Makale

TEVHİD: HAKİKATİN ÖZÜ

TEVHİD:
HAKİKATİN ÖZÜ
Dr. Mehmet Nur AKDOĞAN
DİB Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı

Yüce Allah, insanı yaratmış ve imtihan için dünyaya göndermiştir. Bununla birlikte onu başıboş bırakmamış, varoluş gayesini, kendisine iman etme ve sadece O’na kul olmaya matuf kılmıştır. Bunun için de ona hak yolu gösterecek, doğruyu yanlıştan ayırt etmesini sağlayacak kılavuzlar olarak peygamberler göndermiştir. İlk insan ve ilk peygamber Hz. Âdem’den itibaren Hz. Muhammed’e (s.a.s.) kadar gelen bütün peygamberlerin ortak mesajı ise insanları bir olan Yüce Allah’a kulluk etmeye davet etmek ve O’nun dışındaki ilahlara tapmaktan sakındırmak olmuştur. Kur’an-ı Kerim bu hakikate “Senden önce hiçbir peygamber göndermedik ki ona, ‘Benden başka ilah yoktur, şu halde bana kulluk edin.’ diye vahyetmiş olmayalım.” (Enbiya, 21/25.) buyurarak dikkat çekmektedir.

Peygamberlerin insanlara tebliğ ettiği ortak mesajın adı tevhiddir. İmanın özü olan tevhid, en genel manasıyla “Yüce Allah’ın zatında, sıfatlarında ve fiillerinde yegâne ve tek olması” demektir. Bunun, İslam literatüründeki karşılığı kelime-i tevhiddir. “La ilahe illallah Muhammedün resulüllah” cümlelerinden ibaret olan kelime-i tevhid, İslam inanç esaslarının özünü oluşturan iki temel üzerine kurulmuştur. Bunların ilki, Allah’ın varlığını ve birliğini ilan etmekte, ikincisi de O’nun kullara vahyini tebliğ eden nübüvvet zincirinin son halkası Hz. Muhammed’in (s.a.s.) peygamberliğini vurgulamaktadır.

İslamiyet’in ortaya çıktığı zaman diliminde Yüce Allah’ın varlığı ve birliği konusunda yeryüzünde farklı inançlar bulunmaktaydı. Bir tarafta kökeni itibarıyla tevhid üzerine kurulu olan Yahudilik ve Hristiyanlık vardı. Ancak bu dinler, ilk ortaya çıkışları itibarıyla vahye dayalı olmasına rağmen zaman içerisinde kendi müntesiplerince tahrif edilerek Allah’ın birliği ilkesi ihlal edilmiştir. Bu bağlamda Hristiyanlar teslis inancını benimseyip bunun bir parçası olarak Hz. İsa’yı “Allah’ın oğlu”; Yahudiler ise Hz. Üzeyir’i “Allah’ın oğlu” olarak nitelendirmişlerdir. Yüce Allah ise her iki görüş sahiplerinin tevhid ilkesinden saptıklarını haber vererek kâfir olduklarını açıkça bildirmiştir. (Maide, 5/72-73; Tevbe, 9/30-31.) Diğer tarafta, Allah’ın katında aracı olacakları iddiasıyla tahtadan, taştan yapılmış putları ilah edinenler vardı. Aynı şekilde tabiata ya da tabiatın parçası olan ay, güneş, yıldız gibi gök cisimleri ya da ateşe kutsallık atfeden topluluklar mevcuttu. Bu gruptaki toplulukların büyük kısmı taptıkları veya yücelttikleri bütün putlardan üstün bir ilahın varlığını da kabul etmekteydiler. Nitekim Kur’an-ı Kerim, putperest bir topluluk olan cahiliye Araplarından bahsederken şöyle buyurmaktadır: “Kendilerine ‘Gökleri ve yeri kim yarattı?’ diye sorsan tereddüt etmeden, ‘Onları sonsuz güç ve ilim sahibi yarattı.’ diyeceklerdir.” (Zuhruf, 43/9.) Dolayısıyla onlar, Yüce Allah’ın evreni yarattığını ve kudret sahibi olduğunu itiraf etmekle birlikte putları, kendilerini Allah’a yaklaştıracak, onlara iyilik verecek ve onları kötülüklerden koruyacak aracılar olarak görüyorlardı. (Yunus, 10/18; Zümer, 39/3.) Bu durum ise bütün kemal sıfatlara sahip olan, her türlü noksandan münezzeh olan Yüce Allah’a zatı, sıfatları veya fiilleri konusunda ortaklar ihdas etmek anlamına gelmekteydi. Yani İslam’ın esası olan tevhide tezat teşkil etmekteydi.

O’nun ortağı, eşi ve benzeri yoktur

İslam’ın tevhid ilkesi, onu diğer din ve inançlardan ayıran en önemli vasfıdır. Tevhid inancının zıddı ise Yüce Allah’a ortak koşmak anlamına gelen şirktir. Kur’an’da “büyük bir zulüm” olarak nitelenen (Lokman, 31/13.) ve asla bağışlanmayacağı belirtilen (Nisa, 4/48.) şirk, “Allah’ın zatında, sıfatlarında, fiillerinde veya O’na ibadet edilmesinde ortağı, dengi yahut benzerinin bulunduğuna inanmak.” demektir. (Mustafa Sinanoğlu, “Şirk”, TDV İslam Ansiklopedisi.)

