Makale

ATATÜRK, Din ve Din Adamları

ATATÜRK,
Din ve Din Adamları
Prof. Dr. Ali Sarıkoyuncu
Dumlupınar Üniv. Rektör Yrd.

Mustafa Kemal Atatürk (1881-1938), Türk ulusunun yetiştirdiği en büyük komutan ve devlet adamlarından biridir. O, ulusunun benliğinde saklı cevheri harekete geçirerek, önce Anadolu topraklarından emperyalistleri sürmüş, sonra da halkının çağdaş uluslar düzeyine çıkmasını hedeflemiştir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu, Türk çağdaşlaşma hareketinin önderi olan Atatürk, askerliği, devlet adamlığı, devrimciliğinin yanı sıra, ayrıca seçkin bir düşünce adamıdır.

Ne var ki, bu büyük insanın tüm görüş ve düşüncelerinin aynı derecede, özellikle kendi halkı tarafından tam anlaşıldığı söylenemez. Örneğin onun din ve lâiklik hakkındaki görüş ve düşünceleri en az bilineni, ama en çok tartışılan ve istismar edilenidir. Öyle ki, kimi çevrelerce konu hakkında taban tabana zıt, tamamen birbirinden farklı çeşitli düşünceler üretilmektedir. Bunlar arasında Atatürkçülüğü “dinsizlik” olarak takdim edenlerin sayısı azımsanamayacak kadar çoktur. Ayrıca din ve lâiklik ile ilgili tartışma ve değerlendirmeler sosyal hayatımıza tesir eden iki önemli konudur.

Gerçi Atatürk’ün din ve lâiklik anlayışı ile ilgili çalışmalar yok değildir. Özellikle “lâiklik” konusunda pek çok çalışma vardır. Fakat bunların çoğu incelendiğinde görülecektir ki, ya Atatürk’ün din ile ilgili sözlerini aktarmakla yetinilmiş ya da onun lâiklik anlayışında din ve din adamlarına yer verilmemiştir. Başka bir deyişle, yıllardır lâikliğin savunuculuğunu yapan kimi aydınlarımız, hocalarımız; lâikliği din ile birlikte ele alıp değerlendirmeyi, lâikliğin özüne aykırı bulmuşlardır.

Mustafa Kemal Atatürk’ün din ve lâiklikle ilgili düşünceleri çok tartışılmıştır. Bazılarına göre o, dini toplumsal hayattan çıkarmak istemiştir. Bu sebeple bunlara göre bundan dolayı dinsizdir. Dinî değerleri kullanarak hedefine ulaşmış, sonra da dini ortadan kaldırmaya çalışmıştır.

Gerçekte Atatürk, ne dini toplumsal hayattan çıkarmak istemiş ne de dinin özüne dokunmuştur. Onun mücadelesi, din adına ortaya çıkan zihniyetle olmuştur. Atatürk gerçekçi, akılcı, ileriyi gören, toplumunu ve dünyayı doğru okuyan, ne yaptığını bilen bir devlet adamıdır. Dine, dinî değerlere değil, hurafeciliğe ve din istismarına karşıdır. Bu da din düşmanlığı değildir; gerçek dindarlıktır. Bu sebeple lâiklik asla dinsizlik olmadığı gibi, Atatürk de dinsiz değildir. Bu bağlamda, Türkiye koşullarında gerçek dindarlık Atatürkçülüğün bir boyutudur.

Prof. Dr. Ethem Ruhi Fığlalı’nın dediği gibi, “Her şeyden evvel, bir kimsenin dinî duyguları ve dinî kültürü ile içinde doğup büyüdüğü, terbiyesini aldığı aile muhiti ve okul arasında çok sıkı bir alâka vardır. Bu noktadan hareketle, Atatürk’ün hayatına baktığımızda, son derece önemli bir manzara ile karşılaşırız.

