Makale

BENİM HİKÂYEM

BENİM HİKÂYEM

Nur Sema İNCEDAĞ
İzmir Çeşme Vaizi

Dünyanın en kısa hikâyesi Ernest Hemingway’e atfedilir ve rivayete göre Hemingway, bunu bir öğle yemeğinde arkadaşlarıyla 6 kelimelik bir hikâye yazabileceğine dair girdiği iddia sonucu yazmıştır: “For sale: Baby shose, never worn.”

“Satılık: Bebek ayakkabısı.

Hiç giyilmedi.”

Yaşayan her insanın büyük küçük mutlaka bir hikâyesi vardır.

Kim usta, kim çırak, kim tecrübeli, kim acemi, kim öğrenci, kim öğretmen? Bu soruların cevabı zaman içerisinde yaşananlarla ortaya çıkıyordu. Kur’an kursu öğreticiliği yapmaya başladığım ve “Artık tamam, acemiliğimi attım.” demeye başladığım bir dönemdeydim. Sabahları sınıfıma girerken daha bir kendimden emin daha bir kararlıydım. Lakin bu kendimden emin ve kendimi mesleki olarak olgunlaşmış görmeye başladığım dönem yeni soruları da hediye ediyordu bana. Ne olacaktı zaman geçtikçe ne ile karşılaşılacak, kimlerle tanışacaktım, heyecanımı kaybedecek miydim? Heyecanla bismillah dediğim bu kutsal göreve başlangıcın ardından “bed-i besmele” anındaki heyecanın gerisinde mi kalacaktım? Tüm bu sorularla tanış olduğum günlerde ilçe müftülüğümüzden gelen bir telefonla her anının meçhule giden bir yolculuk olduğu bu girift hayatta yeni bir yolculuk başlıyordu benim için. Yaş ve eğitim düzeyi olarak birbirine yakın ama öğrenim gördükleri alanlar itibarıyla çok farklı bir öğrenci grubum olacaktı. Bu gençler anne babalarının umudu, memleketin geleceği üniversite öğrencilerimizdi. Onlar geleceğin doktorları, öğretmenleri, mühendisleri ama en önemlisi “toplumun temel taşı” anneleriydiler.

İlk heyecanımı üzerimden atmıştım. Şimdiye kadarki tecrübem yetişkin anneler üzerine idi. Genç nesil ile iletişim noktasında yeni neslin iletişim kanallarının kuşak farkından dolayı çeşitliliğinin farkında idim. Konuyla ilgili birkaç kitap temin edip okuduğumda son yılların en yaygın söylemlerinden olan “Z kuşağı” kavramı ile karşılaştım. Aslında yabancı değildik bu kavrama ama uygulamaya gelince insan sormadan edemiyordu kendine. Neydi bu Z kuşağı? Z kuşağı mensupları da bizim gibi mi düşünür? Hayata nasıl bakar? Beni anlar mı? Ya da en önemlisi ben onları anlar mıyım? Tüm bu sorularla geçen birkaç günün ardından KYK yurduna müdire hanımla görüşmeye gitmiştim. İlk karşılaşma ve tanışmanın ardından 25 kişilik bir öğrenci grubumun olacağını öğrendim. 25 farklı birey, farklı meslek mensubu, farklı fikir sahibi bir zenginlik ve cennet vatanımın farklı yerlerinden gelen 25 farklı kardeşim, arkadaşım. İlk ders zamanı gelmiş ve öğrencilerimle tanışmıştım. Hepsi de kalplerinin güzelliği yüzlerine yansımış pırıl pırıl gençlerdi.

Bana tevdi edilen görev Kur’an-ı Kerim okumayı öğretmekti. Öğrencilerimle temelde bu hedefle bir araya geliyorduk. Kısa zaman içerisinde gördüm ki bazı öğrencilerim çok farklıydı. Daha önce dinî konularda yeterli eğitim alamamış ve kafasındaki sorularına cevap arayan öğrencilerim de vardı. Belki de asıl olan bu gençlerimizin sorularına verilecek cevaplarla kazanılacak gönüllerdi. Sorumluluğumun farkındaydım ve sorulara verilecek cevaplarda, ilk defa karşılaştıkları bir hoca olma ihtimaline binaen çok daha dikkatli olmalıydım.