İnsan, henüz ruhlar âlemindeyken (elest bezminde) Yüce Allah ondan söz almış ve şirk başta olmak üzere kişiyi dalalete sevk eden bütün yanlış girişimlerden, inançlardan ve kabullerden uzak durmasını öğütlemiştir. (Araf, 7/172-173.) Buna karşılık insanoğlu bazı dönemlerde Yüce Allah’a verdiği bu sözü unutarak onun uluhiyetine ortaklar koşmuş, kendisine başka mabutlar edinmiştir. Bazen ise Yüce Allah’ı bilip tanımakla beraber O’nun katında kendisine şefaat edecekleri iddiasıyla (Yunus, 10/18; Zümer, 39/3.) putları ilah olarak benimsemiştir. Buna karşılık Rabbimiz, insanların zihinlerini ve gönüllerini bu sapkın inançlardan arındırmak amacıyla vahyin merkezi/odağı konumunda olan tevhidi hatırlatarak onları şöyle uyarmıştır: “İlahınız bir tek İlah’tır; O’ndan başka ilah yoktur.” (Bakara, 2/163.); “İşte bu Allah sizin Rabbinizdir. O’ndan başka ilah yoktur. O her şeyin yaratıcısıdır. Öyleyse O’na kulluk edin...” (Enam, 6/102.)

Allah’ın benzersiz oluşu vurgusu, Kur’an’ın temel öğretilerindendir. Bu bağlamda O, yaratılmışlara has olan yorgunluk, noksanlık, acziyet gibi sıfatlardan münezzeh olduğu gibi O’nun varlığının başlangıcı ve sonu da yoktur. Kendisine bir mekân nispet edilemeyeceği gibi O’nu belli bir zamanla sınırlandırmak da muhaldir. Bütün bu hakikatlerle birlikte insanoğlu, yaratıcısının zatı ve mahiyeti hakkında zihnî bir meşguliyet içerisinde olmuştur. Ancak kulların zihnine gelen hiçbir tasavvur Yüce Allah’ı ifade edemez. Çünkü O, insanın düşüncelerine yansıyan bütün suretlerden münezzehtir, beridir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de “O’na benzer hiçbir şey yoktur.” (Şura, 42/11.) buyurularak hem Yüce Allah’ın hiçbir yaratılmışa benzemediği hatırlatılmakta hem de sınırlı bir algıya sahip olan insanın, O’nun zatını tam olarak betimlemesinin mümkün olmadığına işaret edilmektedir. Bununla beraber Rabbimiz, tevhid ilkesini en veciz ifadelerle ortaya koyan ve Hz. Peygamber tarafından da Kur’an’ın üçte biri mesabesinde olduğu (İbn Mace, Edeb, 52; Ebu Davud, Vitir, 18.) belirtilen İhlas suresinde zatını ve sıfatlarının bir kısmını şöyle tanıtmaktadır: “De ki: O, Allah’tır, tektir. Allah sameddir (O hiçbir şeye muhtaç değildir, ama her şey O’na muhtaçtır). Doğurmamış ve doğmamıştır. O’nun hiçbir dengi yoktur.” (İhlas, 112, 1-4.)

Kâinatın yaratıcısı O’dur

İslam’ın, insanın hayatına yerleştirmek istediği tevhid düşüncesi, sadece Allah’ın zatı ve sıfatlarında bir oluşuyla sınırlı değildir. Yüce Allah’ın, fiillerinde de tek ve eşsiz olduğunun bir inanç olarak kabul edilmesi Kur’an’ın kalplere nakşetmek ve zihinlere yerleştirmek istediği bir başka husustur.

Kâinatı yoktan var eden, onu kendi hâline bırakmayıp her an ona müdahalede bulunan O’dur. O’ndan başka tüm varlıklar yaratılmıştır ve O’nun hükümranlığı altındadır. Mülk O’nundur ve bu mülkte tasarruf kendisine aittir.

Kur’an-ı Kerim’in pek çok ayetinde yeryüzünün ve göklerin yaratılışı zikredilmekte (Araf, 7/54; Furkan, 25/59; Rum, 30/8.), evrendeki mükemmel düzene dikkat çekilerek (Ankebut, 19-20; Mülk, 67/3.) Yüce Allah’ın fiillerinde eşsiz oluşu vurgulanmaktadır. Allah’ın birliğinin kâinattaki düzen üzerinden ifade edildiği en bariz örnek ise “burhân-ı temânu’” olarak isimlendirilen delildir. Bu delil Kur’an’ın “Eğer yerde ve gökte Allah’tan başka tanrılar bulunsaydı kesinlikle yerin göğün düzeni bozulurdu. Demek ki arşın rabbi olan Allah, onların yakıştırdıkları sıfatlardan münezzehtir.” (Enbiya, 21/22.) ayetine dayanmaktadır. Bir taraftan Yüce Allah, yarattığı evrende yegâne düzen sağlayıcı olarak kendisine işaret ederken diğer taraftan Yüce Allah’a ait olan bu fiilin başka ilahlara isnat edilmesinin mümkün olmadığını belirtmektedir. Zira böyle bir durumda yeryüzünün ifsat olması ve yaşanılmaz hâle gelmesi kaçınılmaz olacaktı.

