Makale

KELAMIN BÜYÜSÜ

KELAMIN BÜYÜSÜ

Ayşeli POLAT
Isparta Vaizi

Cenab-ı Hak kâinatı yaratırken insana “Eşref-i Mahlûkat” olarak apayrı bir kıymet vermiş, onu “yeryüzünü imar etme” gibi bir vazife ile tavzif etmiştir. Bu vazife, insanın yeryüzünü hem maddi planda hem de manevi planda imarı şeklinde tezahür ederse hakkıyla yerine getirilmiş olur. Bu imar süreci, insanın nefsinden başlayarak halkayı genişletmesiyle devam eden uzun bir süreçtir. Zira nefsini imar edemeyen, kâinatı da imar edemez. Nefsin ve kâinatın imarı; insanı diğer mahlukattan ayıran düşünme, karar verme, konuşma ve yaratılan her şeyle münasebet hâlinde olma gibi değerlerin ikame edilmesiyle mümkündür. Bu değerlerin içinde en mühimi, belki de olmazsa olmazı söz söylemektir. Söz söylemek, Allah’ın insana bahşettiği en büyük nimetlerden biridir. Zira insan söz söyleyerek hayatını idame ettirebilir, derdini ifade edebilir.

Sözün ehemmiyetini idrak etmek için gelin bir yolculuğa çıkalım. Bu yolculukta, söz ile alakalı duraklarda nefeslenelim ve kelamın Hak katındaki kadr-ü kıymetini bizzat müşahede edelim.

Öncelikle yaratılışımız “kün feyekûn” sözü ile gerçekleşmiş. Sonra “vahiy” dediğimiz bir söz ile Rabb’e muhatap kılınmışız. Rabbimiz, Âdem’e esmayı, insana beyanı öğretmiş ve insanı söylememesi gerekirken söylediklerinden, söylemesi gerekirken söylemediklerinden hesaba çekeceğini ifade buyurmuş. Bütün peygamberler tebliğ vazifesini söz ile yerine getirmişler. İşte bu yüzden söz söylemek, sorumluluk gerektiren bir fiil olarak tebarüz etmiş. Bu sorumluluğun bilincinde olan, ağzını ve sözünü disipline etmeyi başarabilmiş insan, ağzından çıkan her kelime ile âlây-ı illiyyine çıkabildiği gibi; bu bilinçten uzak bir hayat süren, ağzına geleni ölçmeden, tartmadan söyleyen insan da söylediği her kelime ile esfel-i sâfiline düşebilir.

Dil, zahiren ufacık bir et parçasından ibaret olmasına karşılık; gördüğü işler itibarıyla küfre ve imana mahal, taat ve isyana sebep, harika bir organdır. Atalarımız “el-lisânü veznü’l-insan” yani “dil insanın terazisidir” demişler. Bugün kullandığımız “üslûb-i beyan ayniyle insan” sözü de, bir insanın ifade tarzının onun nasıl biri olduğunu gösteren en belirleyici vasıf olduğunu ifade eder. “Kelâmından olur zâhir kişinin kendi mikdârı.” sözü, insanın değerini onun sözlerinin belirlediğini anlatır. Hz. Ali’nin “İnsan, dilinin altında gizlidir.” sözü de, insanın kimliğini, kişiliğini anlamanın en kestirme yolunun söylediği sözlere bakmak olduğunu izah eder.

Söz, sadece ağızdan çıkan harflerden ibaret değildir. Bilakis insanın iç dünyasını inşa eden duyguların ses olarak ete kemiğe bürünmüş hâlidir. Öylesine mühimdir ki bir insan tek bir kelime ile “mümin” , tek bir kelime ile de kâfir olabilir. Aynı şekilde Kur’an, inananların sözünü “semi’na ve eta’na” (işittik ve itaat ettik), inanmayanların sözünü ise “semi’na ve ‘asayna” (işittik ve isyan ettik) şeklinde ifade buyurmuştur.

