Makale

YÜZ YIL ÖNCE MAARİFİMİZİN MESELELERİ İÇİN NE DİYORLARDI?

YÜZ YIL ÖNCE MAARİFİMİZİN MESELELERİ İÇİN NE DİYORLARDI?

Dr. Mehmet BULUT
DİB Başkanlık Müşaviri

İlim ve tekniğin öğrenilmesiyle elde edilip insanlığın yararına kullanılan hüner, sanat ve bilgiler olarak tanımlamış Kubbealtı Lügatı, “maarif”i. Maarif, “marifet” kelimesinin çoğulu. Terim olarak eğitim ve öğretim sistemi anlamına da geliyor. Bu anlamda Şair Eşref’in “Şahâdetnâmeli câhil mi istersin bu âlemde / Maârif şimdi bizde meyvesiz eşcâra dönmüştür” beytini örnek göstermiş sözlük. İlim ve tekniğin her alanda yayılıp gelişmesi için ilmî müesseseler, okullar açan ve onların faaliyetlerini kontrol altında bulundurup yol gösteren teşkilata da maarif denmişti eğitim tarihimizde. Günümüzde devlet teşkilatının önemli bir rüknü olan Millî Eğitim Bakanlığının yakın döneme kadar adı da Maarif Vekâleti idi.

“Maarif” irfan kökünden gelen bir kavram. İrfan; yani bilme, anlama, biliş, anlayış; gerçeği anlama hususundaki güçlü seziş yeteneği… Eşyanın özü ve gerçeği hakkında tefekkür… Okullarımıza “ilim ve irfan yuvaları” diyoruz; çocuklarımıza, gençlerimize ilimle birlikte irfanın kazandırıldığı veya kazandırılması gereken müesseseler…

Gelecek kuşakları ilim ve irfan yönüyle daha mükemmel yetiştirmek için muallim ve mütefekkirlerin peşinden koştukları, sürekli arayış içinde oldukları sistem adıdır aynı zamanda maarif… İnsanlık tarihi denilebilir ki bir yönüyle bu arayışların tarihidir; maarif davasının yılmaz takipçilerinin “iyisi budur” dedikleri zaman bile daha mükemmelini arama cehdi içine girdikleri bir sevda.

Bir türlü halledilemeyen problemimiz, eskimeyen davamız maarif meselemize yüz yıl önce nasıl bakılıyordu? Bu yazımda, 1922’de “Milletin Büyük Meclisi”nde Şer’iyye ve Evkaf Vekâleti bütçesi görüşülürken bu tarih itibarıyla henüz kapatılmamış olan medreseler çerçevesinde görüş bildiren bir kısım mebusun maarif meselemiz üzerine serdettikleri görüşlere, yerimizin müsaade ettiği kadarıyla değinmek istiyorum. Bir cümleyle, Şer’iyye Vekâletinin, çok nazik bir döneminde Millî Meclis hükümetlerinde ülkemizde din hizmetleri, din eğitimi ve vakıflar gibi hassas görevleri deruhte etmek üzere yer verilmiş ve kısıtlı imkânlarla ve kısa sayılacak bir zaman içinde önemli hizmetler icra etmiş bakanlıklarından biri ve Diyanet İşleri Reisliğine omuz vermiş bir müessese olduğunu hatırlatalım. Bir de örnek olarak vereceğimiz konuşmaların yapıldığı zamanın diliminin İstiklal Mücadelesinin bütün şiddetiyle devam ettiği zor günler olduğunu… Önce sözü edilen oturumda konu üzerine söz alan mebusların isimlerini topluca zikredeyim: Eskişehir Mebusu Abdullah Azmi Efendi, Hakkâri Mebusu Mazhar Müfid Bey, Konya Mebusu Ömer Vehbi Efendi, Sivas Mebusu Mustafa Tâki Efendi, Konya Mebusu Musa Kazım Efendi, Erzurum Mebusu Hüseyin Avni Bey. Bir de kendisi mebus olmamakla birlikte Tedrisat Umum Müdürü sıfatıyla Şer’iyye Vekâleti adına o sırada Meclis’te bulunmuş olan Aksekili Ahmed Hamdi Efendi. Konuşmalardan bir kısmını mefhum olarak bir kısmını ise iktibas hâlinde arz edeceğim. Sadece gerekli gördüğüm yerlerde kişi adına yer vereceğim. Buyurun:

* Medreselerin “müterakkî” zamanlarında felsefe namına Gazali’lerin, Farabi’lerin, İbn Sina’ların, İbn Rüşd’lerin eserleri okunurdu. Bu isimler medreselerde “tanin-endaz” oluyordu. Fakat ne yazık, zamanla felsefe eğitimi bırakıldı. Bunun sebebi medreselerin “nâ-ehiller”in eline geçmesidir. Medreselerdeki gerilemenin en önemli sebeplerinden biri “zadegânlık usulü”dür. Müderris olabilmek için takip edilmesi gereken hiyerarşi, medreselerin çöküş sürecinde terkedilmiştir. Medreseler, “Anasının karnından müderris olarak doğan, ilim ve marifetten bî-behre, yalnız babasının asaletinden, mevkiinden dolayı müderris adını alanların” ellerine geçince tabiatıyla bozulmuştur. İcazet mekanizmasının suiistimali, hak etmeyenlere de icazetname verilmesi, medreselerin inhitatında etkin rol oynayan başlıca hususlardan biridir. Medreselerin çöküş sürecine girmesiyle birlikte artık Ebussuûd, Zenbilli Ali Efendi gibi ulemanın yetişmesi nerdeyse imkânsız hâle gelmiştir.