Bir kere o, devrinin din kültürüne oldukça üst seviyede sahip Müslüman ve mütedeyyin (dindar) bir anadan babadan dünyaya gelmiş biridir ve ilk dinî bilgilerini de onlardan, bilhassa annesinden almış ve onun tarafından yetiştirilmiştir. Annesi Zübeyde Hanım onu, geleneklere uygun olarak ilâhilerle, yani Âmin Alayı ile mahalle mektebine başlatmıştır. İlk öğrenimini gördüğü Şemsi Efendi Mektebi ve daha sonra devam ettiği Selânik Mülkiye Rüştiyesi, devrinin şartları içinde ciddî dinî bilgiler veren öğretim kuruluşlarıydı. Hatta daha sonra girdiği Selânik Askerî Rüştiyesi de, Manastır Askerî İdadisi de programlarında aynı ciddiyet ve seviyede din kültürü veren müesseselerdi. Esasen Atatürk’ün din kültürünün seviyesini görmek ve göstermek için onun bu sahayla ilgili olarak tetkik ettiği Caetani’nin İslâm Tarihi, Corci Zeydan’ın Medeniyet-i İslâmiyet Tarihi gibi bugün ancak bu sahanın mütehassıslarınca takip olunabilen eserleri söylemek bile kâfidir. Onun bu sahadaki vukufu öylesine sağlamdır ki, daha sonra liseler için yazdırdığı tarih kitaplarının “İslâm Tarihi” bölümünü, bizzat kendisi kaleme almıştır. Ayrıca onun, Kur’an-ı Kerim’i tercüme ve tefsir edebilecek kadar Arapça bilgisine sahip olduğu da bilinmektedir. Görülüyor ki, Atatürk’ün dinî kültürü gerek seviye, gerek mahiyeti itibarıyla dikkati çekecek derecede ileridir.”

Ayrıca Çankaya ve Anıtkabir’de Atatürk’e ait kitapları inceleyenler, bu kitaplar arasında Türk-İslâm tarihinin büyük yer tuttuğunu görürler. Yine bu kitaplar üzerinde çalışanlar, Atatürk’ün önemsediği ibareler altındaki çizgileri ve birtakım notları açıkça izleyebilirler.

Öte yandan Atatürk’ün içtenlikle gerçek bir inanan kişi olduğunu kanıtlayan pek çok anı, olay vardır.

Örneğin 17 Ekim 1911’de Fuat Bulca’ya yazdığı mektupta, “...Allah nasip ederse mücadele sahasında birleşiriz. Cenab-ı Hak takdir etmişse ahirette kavuşuruz.” diyen Atatürk’ün, 2 Aralık 1916’da da Allah’ın varlığı ile ilgili kitaplar okuduğunu görüyoruz. Bu konuda sorulan bir soruya verdiği cevapta Allah hakkında düşüncesini şöyle açıklar:

“Arkadaşlar! Allah kavramı insan beyninin çok güç kavrayabileceği metafizik bir meseledir.”
Allah’ın birliğini onaylayan sayısız sözü vardır. Kayıtlara geçen birkaç sözü şöyledir:
“Ey arkadaşlar! Tanrı birdir, büyüktür.”
“Ey millet, Allah birdir, şanı büyüktür.”
Atatürk’ün, Allah hakkında bu ve benzeri sözleri, onun Kur’an diliyle konuştuğunu gösterir.
“Gözler O’nu görmez, O bütün gözleri görür.” (Enam, 93)
“De ki: O Allah birdir.” (İhlas, 1)
“O ancak bir tek tanrıdır.” (Nahl, 51)

Atatürk inanmış bir insandı. Bunun böyle olması da tabiidir. Çünkü milletlerin tarihinde ‘büyük’ sıfatını kazanmış önderler ve kahramanların hepsi de mensup oldukları milletin sahip olduğu maddî ve manevî bütün değerleri ile bütünleşmenin sırrını yakalamış ve bunları, hayatlarında, bizatihî tecelli ettirebilmiş insanlardır. Atatürk de tarihin kaydettiği büyük insanların ön saflarında yer aldığına göre, elbette mensubu olmakla daima iftihar ettiği yüce Türk milletinin bütün maddî ve manevî değerleri ile, özellikle milletimizi asırlardır yoğurmuş, ruh ve şekil vermiş manevî değerlerin en önemli unsurlarından biri olan dinimizle bütünleşmiş ve ona olan inancını, hayatının her safhasında vicdanının en mutena yerinde muhafaza etmiştir.

