Makale

ÖZGÜRLÜĞÜN İSTİSMARI

ÖZGÜRLÜĞÜN İSTİSMARI

Kerim Alptekin
Ordu Altınordu Hasanbey Camii İmam Hatibi

Kölelik-özgürlük diyalektiği ile başlayan bağımsızlık istenci, zamanla değişen, çeşitlenen sosyolojik sebeplerden dolayı hayatın birçok alanında geçmişten günümüze tartışılagelmiştir.

Özgürlük, en temelde zihinde başlayan bir problemdir. İnsanın dimağını diğer özgürlük alanlarına açabilmesi için zihinsel özgürlüğün kapısından giriş yapması gerekir. Sonrasında önemli olan hür iradeyle verilen kararların hangi düşünsel ve kültürel iklimden beslenerek yapıldığıdır. Zira bir konu hakkında karar vermek sadece özgür olup olmamakla ilgili değildir. Özgürce atılan adımlar, beraberinde hayata anlam katan, ruh veren her türlü eşyanın, beklentinin tasallutundan kurtaracak manevi tahkimatı da taşımalıdır.

Batı dünyası modernleştirici bir yaklaşımla, Doğu toplumlarını geleneğin baskısı, muhalefet edilmeyen siyasi otorite üzerinden eleştiriyor. Ancak bugünkü realite gösteriyor ki Batı’nın kültürel kapanma (seküler, rasyonalist yorumların baskısı) ile ötekini boyun eğdirmeye zorlaması kendi çelişkisini gösteriyor. Kendi gibi olmayana özgürlük hakkı tanımazken kendinden olanlara ve kendine benzeyenlere son derece müsamahalı olması gözden ırak değil.

Modern dönemin özgürlük anlayışı, toplumun sınırlarını belirleyen değerlerin birçok kışkırtıcı, etkileyici, ikna edici etkenler nedeniyle aşınması sonucunu doğurmuş ve amaçsızlığa teslim edilmiş bir varoluş hikâyesini ortaya çıkarmıştır. Bu kavrama yüklenen anlam çok daha geniş arazide sınırların çitlerini yıkarak bireye sonsuz bir özerklik alanı açmış ve tanımlamalar bu gerçeklik ile değişmiştir. Sonuçta çarpıtılmış, sorumsuzca tüketilmiş, kirletilmiş, sınır çizme kabiliyetini yitirmiş bir kavram konumuna düşürülmüştür. Geleneksel toplumdaki bir nesne ve eşyayı putlaştırma yönelimi, modern toplumda güç, tüketim, sahip olma, şöhret gibi ideallerle insanın ihtiraslarını doyurmaya hizmet eden bir niteliğe evrilmiştir. Kendine ayak bağı olan geleneksel barikatları yıkarak özgür olduğunu düşünen insan, içine düştüğü durumun çözümlemesini yapamamasının faturasını özüne yabancılaşma, nesneleşme ve benzeri yan etkilere maruz kalmayla ödüyor.

Daha iyi anlayabilmek için sorularla devam edelim. Para, cinsellik, menfaat ve bedenin putlaştırılması gibi hayatlarımızı muhasara altına alan bunca bağımlılığımız varken özgürlüğe ulaşacağımızı düşünmek ne kadar gerçekçidir? Kültür endüstrisinin ürettiği manipüle edilmiş ihtiyaçlar, suni ilişkiler, değiştirilmiş yeni değerler ve duyguların hazır paket program hâlinde sunulmasındaki yapaylığı fark edememek körleşme değil midir? Sürekli izlendiğimiz, dinlendiğimiz, her şeyimizin bilindiği, hayatımızın nerdeyse her anına kanunsuz sızmaların olduğu ve yeni dijital teknolojilerle daha da kuşatıldığımız fanusun içinde bir sonraki yemi bekleyen balıktan farkımız var mı? Tercihlerimizi etkileyip tahrik etmek için yaşımızın ve kazancımızın durumuna göre tasnif edilerek küresel şirketlerin pazar ağlarına yönlendirildiğimiz, mağdur edildiğimiz bir düzeneğin sömürülen kurbanları değil miyiz? Neden bizi özgürleştiren ve tutsaklaştıran etkenler arasında bilinçli seçim yapamıyoruz? Bu suallere cevap vermeden, bireyi özgürlük sloganı içinde köleleştiren sebepleri sorgulamadan meseleyi sağlıklı yorumlayamayız diye düşünüyorum. Aslında iki asır öncesinde Goethe cevabını vermiş: “En iyi köleler kendilerini özgür zanneden kişilerdir.”