* Bu memlekette medreselerin yaptığı hizmetler, tarihimizin en şanlı sahifelerini işgal eder. Bütün imkânsızlıklara rağmen XX. yüzyılın ilk çeyreğinde ülke genelinde mevcut müftü, ordu müftüsü, vaiz, imam, tabur imamı, kadı gibi hizmetlerde bulunanlar medrese kökenliydi. Keza köylerde ahali ile hükümet arasında muhabereyi sağlayanlar, az çok okuyup yazanlar yine medrese eğitimi görmüş kişilerdi. Öteden beri hükümetler dara düştüklerinde medreselere koşmuşlardır. Büyük Millet Meclisinin açılışında da medreseler önemli roller üstlenmiştir. Hocalar her mühim icraatta öncülük etmişlerdir. Hatta mektep tarzı yeni okul teşkilatları oluşturulurken de öğrenci kaynağını yine medreseler teşkil etmiştir. Bunlar inkâr edilemez.

* Bir iki asırdan beri, birbirine zıt, birbirine hasım, birbirini anlamayan bir nesil yetiştirilmiş olması bizim maarifimizin bir handikabıdır. Aynı ana babanın çocukları, aldıkları farklı terbiyenin sonucu birbirine hasım hâline gelebilmiştir. “Benim bir kardeşim var, hâfız. Ben avukat. Sırt sırta veririz. Fakat birbirimizin yüzüne bakmayız. Sebebi nedir? İkimiz de bir babanın evladı, ben de o ismi taşıyorum. Ve benim boynumu kesseler ismim değişmez. Akidem de odur. Ne ise ortada ne var? -Allah tarafından demeyeceğim, hâşâ!- Bize nifak için bir bela gelmiş. Bu belâ nereden gelmiş? Bu bela cehaletten geldi.” (Erzurum Mebusu Hüseyin Avni Bey)

* Şimdi fen mekteplerinden yetişenler âdeta bir “ecnebi fikirli” hatta “itikatsız” telakki edilebiliyor. Mektepliler de medresede tahsil görenleri mutaassıp ve hiçbir işe yaramayan kişiler olarak değerlendirebiliyorlar. Bundan dolayı bu iki zümre birbirine yaklaşmıyor. Bu sıkıntı topluma da yansıyor; milletin arasında tefrika çıkıyor. Bu iki kaynağı birleştirmemiz gerekiyor. Dinimiz maddi terakkiye mani olmayıp bilakis maddi ilerlemeyi de teşvik ettiğine göre, dinî eğitimle müspet eğitimi birbirine mezcetmekte hiçbir mahzur olmaz; bilakis bunda umumi bir menfaat vardır.

* Aramızdaki mevcut ikilik aslında Tanzimat’la da başlamış değildir; bu, daha önce de vardı. İslam tarihine baktığımızda, Halife Me’mun’a, bazı icraatından dolayı “Halife midir, rasathane memuru mudur?” denildiğini görürüz. Hüccetü’l-İslam İmam Gazali’nin eserleri Endülüs’e sokulmazdı.

* Dinimiz dünyevi ve uhrevi saadeti birlikte vadetmektedir. Hâlbuki biz, bu yönüyle de iki kısma ayrılmışız. İlmiyeye mensup adam maddiyatla müstağni görünmek ister. Öte yandan bir kesim de kendini lâkaydiliğe bırakıyor. Her iki tavır da yanlıştır ve her iki kesimin de topluma kazandıracağı bir hizmet olamaz. “Bir millet ki tıptan anlamaz, sanattan anlamaz, sonra felsefeye nasıl geçer?” (Erzurum Mebusu Hüseyin Avni Bey)

* Ortaokul ve liselerin programlarına mükemmel dinî dersler koymakla buralardan donanımlı hocalar çıkarmamız mümkün olmadığı gibi, bütün fen derslerini medreselere koymakla da buralardan mükemmel bir tabip, bir fen bilgisi uzmanı yetiştiremeyiz. Ancak, orta ve liselerde ‘mukaddemat’ kabilinden temel İslam bilgileri mükemmel şekilde yer almalıdır; benzer şekilde medreselerde de temel düzeyde fen dersleri bulunmalıdır.