Bu gerçekler bilinmesine rağmen bazı kimseler, onu “dinsiz” olarak sunmada ısrarcı davranmaktadır. Bunlara göre o, Millî Mücadele esnasında İslâm’dan ve kimi hocalardan yararlanmış, ama asıl amacı Türk ulusunun hayatından dini çıkarıp atmak olmuştur. Bu görüşler dayanaktan yoksundur. Eldeki bilgi ve belgeler bunun aksini göstermektedir. Örneğin düşman yurttan kovulduktan sonra 1 Kasım 1922’de, saltanatın kaldırılması esnasında TBMM‘de yaptığı tarihî konuşmasında şöyle demektedir:
“Ey arkadaşlar! Tanrı birdir büyüktür. Tanrısal inançların belirtilerine bakarak diyebiliriz ki, insanlar iki sınıfta, iki devirde ele alınabilir. İlk devir insanlığın çocukluk ve gençlik devridir. İkinci devir insanlığın erginlik ve olgunluk devridir. İnsanlık, birinci devrede tıpkı bir çocuk gibi, tıpkı bir genç gibi yakından ve maddî vasıtalarla kendisiyle ilgilenilmesini gerektirir. Allah, kulları gereken olgunluk noktasına erişinceye kadar içlerinden vasıtalarla dahi kullarıyla ilgilenmeyi Tanrı olmanın gereği saymıştır. Onlara Hz. Âdem alehisselâmdan itibaren bilinen veya bilinmeyen sayısız denecek kadar çok nebîler, peygamberler ve elçiler göndermiştir. Fakat Peygamberimiz aracılığı ile en son dinî hakikatleri ve uygarlığı verdikten sonra, artık insanlıkla birtakım aracılar koyarak ilişki kurmayı gerekli görmemiştir. İnsanlığın kavrama düzeyi, aydınlanması ve olgunlaşması; her kulun doğrudan doğruya tanrısal ilhamlarla ilişki kurma yeteneğine ulaştığını kabul buyurmuştur. Ve bu sebepledir ki, Cenab-ı Peygamber, son peygamber olmuştur. Ve kitabı, en eksiksiz kitaptır.”

Yine Atatürk, Millî Mücadelenin kazanılmasından sonra çıktığı yurt gezilerinden birinde Balıkesir’e uğramış ve burada Zağnos Camii’nde halka hitap etmiştir. 7 Şubat 1923 tarihli bu konuşmasında şöyle der:

“Millet! Tanrı birdir, şanı büyüktür. Tanrı‘nın selâmeti, karşılıksız sevgisi ve hayrı üzerinize olsun. Peygamberimiz Efendimiz Hazretleri, Tanrı tarafından insanlara gerçekleri bildirmekle görevlendirilmiş ve elçi olmuştur. İnsan yaşayışını düzenleyen temel kurallar hepinizce bilindiği üzere yüce Kur‘an‘daki yazılı buyruklardır. İnsanlara doğruluğun özünü vermiş olan dinimiz, son dindir. Kusursuz ve en mükemmel dindir. Çünkü dinimiz, akla, mantığa, gerçeklere bütünüyle uyar ve uygun düşer. Eğer akla, mantığa ve gerçeklere uygun düşmemiş olsaydı, bununla diğer tabiat kanunları arasında çelişki olması gerekirdi. Çünkü bütün bu mevcut kanunları yapan Tanrı’dır.”

“Milletimiz, din ve dil gibi kuvvetli iki fazilete sahiptir. Bu faziletleri hiçbir kuvvet milletimizin kalp ve vicdanından söküp alamamıştır ve asla alamaz.”
Öte yandan Fransız gazeteci Maurice Pernot, 29 Ekim 1923’te Atatürk ile çeşitli konular üzerine yaptığı bir röportajda, ona dinî meseleler hakkında görüşlerini sorar. Aldığı uzun cevaptan sonra aralarında şöyle bir diyalog geçer:

Maurice Pernot, “Şu halde yeni Türkiye’nin dine aykırı hiçbir temayülü ve mahiyeti olmayacak demek?” der. Atatürk şu cevabı verir:

“Siyasetimizi dine aykırı olmak şöyle dursun, din bakımından eksik bile hissediyoruz.”
Maurice Pernot, “Zat-ı asilaneleri, düşündüklerini bendenize daha iyi izah buyururlar mı?” diyerek, Atatürk’ten sözlerini açmasını ister. Bunun üzerine Atatürk şu açıklamayı yapar:

“Türk milleti daha dindar olmalıdır. Yani bütün sadeliği ile dindar olmalıdır demek istiyorum. Dinime, bizzat hakikate nasıl inanıyorsam buna da öyle inanıyorum. Bilince aykırı, ilerlemeye engel hiçbir şey içermiyor. Oysa, Türkiye’ye bağımsızlığını veren bu Asya milletinin içinde daha karışık, yapmaca, batıl inançlardan ibaret bir din daha vardır. Ancak bu cahiller, bu acizler, sırası gelince aydınlanacaklardır. Onlar ışığa yaklaşmazlarsa, kendilerini mahv ve mahkum etmişler demektir. Onları kurtaracağız.”

