da belirler, sonra dayatır, kabul ettirir ve tartıştırır. Siz artık yarı mesainizi kendinizi aklamakla harcarsınız. Tıpkı bizim İslamofobi kavramını tartıştığımız gibi.

Ne demişler, “Bir deli kuyuya taş atar, kırk akıllı çıkaramaz.”