* Millî Meclis hükümetinin maarifi, İslami bir maariftir; binaenaleyh, kifâye cinsinden de olsa bir farzın yerine getirilmesi açısından fen derslerinin, müsbet bilimlerin okullarda okutulması veya fen bilimleriyle ilgili okulların açılması dinî yönden de bir zorunluluktur. (Konya Mebusu Ömer Vehbi Bey )

* Batı’dan alınarak açılan mekteplerde İslami ananelere riayet edilmemekte, bir kısım maarif müdürleri ve öğretmenler dinî sorumlulukları önemsememekte, değersiz bulmaktadır. İdareci ve öğretmenlerin dinî vecibelere riayet etmemesi, mektep talebesini de etkilemekte ve onlar da dinî vecibelerini yerine getirmemektedir. Bu yüzden halk “Maarif” deyince kendilerine pek soğuk gelmektedir. Bu mesafeli duruşun önüne geçmek üzere Maarif Vekili, okullarda İslami geleneklere riayet olunması için okul idarecilerine ve öğretmenlere gerekli ihtarda bulunmalı. Her fen okunmalı; fakat İslami adetlere riayet olunmalı. Böylece yeni yetişecek neslin İslami geleneklere bağlılığı sağlanmalıdır.

* Nesiller arasındaki çatışmanın önlenebilmesi için yeni yetişen neslin mazisine, ananelerine yabancılaşmasının önüne geçilmelidir. Bu, maarif meselesinin çözümüne bağlıdır. Köyünden, kasabasından çıkıp mektebe gelen bir çocuk, aldığı terbiye sonucu buradan kendi ailesine, memleketine, halkına yabancı olarak çıkacaksa; ana babasını, köyünü, sokağını beğenmeyecekse, mensup olduğu milletin mazisini küçümseyecekse bu maarifin toplumun kalbinde yer tutması imkânsızdır.

* Mekteplerimizde takip etmemiz gereken asıl gaye, çocuklarımızı kendi milletlerinin köküne irca etmek, mazilerine sadık kılmaktır. Ancak bunu temin etmek sadece Maarif Vekâletinin çabalarıyla mümkün değildir; memleketimizde maarifi layık olduğu yüksek mertebeye is’ad edecek âlimlerimizi yetiştirmeliyiz. Hâlbuki memleketimizde umumi maarifimiz ‘sukût-i tam’ içindedir. Ulemamız da günden güne “kesb-i nedret” etmektedir.

* Âlimlerimiz doğunun ve Batı’nın ilmine vakıf kişiler olmalıdır. Batı’dan gelen menfi cereyanlara karşı yetişen neslin vicdanını muhafaza açısından Şer’iyye Vekâleti, hakiki âlimlerimizi yetiştirmek üzere gereken mesaiye hız vermelidir. Bir “aşk-ı sâri” gibi çocuklarımıza dinlerini, mazilerini sevdirmek üzere çaba sarf eden hocalara, öğretmenlere ihtiyacımız vardır.

* Her millette, her devlette terbiye, talim yeknesaktır. İlk tahsilini çocuk genel eğitim müesseselerinden alacaktır. Nitekim eskiden de “çocuk ilk bilgilerini aldıktan sonra ikmâl-i nusah ve tahsil-i ulûm için Buhara’ya, Rey’e, şuraya buraya gitti” diyorlardı... İlk bilgilerini çocuk milletin ilim için, terbiye için tesis ettiği müesseselerinde alacaktır. Orada memleket çocuğa nasıl bir terbiye verecekse çocuklar o terbiyeyi aldıktan sonra şubelere ayrılacak, farklı alanlarda eğitim alacaklardır; mesleki din eğitimi de böyle olacaktır.

* “Memleketin irfan ordularını teşkil eden müderris ve muallimlerin mümkün olduğu kadar tehvin-i ihtiyaçlarına çalışmak, sefalet ve perişanîye düşmemelerini temin etmek, şüphesiz ilim namına en büyük bir vazifedir.”

* Şer’iyye Vekâleti, geleceğin din hizmetlilerinin şer’î meselelere vukuf yanında asrın müsbet ilimleriyle de mücehhez olmaları için çaba sarf etmelidir. Bilhassa köylerde görev yapacak imamların iyi yetişmiş olmaları, köylünün cehaletten kurtulması açısından da büyük önem taşımaktadır. Birçoğu, kendi köylerinden çıkmış olmaları hasebiyle köylünün ruhuna daha vakıftırlar. Dolayısıyla köylüyü eğitmede en önemli katkıyı imamlar sağlayabilecektir. Bütün bunlardan dolayı, imamı okutmalıyız. “Millete ulûm ve fünûn-ı hazıranın bahşettiği nuru ve saadeti anlatmak istiyoruz.”

İlk Büyük Millet Meclisi azasından bir kısmının yüz yıl önce genel anlamda eğitim, özelde din eğitimi ve öğretimi tasavvurlarından bazı pasajlar aktardım. Kanaatimizce serdedilen görüşler, XX. yüzyılın başlarında eğitim ve din eğitimine derinlikli birer bakış açısını yansıtmaktadır ve bu yönüyle ayrı bir önemi haizdir.

Dile getirilen problemlerden ne kadarının günümüzde de sürdüğünü, serdedilen görüşlerin ne oranda günümüz maarif meselelerine ışık tuttuğunu okuyucumuzun değerlendirmesine bırakıyorum.