Böylece Atatürk, dinin bilime ve ilerlemeye aykırı olmadığı, ama gerçek dinle hurafe anlayışları birbirine karıştırmamak gerektiği düşüncesindedir. Lâiklik sadece din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması demek değildir. “Lâiklik, tüm yurttaşların vicdan, ibadet ve din özgürlüğü de demektir.” diyen Atatürk, lâikliğin din aleyhtarı bir zihniyetle uygulanması ihtimalini göz önüne alarak şöyle demiştir:

“Lâik hükümet tabirinden dinsizlik manasını çıkarmaya yeltenen fesatçılara fırsat vermemek lâzımdır.”
Atatürk, Ankara Orman Çiftliğindeki gezilerinde kendisine eşlik edenlere zaman zaman çeşitli konulara ilişkin görüşlerini açıklardı. Bu gezilerden birine katılan Asaf İlbay, Atatürk’ün din hakkında ne düşündüğünü açıkça öğrenmek için iyi bir fırsat yakaladığını düşünmektedir. Atatürk’e sorar:

“Paşam din hakkındaki düşüncelerinizi öğrenmek istiyorum.” Atatürk cevap verir:
“Din vardır ve lâzımdır. Temeli çok sağlam bir dinimiz var. Malzemesi iyi; fakat bina, uzun yüzyıllardır ihmale uğramış. Harçlar döküldükçe yeni harç yapıp binayı sağlamlaştırmak lüzumu duyulmamış. Aksine olarak birçok yabancı unsur -yorumlar, hurafeler- binayı daha fazla hırpalamış. Bugün bu binaya dokunulamaz, tamir de edilemez. Ancak zamanla çatlaklar derinleşecek ve sağlam temeller üstünde yeni bir bina kurmak lüzumu doğacaktır.

Din bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanının sesine uymakta serbesttir. Biz dine saygı gösteririz. Düşünüşe ve düşünceye karşı değiliz. Biz sadece din işlerini, millet ve devlet işleriyle karıştırmamaya çalışıyor; kaste ve fiile dayanan bağnazca hareketlerden sakınıyoruz. Gericilere asla fırsat vermeyeceğiz.”

1930 yılında bir oryantalistin Hz. Muhammed hakkında yazdığı kitabı Türkçe’ye çeviren bir yazar, eserini Atatürk’e takdim eder. Atatürk kitabı inceledikten sonra Prof. Dr. Şemsettin Günaltay’ı çağırır ve kitap hakkında fikrini sorar. Günaltay’ın cevabı:

“Ele alınacak bir şey değil, bir facia Paşam.” olur.
Atatürk, Günaltay’ın sözünün bitmesini beklemeden yerinden fırlar ve yanında bulunan Başbakan İsmet Paşa’ya dönerek, “Bu paçavrayı toplatın ve tercüme yapanı da devlet hizmetinde kullanılmamak üzere hükümet kapısından uzaklaştırın.” der.

Şemsettin Günaltay, anılarının devamında Atatürk’ten şunları nakleder:
“(Hz.) Muhammed’i bana, cezbeye tutulmuş sönük bir derviş gibi tanıttırmak gayesine kapılan bu gibi cahil adamlar, onun yüksek kişiliğini ve başarılarını asla kavrayamamışlardır. Anlamaktan da çok uzak görünüyorlar. Cezbeye tutulmuş bir derviş, Uhud Muharebesinde en büyük bir komutanın yapabileceği bir planı nasıl düşünür ve uygulayabilir?

Tarih, hakikatleri değiştiren bir sanat değil, belirten bir bilim olmalıdır. Bu küçük harpte bile askerî dehası kadar siyasî görüşüyle de yükselen bir insan, cezbeli bir derviş gibi tasvire yeltenen cahil serseriler, bizim tarih çalışmamıza katılamazlar. (Hz.) Muhammed bu harp sonunda, çevresindekilerin direnmelerini yenerek ve kendisinin yaralı olmasına bakmayarak, galip düşmanı izlemeye kalkışmamış olsaydı, bugün yeryüzünde Müslümanlık diye bir varlık görülemezdi.”