Sözün öyle bir büyüsü vardır ki insan bir tek sözüyle kalp kırabildiği gibi bir tek sözüyle kalbe taht kurabilir. Hakkı ve sabrı tavsiye eden bir söz, buhran içindeki bir gönlü ferahlattığı gibi alay ve hakaret içeren bir söz, nazargâh-ı ilahi olan kalbi paramparça edebilir. Müjde veren bir söz, dünyayı cennete çevirdiği gibi yeise kapı aralayan bir söz, en mutlu kişiyi karamsarlığa sürükleyebilir. Yunus Emre ne güzel söylemiş:

Sözünü bilen kişinin, yüzünü ak ede bir söz

Sözü pişirip diyenin, işini sağ ede bir söz

Söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı

Söz ola ağulu aşı, balıla yağ ede bir söz

Kişi bile söz demini, demeye sözün kemini

Bu cihan cehennemini sekiz uçmağ ede bir söz.

Söz mühimdir… Şeytanın iğvasıyla Cenab-ı Hakk’ın emrine muhalefet eden, bu yüzden cennetten çıkarılıp dünyaya gönderilen Âdem (a.s.) ile Havva validemizi affa mazhar kılan, “Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan, mutlaka ziyan edenlerden oluruz.” (Araf, 7/23.) sözü değil midir?

İlahi emir olmadan kavmini terk eden Hz. Yunus’u, karanlık bir gecede, fırtınalı denizde balığın karnından kurtaran sır; denizin derinliklerinde çaresizce söylediği “Senden başka hiçbir ilah yoktur. Seni bütün noksanlıklardan tenzih ederim. Gerçekten ben haksızlık edenlerden oldum.” (Enbiya, 21/87.) sözü değil midir?

Hira’da aldığı ilahi mesajın mesuliyetiyle yüreği titreyerek korku içinde evine dönen Allah Resulü’nün yüreğini ferahlatan, Hz. Hatice’nin “Hayır, Allah’a yemin ederim ki Allah seni asla utandırmaz. Çünkü sen akrabana bakarsın, işini görmekten aciz olanların yüklerini çekersin, yoksula verir, hiçbir şeyi olmayana bağışta bulunursun, misafiri ağırlarsın, bir felakete uğrayana yardım edersin.” sözü değil midir?

Yirmi yıldan beri Allah Resulü’ne zulmeden; boykotla, işkenceyle, savaşla, mallarını imha ile dinini yaymasına engel olan; bu yüzden Mekke fethedildiğinde endişeli bakışlarla utanç içinde Allah Resulü’nün ağzından çıkacak sözlere odaklanan Mekkelilerin yüreğine su serpen, Rahmet Peygamberi’nin “Bugün hiçbir şeyden sorguya çekilmeyeceksiniz. Gidiniz, hepiniz hürsünüz.” sözü değil midir?

Huneyn dönüşünde Bilal’in (r.a.) eteğindeki gümüşleri avuç avuç insanlara dağıtan Peygamber’i mahzun eden, yanına gelen adamın “Ey Muhammed! Adil ol!” sözü değil midir?

“Sen aşiretinden en yakınlarını uyar.” ayeti nazil olunca Safa tepesine çıkıp “Ey güzel yüzlüler!” diye seslenen, “Ey Abdulmuttalip oğulları, ey Fihr oğulları, şu dağın yamacında atlılar olduğunu söylesem bana inanır mısınız?” diye sorup “Evet” cevabını alınca, “Ben sizi o saatin (kıyametin) öncesinde uyaran kişiyim.” buyuran nebiler nebisini hüzne gark eden, Ebu Leheb’in “Elin kurusun, bizi bunun için mi çağırdın?” sözü değil midir?

Hz. Aişe’nin, hayatında karşılaştığı en talihsiz olaylardan biri olan “ifk hadisesi” ve akabinde geçirdiği sıkıntılı günler, birkaç kendini bilmezin iftira ve dedikoduları yüzünden yaşanmadı mı? Hz. Yusuf’u senelerce zindana hapseden, Züleyha’nın tek bir sözü değil miydi? Mekkeli Müşriklerin Bilal’e işkence uygulamasının, Yasir ve Sümeyye’yi şehit etmesinin sebebi, ağızlardan dökülen tevhid sözü değil miydi? Bu yönüyle kelamın apayrı bir büyüsü vardır.