Derslerimiz bu minvalde devam ederken gelen sorulardan birisi şöyleydi: “Hocam, nasıl iyi insan olunur? Hayat tarzımız nasıl olmalı?” Sırf bu soruya verilecek cevapla bile kazanılma ya da kaybedilme ihtimali olan genç kardeşimin gözlerine baktım. İnsanların en hayırlısı olan Peygamber Efendimizin (s.a.s.) yaşamından örneklerle cevaplamaya çalıştım sorusunu. Lakin kitaplarda yazanı aktarmanın ötesine geçmek gerekirdi. Çünkü gençlik dönemi insanın, duygu ve düşüncelerini dengeleyerek yürüyebileceği en doğru yolu seçme dönemiydi.

Ders saatlerimizin verimli geçmesinin yanında ders dışında da öğrencilerimizle irtibatımız kuvvetlenmişti. İçinde bulunduğumuz ramazan-ı şerifin bereketinden de istifade etmemek olmazdı. Bir gün öğrencilerimi iftara davet ettim. Şehrimizin yöresel yemeklerinden hazırlamış olduğum mütevazı bir iftar sofrasında bir daha belki hiç karşılaşmayacağım kardeşlerimle âdeta cennetten bir gün yaşamıştık.

Bu sefer davet etme sırası öğrencimdeydi anlaşılan. Farklı bir şehirden fen bilgisi öğretmenliği okumak ve Erciyes Dağı’nın buz gibi sularından içmek için gelmişti şehrimize. Fakültelerinde yapacakları “Fen ve Bilim” sergisinin davetiyesiydi bana uzattığı. “Hocam!” dedi, gözlerime bakarak. “Ben burada gurbetteyim. Ailem, akrabam yok. Sizi ailem olarak davet ediyorum. Ancak siz varsınız burada aile bildiğim. Beni yalnız bırakmazsanız çok sevinirim.” dedi, masum ve utangaç hâliyle. Cevabı belli bir soru olmuştu artık. İnşallah orada olacağım deyip davetiyeyi aldım. Sergi günü geldiğinde eşim ve iki çocuğumla birlikte Erciyes Üniversitesi Eğitim Fakültesindeydik. Bizi kapıda karşılayan öğrencim sevinçle sergiyi tanıttı. Hocaları ve arkadaşlarına beni Kur’an öğretmeni olarak tanıtsa da sanki “İşte, benim ailem de burada.” der gibiydi. Hocası, onun ailesi değil de Kur’an öğretmeni olduğumu öğrendiğinde şaşkınlığını memnuniyetle ifade ettikten sonra yaşanan bu hikâyeyi çocuksu bakışlarıyla anlamaya çalışan oğlumun elinden tutup sergiyi bizzat gezdirmişti. Gurbette ailesinden uzak kalmış bir öğrenci kardeşimin gözlerindeki o mutluluğu gördüğümde hikâyenin başında ifade etmeye çalıştığım sorumluluğu kısmen de olsa yerine getirmenin huzurunu hissetmiştim. Aile fertlerimizden birinin düzenlediği etkinliğe katılmış olmanın huzuru ile evimize dönmüştük âdeta.

Aradan geçen yaklaşık iki yılın ardından gelen bir video mesajla nasıl mutlu olduğumu, sanırım burada kelimelerle ifade etmek pek mümkün değil. Sergisine katıldığım öğrencimden gelen bir mesajdı. Artık bir öğretmen olmuş ve öğrencilerine bizlerden bahsetmiş, beni örnek göstermiş. Sonrasında tüm sınıf hep bir ağızdan öğretmenler günümü kutlamış. Cıvıl cıvıl, gözlerinin içi gülen, geleceğimiz olan çocuklarla yüzümü güldürdü; dünün öğrencisi, bugünün öğretmeni. Kur’an’ın hikmetiyle kalplerimize konan ve bizi birbirimize bağlayan sevgiydi işin özü.

Yazımızın başındaki altı kelimelik dünyanın en kısa hikâyesi nasıl ki bize bir şeyler anlatıyorsa aslında herkesin hayatında belki de daha az kelimeler ile anlatılan hikâyeler vardır. Dünyanın en kısa hikâyesinin aksine benim hikâyem sergi salonlarının duvarları arasına sıkışıp kalmamış, duygularla yazılan ve hatta yazılmaya devam eden upuzun bir hikâye idi. Karanlıkta kalmamak, elimizden geldiğince ışık olmak için her yeni güne, her yeni hikâyelere vira bismillah…