Makale

DOST BAŞA DÜŞMAN AYAĞA

DOST BAŞA DÜŞMAN AYAĞA

Süreyya Meriç

Samoa’lı bir kabile reisi olan Tuiavii’ye göre ayakkabı, insanı toprağın müşfik dokunuşlarından mahrum bırakıyor; ıslak çimenlerle, altın tozlarını andıran kum taneleriyle arasına giriyordu. Üstelik sadece ayakkabı mı, bir de içlerine giydikleri çoraplarla insanlar, bütün yüklerini taşıyan en kıymetli uzuvlarını âdeta bir cendereye hapsediyordu. Göğü Delen Adam, her ne kadar 20. yüzyıl insanı için distopik bir tersine bakış olsa da, ferdî hayatımızda kullandığımız pek çok nesneye ikinci bir gözle bakmamızı da sağladı. Peki, Tuiavii’nin ayakkabılar için sarf ettiği onca sözün hakikatte yeri var mıydı? Eşini almadan yola düşmeyen, kışın karına, yazın sıcağına, çalının dikenlerine, taşın sivri dişlerine karşı ayaklarımızı koruyan sevgili ayakkabılarımız olmadan ne yapardık? Erich Scheurmann’ın kurgusundaki papalagi değiliz hiç şüphesiz. Fakat son yıllarda Tuiavii’nin eleştirilerini haklı çıkaran bir tüketim toplumuna dönüştüğümüzü de göz ardı edemeyiz. İnsana hizmet ve uzuvlarını korumak için ortaya çıkan, giyim kuşamımızın vazgeçilmez parçası ayakkabılarımız artık renk renk, çeşit çeşit. Sadece bir ihtiyacı karşılamıyor artık. Kimi zaman bir tutkuya dönüşüyor. Biz yine de kadim dostumuzu asıl hüviyetinden değerlendirmeye çalışalım ve tarihî yolculuğuna kısaca nazar edelim. Hizmetine karşı gözü yükseklerde olmayan yoldaşımızın; ayağımız altında gezdirdiğimiz, kullanmadığımızda kapı önünde bekçi ettiğimiz ayakkabıların ilk hâlini tasavvur etmeye çalışalım. Kaba derilerin, sıkıştırılarak düzleştirilmiş sert otların, ipler yardımıyla ayaklara tutturulmasıyla başladı ayakkabıların tarihî yolculuğu. Mısır gibi sıcak ülkelerde yalın ayak dolaşmak yaygın olsa da papirüslerin görev mahallini değiştirip iki bantla ayakların altına serildiğini söylememiz gerek. Eski Yunan’da da kayışlarla bağlanmış basit tabanların ayakkabı olmasa da âdeta tabanlık ya da günümüzdeki adıyla sandalet olarak kullanıldığını görürüz. Ama ayakkabının sağ ve sol çift olarak yapılması daha geç bir dönemdedir, standart ayak numaralarının geliştirilmesi için ise önünde daha yüzlerce yıl vardır. Evet, yanlış duymadınız, M.Ö. ikinci yüzyıla kadar ayakkabılar çift olarak satılsa da henüz aralarında bir sağ sol ayrımı yoktu. Doğal olarak hiçbir anne çocuğuna ayakkabılarını ters giymişsin diye uyarılarda bulunmuyordu. 1300’lerde ise artık numaralı ayakkabılar piyasada kendini göstermeye başladı. Ayakkabının tarihinde bir değişim de yüksek tabanlı Türk takunyalarının Avrupa pazarlarına ilham vermesiyle başladı. “chopine” adı verilen yüksek ökçeli ayakkabılar üretildi. Üstelik bu ayakkabıları Avrupa’da sadece kadınlar değil erkekler de kullanıyordu. Türklerin özellikle sosyal hayatta pratikliği ile ön plana çıkan “çözme edik” adındaki ayakkabıları yumuşak deriden imal ediliyordu. Ata binmeyi kolaylaştıran bu ayakkabılar, Sakalar ve Hunlardan itibaren kullanılageldi, günümüzde ise kısaca çizme adını aldı. Osmanlı döneminde ayakkabı ustaları esnaf arasında diğer zanaatkârlar gibi önemli bir yere sahipti. Halkta her kesimin giydiği ayakkabı rengi ve şekline göre birbirinden ayrılmaktaydı. Esnaftan kimin daha maharetli olduğu, işini hakkıyla yaptığı ise dükkânın çatısından anlaşılırdı. Bir ustanın elinden çıkan pabuç iyi değilse müşteri şikâyet kabilinden pabucu dükkânın çatısına atardı. Pabucunu dama atmak deyiminin buradan geldiği söylenir. Dünyanın bir diğer ucuna, Çin’e baktığımızda ise ayakkabıların serencamı bambaşkaydı. Ayak küçültme geleneğinin zulme dönüşmesi 10. yüzyılda başladı ve maalesef yakın tarihe kadar devam etti. Ayak kemiklerinin kırılmasıyla şekil bozukluğuna yol açan “altın lotus”lar kadınlar tarafından yüzyıllarca kullanıldı. Bu uygulama oldukça acılıydı ve hareket kabiliyetini büyük ölçüde kısıtlıyordu. Dünyanın bir ucunda rahatlığın simgesi olan, bir diğer ucunda âdeta eziyete dönüşen ayakkabılar, 21. yüzyılla birlikte saltanat sürüyor diyebiliriz. Mevsimler için çeşit çeşit, renk renk ayakkabılar dükkânlarda arzıendam ediyor. Yürüyüş, koşu ve her türlü spor için özel ayakkabılar tasarlanıyor, günlük kullanımdan özel günlere kadar geniş bir yelpazede ürün sunuluyor. Bu çokluğun baş döndürdüğünü ve ayakkabıyı tüketim nesnesi hâline getirdiğini söylemek pek de yanlış olmaz.

Pabuç Farsçadan dilimize geçen pabuç, pâ (ayak) ve pûş (örten) kelimelerinden mürekkep. Ayağa giyilen ökçesiz ayakkabılar için kullanılıyor.

Çözme Edik Türk kültürünün bir parçası hâline gelen bu çizmeler, atlı süvariler için öyle kullanışlıydı ki Çin hükümdarı Wuling (M.Ö 4. yy) Hun askerî giyim tarzını kendi ordusu için de benimsemiş, askerlerine Türk usulü çizmeler giydirmişti.

Sarı Çizmeli Mehmet Ağa kimdi? Osmanlıda ayakkabıların şekilleri ve renkleri belli kurallara bağlanmıştı. Müslümanların ayakkabıları sarıydı. Sarı Çizmeli Mehmet Ağa tabiri de sarı deriden mamul ayakkabı giyen askerleri işaret ediyordu.

Tak Tak Tak, Kundurama Bak Tahta kundura denilince akla Hollanda gelse de kundura pek çok medeniyette neşet eden bir ayakkabı çeşidi. Rahatlığın değil estetiğin ön planda olduğu kunduraları şimdilerde sadece geleneksel sanat sergilerinde görüyoruz.

Ayağında Yemeni Üç saraçlı olan, ökçesiz ve yumuşak deriden yapılan yemeniler Anadolu halkının ilk tercihleri arasındaydı.