Atatürk’ün, Allah ve Peygamber hakkında düşünceleri inanmış bir insanın düşünceleridir. Aynı şekilde Kur’an-ı Kerim’e de hayrandır. Osman Ergin’in Türk Maarif Tarihi adlı eserinde, güzel sesli, musikişinas kişilerle toplantılar düzenleyen Atatürk’ün, bu toplantılarda Kur’an-ı Kerim okutup, onu huşu içinde dinlediği bildirilmektedir.

1930 yılında Atatürk, Fevzi Çakmak’la birlikte trenle yurt gezisine çıkıyorlar. Kompartımanda ülke sorunlarını konuşurlarken bir milletvekili içeri girip, Atatürk’ün kulağına bir şeyler söylüyor. Atatürk’ün kaşları çatılıyor, Fevzi Paşa’ya dönerek, “Paşam, lütfen beni takip ediniz, arkadaşlar bir haber getirdi, inceleyelim.” diyor. Diğer vagondaki kompartımanda yüksek rütbeli bir subayın kanepe üzerinde namaz kıldığını görüyorlar ve Atatürk Mareşale diyor ki, “Paşam, bu adamın biraz evvel kulağıma gizli bir şeyler söylediğini gördünüz. Bu adam muhafız kıtasına mensup yüksek rütbeli bir subayın namaz kıldığını gammazladı. Bu adam namaz kılmayı kendi aklınca suç görüyor, durumu size göstermek için buraya kadar zahmet ettim.”

Atatürk ilk istasyonda milletvekilini trenden indiriyor ve gelecek dönem milletvekili seçilmesini engelliyor. Münir Hayri Egeli (Ö. 1970), Atatürk’ten Bilinmeyen Hatıralar isimli eserinde şöyle bir olayı anlatır:

Atatürk için dinsiz diyenler oldu. Bunu bir moda gibi yayanlar oldu. Onun lâik anlayışını dinsiz gibi göstermekte fayda bulanlar oldu. Halbuki Atatürk yobaz aleyhtarı idi. Size başımdan geçen bir vakayı naklederek başlayayım:

Bir gün Necip Ali ona:
“Efendim Münir Hayri namaz kılar.” dedi.
En yakın bir dostumun beni bu şekilde takdim ettiğini gören beni sevmeyenler, şimdi kovulacağımı zannederek gülüştüler.
-Sahi mi?
-Evet Paşam.
Niçin namaz kılıyorsun?
-Namaz kılınca içimde bir huzur ve sükun hissederim.
Atatürk demin gülenlere döndü:
“Batmak üzere olan bir gemide bulunsanız her halde yetiş Gazi demezsiniz, Allah dersiniz. Bundan tabii ne olabilir.”

Sonra bana döndü:
-Dünyadaki işlerine zarar getirmemek şartıyla namazını kıl, heykel yap, resim de.
Atatürk gerçekte dine ve dindara değil, hurafeciliğe ve taassuba karşıydı. Çünkü hurafeciliğin dine zarar verdiği, taassubun da çıkarcılığa zemin teşkil ettiği kanaatindeydi.

“Softa sınıfının din simsarlığına izin verilmemelidir. Dinden maddî çıkar sağlayanlar iğrenç kimselerdir. İşte biz bu duruma muhalifiz ve buna izin vermiyoruz. Bu gibi din ticareti yapan insanlar, saf ve masum halkımızı aldatmışlardır. Bizim ve sizlerin mücadele edeceğimiz ve ettiğimiz bu kimselerdir.”

1923 yılına kadar cuma ve bayram namazı hutbeleri baştan sona Arapça okunurdu. Müslüman Türk halkı, tamamı Arapça olan bu hutbelerden bir şey anlamıyor, sadece başını önüne eğip dinliyordu. Bu durum hutbenin amacına da uygun değildi. Atatürk, cesaretle bu yanlışlığın üzerine gitmiştir. Bugün hutbeler, ülkemizde Türkçe okunuyorsa, bu onun sayesinde olmuştur. Atatürk, Türk ulusu inandığı dini öz kaynağından öğrensin, Kur’an’ın ne dediğini bilsin istiyordu. “Türk, Kur’an’ın arkasından koşuyor, fakat onun ne dediğini anlamıyor, içinde neler var, bilmiyor ve bilmeden ibadet ediyor... Arkasından koştuğu kitapta neler olduğunu Türk anlasın.” Bu sebeple Kur’an-ı Kerim’i ve Sahih-i Buhari’yi Türkçe’ye çevirtmiştir.