Kendisine doğuştan bahşedilen temiz fıtrata (Rum, 30/30.) ve sağlıklı bir akla sahip olan her insanın tabiatında tek ve eşsiz olan bir ilahın varlığını kabul etme eğilimi vardır. Hz. Peygamber, başta aile olmak üzere çevresinin müdahalesi olmaksızın her insanın, Rabbimizi tanıma kabiliyetiyle donatıldığını haber vermektedir. (Müslim, Kader, 22.) İnsana doğuştan verilen fıtrat, sadece Allah’ın varlığını anlamaya değil, O’nun bir ve tek oluşunu da bilmeye yatkın bir vasıf olarak insana lütfedilmiştir. (Hayati Hökelekli, “Fıtrat”, TDV İslam Ansiklopedisi.) Nitekim ayetlerde insanların selim fıtratlarına hitap edilerek evrenin yaratılışı ve insan yaşamına elverişli hâle getirilmesi Allah’ın yaratmadaki birliğinin bir delili olarak hatırlatılmaktadır: “Peki gökleri ve yeri yaratan, gökten size su indiren kim?... Peki yeryüzünü yerleşmeye elverişli kılan, vadilerinden nehirler akıtan, yerde sarsılmaz dağlar yaratan, iki deniz arasına engel koyan kim? Allah’tan başka bir tanrı mı? Doğrusu onların çoğu gerçeği bilmiyorlar.” (Neml, 27/60-61.)

Kulluk edilmeye layık olan yegâne varlık O’dur

İnanç alanındaki tevhid, ibadetlerde de tevhidi zorunlu kılar. İbadetlerde tevhidi sağlayacak olan ise ihlastır. Yani yüceltilmeye, kullukta bulunulmaya, boyun eğmeye layık olan tek varlığın Allah olduğu bilinciyle hareket etmektir. Yüce Allah’ın kendisine kulluk etmek üzere yarattığı insanın, dini sadece O’na has kılması, içtenlik ve samimiyetle ibadetlerini yerine getirmesi Kur’an’ın açık emridir. “Öyleyse içten bir inanç ve bağlılık göstererek sadece Allah’a ibadet et.” (Zümer, 39/2; Beyyine, 98/5.) ayeti bu hakikati beyan etmektedir. Bu emre aykırı biçimde yerine getirilen bir amel, nicelik itibarıyla ne kadar fazla olursa olsun Allah katında hiçbir değer ifade etmeyecektir. Bunun içindir ki her namazda tekrar edilen Fatiha suresinin “Ancak sana ibadet eder ve ancak senden yardım dileriz.” ayeti Allah dışında başkasına kulluk yapmayı men etmekte ve insanın Yaratıcısına karşı sorumluluğuna işaret etmektedir. (Heyet, Hadislerle İslam, III, 139.)

İbadetlerde tevhidin ruhu ihlastır. İhlas ise sadece Allah’ın rızasını gözetmektir. Bunun karşıtı ise gösteriş ve başkalarının hoşnutluğunu amaçlamak anlamına gelen riyadır. (Heyet, İslam’da İman Esasları, s. 112-113.) Allah’ın rızasının yanına başka gayeler ilave etmek anlamına gelen riya, Hz. Peygamber tarafından “şirk-i hafî (gizli şirk)” olarak nitelendirilmiştir. O (s.a.s.), dinin, her şeyden önce Allah’a karşı samimiyet anlamına geldiğini müminlere hatırlatarak Müslümanların riyaya karşı dikkatli olmalarını öğütlemiş (İbn Mace, Zühd, 21.), ibadetlerde tevhidi zedeleyebilecek her türlü tutumu müminlere yasaklamıştır.

Netice olarak tevhid, Yüce Allah’ın, uluhiyetinde, rububiyyetinde ve fiillerinde hiçbir benzerinin veya ortağının bulunmadığını, en kemal sıfatlara sadece O’nun sahip olduğunu hatırlatan en temel İslami prensiptir. Bütün peygamberlerin insanlığa sunduğu ortak çağrı olan bu prensip, şirkin karanlığında yolunu arayan insanlık için bir kandil, inkârın bataklığına saplananlara bir kurtuluş reçetesi, çorak gönüllere ise ab-ı hayattır. Tevhid, insanın, Allah’ın dışındaki tüm ilahları bir kenara bırakarak sadece O’na teslim olması ve yalnızca O’na kulluk etmesidir. Bu yönüyle tevhid, Yüce Allah’a bağlılığın, teslimiyetin ve sadakatin en mükemmel göstergesidir.