Özgürlüğün esareti

Sürekli modern hayatın dayattığı rüzgâra karşı savaş vermek zorunda olduğumuz kesin. Postmodern dönemin en temel değeri olan izafiyet (görecelik) dinin manevi yapısına direkt yaptığı tahribatla büyük yıkım getiriyor. Yani hakikatin, doğrunun, değerlerin kişiden kişiye değişebileceğini savunuyor. Sabiteler, sınırlar ortadan kalkıyor. Artık arzularını, azgınlığını gerçekleştirebilmenin gerekçesi “özgürlük” parantezi içinde meşrulaştırılıyor. Mutluluğu kendi isteklerinin tatminine bağlayan yaklaşım başkalarını umursamıyor. Nefsi azdırılan insanda dinin en temel direği olan imanın, teslimiyetin, bir karşılığı bulunmuyor. Bağlanma yetisini kaybetmesi de en büyük yan etkisi. Oysa Allah ile kul ilişkisinde teslim olma, kabullenme, itaat etme gibi imanın tezahürleri vardır. Fakat hiçbir şeye tam olarak bağlanamamak nefsin elinde oyuncak olmaktır. Daldan dala konan kuş misali sabit bir itikatta tutunamama hâlidir.

“Hep onaylanmaya bağlı kaldığımızda özgürlüğümüzü yitiririz.” diyor Kemal Sayar. Kalabalıkların onayını beklerken, kendisine biçilen rolün dışında bağımsız bir karakter olmaktan çok uzakta modern insan. Sosyal medyadaki paylaşımların beğenilmesinin ölçü kabul edilmesi birçok kullanıcıyı kendisinin sahtesini üretebilen imaj sanatçısı yaptı. Her hâlini kamuya takdim eden, seyredilmeyi kazanç hâline getiren fenomenler türedi. İdeolojisiz bir ideoloji tanımlaması yapılan postmodernliğin esaret zincirleriyle çevirdiği gündelik hayatın içinde neyi yiyeceğimizin, neyi içeceğimizin, neyi giyineceğimizin ve neleri dinleyeceğimizin belirlendiği bir dünyanın içindeyiz. Bir zamanlar açlık, işsizlik, sahipsizlik, evsizlik gibi ihtiyaçlar insanı köleleştiriyordu. Zira yoksullukla özgürlüğün bir araya gelmesi imkânsızdı. Fakat bugün, bolluğun içinde ölçüsüz tüketimin köleliği yürürlükte. İşte kapitalizmin kurgusunun özeti bu. İnsanın tercihlerini yönlendirmek, arzularını ihtiyaç hâline getirmek, davranışlarını değiştirip kontrol altına almak ister. Oysa ihtiyaçları birey kendi belirlemeli, her durum ve şartta kendi olabilmelidir. Gerçek şu ki izafi olan ihtiyaçlara ne kadar az talip olursak o kadar özgür oluyoruz. Başka bir ifadeyle nefsimize söz geçirebildiğimiz kadar özgürüz.

Foucault, imgeler çağında görselliğin kutsanmasını moda ve moda dergileri üzerinden anlatır: Bir iktidar temsili olan moda, dergiler ve reklamlar vasıtasıyla önce bedene ait bir standart fikir sunuyor. Bu dayatılan güzellik anlayışında kişiden fit bir bedene sahip olması isteniyor. Sonrasında ise kapitalizmin temelini oluşturan tüketimin işleme süreci başlıyor. Özel günler için özel stil önerileri belirleniyor. Kişinin bedeni belirlenen kıyafete uygun değilse zayıflaması isteniyor. Bu sefer devreye diyet endüstrisi giriyor. Görünürde sağlık için zayıflama telkini vardır ama aslında istenen ve beklenen bedenin getirileridir. Kişinin kendisini mutlu hissetmesi bedeninin görünümüyle ilişkilendirilerek huzursuzluk tetiklenmekte, süreç onların istediği bir döngüde egemenlerin lehine devam etmektedir.