Rabbimiz, Efendimiz’e hitaben, “Kullarıma söyle, sözün en güzelini söylesinler. (Aksi hâlde) şeytan aralarını bozar. Şüphesiz ki şeytan insanın apaçık düşmanıdır.” (İsra, 17/53.) buyuruyor. Bu ilahi emre rağmen maalesef çoğu zaman kelamı güzelleştirmeyi beceremiyoruz. İnsanlar arasındaki muhabbet ve kardeşliği zedeleyen en mühim hususun; itici ve ötekileştirici bir kavga dilinin toplumda yaygınlaştırılması olduğu gerçeğini unutuveriyoruz. Haksızlığa uğradığımızda, insafsızca suçlandığımızda öfkeye kapılıp bizden asla sudûr etmemesi gereken sözleri söyleyebiliyoruz. Farklı düşüncelere karşı tahammülsüzlük gösterip kırgınlık ve adavete kapı aralayabiliyoruz. Muhatabımızı alt ettiğimizde, hakaret içeren sözlerimizi süslü imaların arasına ustaca gizlediğimizde savaş kazanmış komutan edasıyla dolaşıyor, çoğu zaman haddi aşıyor, hem kelamı hem de bize lütfedilen en kıymetli nimet olan zamanı israf ediyoruz. Hucurat suresinde ete kemiğe bürünen söz söylemeye dair ölçüleri göz ardı ederek, güzel sözün “hasene” olduğunu; kişilere, zamana, zemine göre değişen bir nitelik olmadığını unutuyoruz. Öyle bir unutuyoruz ki ne dünyamıza ne de ahiretimize zerre kadar faydası olmayan bir mevzu, etkileyici bir üslup kullanılarak dillendirildiğinde, girdap misali bizi içine çekiveriyor. Doğruluğunu araştırma gereği bile duymadan her duyduğumuzu yayıyor, insanlarla polemiğe girmeye bayılıyor, bizim gibi düşünmeyen herkesi alaycı söz ve davranışlarla aşağılayarak prim yapmaya çalışıyoruz. İnternet sitelerinden duyduğumuz, vazife şuuruyla çevremize duyurduğumuz yalan yanlış haberlerle, aslında bir yalana şahitlik ettiğimizi düşünmüyoruz bile. Bu yönüyle “Hakkında kesin bilgi sahibi olmadığın şeylerin peşine düşme!” (İsra, 17/36.) ayetine, “Her işittiğini söylemesi kişiye yalan olarak yeter.” (Müslim, İman, 3.) hadisine muhalefet ediyoruz.

İnsanız… Birbirine taban tabana zıt duygular kalbimize dercedilmiş. Bazen seviyor, seviniyor; bazen de nefret edip öfkelenebiliyoruz. Hangi duyguyu yaşarsak yaşayalım, ağzımızdan çıkan sözlere özen gösterme becerisine sahip olabilmeliyiz. Zira bu ölçüde kötü duyguların tasallut ve yıkımından korunabiliriz. Efendimiz “Her güzel söz sadakadır.” (Buhari, Edeb, 34.) buyurarak, sözü güzelleştirme ahlakını fıtrat haline getirmemizi istemiş ve gönül yıkan değil gönül yapan, bunaltan değil ferahlatan, öfkelendiren değil sakinleştiren, galeyana getiren değil sabrı tavsiye eden, üzen değil sevindiren, karamsarlığa sevk eden değil ümitlendiren sözlerle dilimizi güzelleştirmemizi tavsiye buyurmuştur. “Müslüman, elinden ve dilinden diğer Müslümanların emin olduğu kimsedir.” (Buhari, Rikak, 26.) hadis-i şerifi ile de Müslüman kardeşlerimizi garantiye almıştır.

Öyleyse bir mümin ferasetiyle hareket etmeli, dilimiz hangi gayeye matuf yaratılmışsa o şekilde kullanmalıyız. İlahi hakikate ve Hakk’ın rızasına uygun, sevaba vesile, doğru, meşru, faydalı ve edeple söz söylemeliyiz. Bıçak yarasının geçeceği ama dil yarasının geçmeyeceğini unutmamalı, cahiller laf attığı zaman “Selam!” deyip geçebilmeliyiz.” (Furkan, 25/63.) Daima hayır konuşmalı, hayır konuşamayacaksak binlerce söze bedel sükutu tercih edebilmeliyiz. Ancak bu şekilde dilin hakkını vermiş, mesuliyetten kurtulmuş oluruz.