“Dini lüzumlu bir kurum” olarak kabul eden Atatürk, kendi ifadesiyle, “din oyunu aktörleri”nin meydanı boş bulmaması için Diyanet İşleri Başkanlığını kurmuştur.

Din ticareti yapanlara, dinden maddî çıkar sağlayanlara karşı olan Atatürk, gerçek din bilginlerini daima takdir etmiş, hizmetlerini övmüş ve onlarla iftihar etmiştir. Bunlardan biri ilk Diyanet İşleri Başkanı M. Rıfat Börekçi’dir. Börekçi, Atatürk’ün huzuruna girdiğinde hep ayakta karşılanmıştır. “Paşam, beni mahcup ediyorsunuz.” dediği zaman da, “Din adamına saygı göstermek, Müslümanlığın icaplarındandır.” karşılığını almıştır.

Atatürk’ün aynı şekilde saygı gösterdiği ve “baba” diye hitap ettiği bir diğer din bilgini de Amasya Müftüsü Abdurrahman Kâmil Efendi’dir. Öte yandan Nazillili Müderris Hacı Süleyman ismi de Cumhuriyet tarihimize Atatürk’ün “mefkure arkadaşı” olarak geçmiştir.

Atatürk’ün ilgi gösterip onurlandırdığı din adamı sadece bu üç isim değildir. Ülkenin bağımsızlığı için mücadele eden daha pek çok din adamını onurlandırmıştır. Orgeneral Kazım Özalp’in ifadesiyle, “O uygun olmayan durum ve koşullar içinde, saygıdeğer din bilginlerimiz öne geçmişler, sadece telkin ve aydınlatma ödevi ile yetinmemişler, ulusal kuvvetlerin başında da çarpışmışlardır.”

Atatürk’ün lâiklik, din ve din adamları üzerine söyledikleri, bugün Türkiye’de hala tartışılmakta olan din-devlet, din-siyaset ve din-çağdaşlaşma ilişkilerinde yol gösterici özelliğini korumaktadır. Onun din konusundaki akılcı ve gerçekçi tutumu, hem dindarları hem de dinle ilgisi olmayanları koruyucu ve rahatlatıcı niteliktedir. Çünkü Atatürk’e göre esas olan, toplumsal düzenin sağlanması ve geliştirilmesidir. O, bu kavramların her birini, birey ve toplum için yaşamsal birer değer olarak kabul eder. Bu yüzden din ve Atatürk üzerinden siyaset yapmak veya herhangi bir şekilde çıkar ummak, dine ve Atatürk’e karşı yapılmış bir haksızlık olarak değerlendirilmelidir. Türk vatanı ve ulusunun ebedî varlığı ve yüce Türk devletinin bölünmez bütünlüğü açısından bu tür haksızlıklara fırsat verilmemeli ve bunlarla mücadele edilmelidir.


“Gerçekte Atatürk, ne dini toplumsal hayattan çıkarmak istemiş ne de dinin özüne dokunmuştur. Onun mücadelesi, din adına ortaya çıkan zihniyetle olmuştur. Atatürk gerçekçi, akılcı, ileriyi gören, toplumunu ve dünyayı doğru okuyan, ne yaptığını bilen bir devlet adamıdır.”


“Atatürk’ün din kültürünün
seviyesini görmek ve göstermek için onun bu sahayla ilgili olarak tetkik ettiği Caetani’nin İslâm Tarihi, Corci Zeydan’ın Medeniyet-i İslâmiyet
Tarihi gibi bugün ancak bu sahanın mütehassıslarınca takip olunabilen eserleri söylemek bile kâfidir. Onun bu sahadaki vukufu öylesine

sağlamdır ki, daha sonra liseler için yazdırdığı tarih kitaplarının “İslâm
Tarihi” bölümünü, bizzat kendisi
kaleme almıştır.”