Sürekli bedenine yatırım yapmaya özendirilen insan, bundan böyle kapitalizme can suyu veren moda iktidarı tarafından tüketim üzerine kodlanan kültürün sadık müşterisidir. Bedeni onun için en önemli göstergedir. Vücudunda eksik gördüğü her bölgeyi daha gösterişli daha estetik sergilemek isteyenleri de köşe başında geniş ürün yelpazesiyle kozmetik sanayi beklemektedir. Beden üzerinde tasarruf özgürlüğünün daha ileri aşamasında cinsiyetini değiştirme ve ötanazi gibi ölçüsüz, sınırsız istekler vardır. Özgün tahlilleriyle Byung Cuhl Han, dışsal baskılardan ve yabancı gücün zorlamalarından kurtulduğunu sanan insanın iyi bir performans sergileme ve mükemmelleşme şeklindeki içsel baskılara ve zorlamalara tabi kılınmasıyla kendine kölelik devri başlamıştır, diyor. Kendini özgür zanneden insan, aslında performans öznesi bir köledir. Kendisinin girişimcisi olarak gönüllü ve tutkulu bir şekilde kendisini sömürür.

Sonu hüzün ve pişmanlık

İnanan insan için iyiliğin, adaletin, merhametin kaynağı Allah’tır. O’na özgür irademizle yönelmek bizi birçok dünyevi diğer varlıklara, nesnelere ihtiyaç duyma hâlinden ve onlara teslim olmaktan kurtarır. Tabi burada önemli olan özgürlüğümüzü insanlık ve Allah adına bazı şeylerden feragat ederek iyiden yana koyma irademizdir.

Hür iradesiyle dinin içinden işine geleni alıp kabullenme özgürlüğünün olmasını isteyenler ise tartışmanın başka boyutunu oluşturuyorlar. Pragmatist olan bu yaklaşımın kaynağı da Batı menşeli. Güya Aydınlanma’yla birlikte din, insanın hayatından çıkacak ve insan özgür olacaktı. Ancak maddi alandaki ilerlemeler manevi alandaki boşlukları dolduramayınca tamamını olmasa da seçici bir yaklaşımla dinden işine geleni kabullenme anlayışı ortaya çıktı. Dara düşüldüğünde kapısı çalınan ve ruhsal tatmin aracına indirgenen din parçalara ayrıldı, kolay hazmedilen kısımları tüketildi. Diğer taraftan farklı inançlardan da işine gelenleri kaynaştıran kişiye özel bulamaç bir din ortaya çıkartma heveslileri türedi. Karma bir forma doğru sürüklenişin işareti olan bu azınlıktaki anlayış, postmodern toplumun geldiği yeri gösteriyor.

Etrafında olan bitene, kendisini sarıp sarmalayan bir düzene karşı tepkisiz kalmak uyuşmuş, uyuşturulmuş, sinik ve kişiliksiz insanların tavrıdır. Acı olanı ise nefsinin karanlığını kendine yurt edinenlerin değişik alanlarda önlerine konulan özgürlük çorbasından ağızlarında anlık tattan sonraya kalan hüznün ve pişmanlığın olmasıdır. Aidiyetlerinden, özünden kopma gibi bir bedel ile zihinler doyuruluyor. Haz cennetinin içinde sarhoş olan bireyler için sınırlar ve sorumluluklar rafa kalkıyor. İstekler arttıkça özgürlük de kayboluyor.

Nuri Pakdil, “Nöbet tutmaktayım kimliğin her noktasında” sözüyle eylemlerinde özgürlüğün kaynağı olan bilinci yükleyerek yapan insanı imliyor. Savrulmamak, sürüye katılmamak için teyakkuz hâlinde olduğunu ima ediyor. Sonuçta bağlanmanın, teslimiyetin, itaatin adres değiştirdiği bir zaman dilimindeyiz. İnsanın şartlara, çevresel faktörlere boyun eğmeden karşı durabilmesi için tahkiki imana, ahlak zemininde yeşeren özgürlüğe, başkalarının haklarını kabul eden hukuka, sorumluluğa ve öz denetim erdemine ihtiyacı var. Bunun bir yolu da hız ve haz kuşatmasından kurtulup içimizdeki dünyayı yavaşlatmaktan geçiyor. Duygusal ve cinsel ihtiyaçlarımız olduğu kesin. Ancak bu konularda yapılan tercihlerin ahlaki boyutunu düşünecek derin bir kavrayışa gereksinimin olduğu da aşikâr. Dayatılan her türlü baskılamayı aşacak ve bir değişim için mücadele edebilecek beşeri sermayeyi geliştiremez isek başkaları tarafından belirlenmeye, kullanılabilir hâle gelmeye devam edeceğiz.