Makale

Fuzûlî

Fuzûlî
“SAÇMA EY GÖZ EŞKDEN GÖNLÜMDEKİ ODLARE SU
KİM BU DENLÜ DUTUŞAN ODLARE KILMAZ ÇÂRE SU”
Vedat Ali Tok

Türk Edebiyatının gelmiş geçmiş en büyük aşk ve çile üstadı Fuzûlî, Peygamber âşığı bir şairdir. Ondaki bu aşk, divanı incelendiğinde bâriz bir şekilde görülebilir. Gazellerinde kafiye harfleri değiştikçe, çoğunlukla ilk gazeller na’t şeklinde yazılmıştır. Özellikle, Peygamberimizin torunu Hz. Hüseyin’in Kerbelâ’da şehit edilmiş olması, şairin Kerbelâ’yı mukaddes bir makam telâkkî etmesine yol açmıştır. Şiirlerinin birçoğunda Hz. Hüseyin’in şehit edilme hadisesine telmih vardır. “Hadîkatü’s-Süedâ” isimli eserinde ise, bu olaya daha geniş bir yer ayırmıştır.

Fuzûlî’nin en meşhur na’tı şüphesiz ki “Su Kasidesi” diye meşhur olan kasîde Der-Na’t-i Hazret-i Nebevî’sidir. Bu kasidede Fuzûlî, o zamana kadar kullanılmayan “Su” motifini kullanmıştır. Su, Fuzûlî’nin şiiri boyunca Peygamber Efendimiz’e hasret, onun ravzasına ulaşmak için binbir türlü yola başvuran bir insanı temsil etmektedir.

Suyun Türk tasavvuf kültüründe önemli bir yeri vardır. Zira su, “Anâsır-ı Erbaa”dandır. Anâsır-ı Erbaa, dört unsur demektir. Bunlar; hava, su, ateş ve topraktır. Bu dört unsur, varlık âleminin de esasını teşkil eder. Anâsır-ı Erbaa’nın insanların mizaçlarına da hâkim olduğuna inanılır. Hava soğukluk, su yaşlık, ateş sıcaklık, toprak kuruluk işaretidir.

Su, Fuzûlî’nin hayatında çok daha farklı bir anlam taşımaktadır. Yukarıda da belirttiğimiz gibi şair, Kerbelâ topraklarında yaşamış; bu toprakların bütün susuzluğunu, meşakkatini, maddî-manevî sıkıntısını çekmiş bir insandır.

İnsan, fıtrî olarak sevdiği, ihtiyacını hissettiği bir şeyi; arzu ettiği bir nesnede kişileştirir. Söz gelişi özellikle klâsik edebiyatımızın manevî dünyasında “sevgili” hep “gül” ile idealize edilmiştir. Fakat sonraki dönemlerde sevgilinin teşbih edildiği noktalar, nesneler, kavramlar da değişebilmiştir. Meselâ Tanzimat döneminde “sevgili” zaman zaman “vatan”, “hürriyet”, “cumhuriyet” gibi kavramlarla karşılanırken; “sevgili”nin bazen de “Türkiye”, “İstanbul” gibi coğrafyalarla temsil edildiğini görürüz.

İşte yukarıda izah ettiğimiz sebeplerden ötürü, Fuzûlî de çok sevdiği Hz. Muhammed (s.a.s.)’’i su ile anlatmayı hedeflemiştir. Bu şiir aşağıdaki şâheser beyitle başlıyor:
“Saçma ey göz eşkden gönlümdeki odlare su
Kim bu denlü dutuşan odlare kılmaz çâre su.”
Beyti daha iyi anlayabilmek için Peygamber Efendimizle Hz. Âişe annemiz arasında geçen şu diyaloğa kulak verelim:

Hz. Âişe radıyallahu anhâ anlatıyor: “Ey Allah’ın Rasûlü!” Verilmemesi caiz olmayan şey nedir?” dedim. Su, tuz ve ateş!” buyurdular. Ben tekrar: “Ey Allah’ın Rasûlü! Evet suyu anladık öyledir, fakat tuz ve ateş niye öyledir?” dedim. Şu cevabı verdi: “Ey Humeyrâ! Kim (isteyene) ateş verirse, bu ateşin pişirdiği her şeyi tasadduk etmiş gibi sevap kazanır! Kim de tuz verirse, o da bu tuzun tatlandırdığı her şeyi tasadduk etmiş gibi olur. Kim su bulunan yerde bir Müslümana bir içimlik su içirirse, sanki bir köle âzâd etmiş gibi olur, suyun bulunmadığı yerde içirirse, onu ihya etmiş gibi olur.”

Su kasidesinin bu ilk beytinde bir tezatla buluşturuyor şair bizi: Ateş ve su. Ateş şiddetli bir arzunun, su ise arzu duyulanın sembolüdür. Buna göre şair o kadar büyük bir arzu ateşiyle kavrulmaktadır ki, değme sular onu söndüremez. Ateş, şairin içinde yaşadığı coğrafyanın bir özelliğidir. Su ise onu ferahlatacak, serinletecek her türlü çare, derman olarak düşünülebilir.

“Ey göz! Gönlümde yanan ateşlere gözyaşından su saçma; çünkü böyle tutuşan ateşlere su fayda etmez.” diyor şair. Gözlerinden akan yaşları çok şiddetli görüyor belli ki. Çünkü oradan gelen su ile bir yangını söndürmeye çalışıyor. Gerçi yangın da ondan daha şiddetli… Öyle ki, gözyaşından gelecek sular söndürecek gibi değil.

Gönüldeki ateş, aşk ateşidir. Maddî bir ateş değil. Mecnunca bir sevdaya tutulan âşığın mizacı da ağlamaktır. Aslında gözyaşı ile gönül ateşi tezat gibi görünse de ikisi de aynı duygunun -aşkın- sonucudur. O yüzden birinin diğerine derman olacak durumu da söz konusu olamaz; çünkü her ikisi de aynı menşe’den kaynaklanıyor. Yani çıkış noktalarında tezat olmadığı için birbiriyle ünsiyet hâlindeler. Bir başka deyişle ikisi birbirinden derman arıyor; ancak ikisi de yardıma muhtaç. Öte yandan Fuzûlî gözlerine “Su saçma!” emrini veriyor ki, bu da gönlündeki ateşin sönmesini istemediğine işarettir; çünkü bu ateş, Peygamber sevgisiyle yanan bir ateştir.

Şiirde anâsır-ı erbaa’da geçen ateş, toprak, su ve havanın hepsine yer verilmekle beraber, şiirde özlenen asıl unsur su; ikinci olarak da havadır. Buna göre Fuzûlî’nin mizacının “su”ya meyilli olduğu söylenebilir.

Şiirin genelinde hâkim mevsim bahar ve hâkim renk de yeşildir. Yeşil, aynı zamanda şairin bütün özlemlerinin sembolü kabul edilebilir. Beyitte su ve ateş tezat teşkil eden kelimelerdir. Bu anlamda “göz” kelimesi de tesadüfen seçilmemiştir. Bu kelimenin “su kaynağı” olan göz ile ilişkisi vardır.


“Suyun Türk tasavvuf kültüründe önemli bir yeri vardır.
Zira su, “Anâsır-ı Erbaa”dandır. Anâsır-ı Erbaa, dört unsur demektir. Bunlar; hava, su, ateş ve topraktır. Bu dört unsur, varlık âleminin de esasını teşkil eder.”