Makale

EGO HAPİSHANESİ

EGO HAPİSHANESİ

Kaan H. Süleymanoğlu

Bencillik bir hapishanedir. Onu diğer gerçek hapishanelerden ayıran şey, parmaklıklarının görünmez oluşudur. Kişinin, kendi istek ve arzularını hayatın merkezine koyması, egoist, bencil bir kişilik inşasının sebebi değil, sonucudur. Bu yanlış kişilik inşası ben fikrinin, dünyadaki bütün değerlerin üzerinde tutulması gibi bir yanılgıdan beslenir. Ve ilginç bir şekilde altında sevgi dolu bir ebeveynin veya bilinçsiz bir çevrenin imzası vardır. Terbiye edilmemiş ilkel benlik, kendi mutluluğu ve hazzı için bütün dünyanın cehenneme dönüşmesinden hiçbir rahatsızlık duymaz. Her istediğini elde eden çocuklarda daha sonra doğal olarak ortaya çıkan bencillikle; hiçbir eğitim almamış, ilkel bir orman adamında tezahür edecek bencilliğin arasında gerçekte fark yoktur. İkisi de kendini, varlık hiyerarşisinin en tepesine oturtur. Peki, bu sinsi hapishanenin parmaklıkları, içindeki mahkûm tarafından neden ve nasıl görülmez? Çünkü o parmaklıklar insanı hayatta tutan temel güdülerden oluşur: Yemek, içmek, barınmak, toplumda bir yer edinmek, saygı ve sevgi görmek. Fark edileceği üzere bunların hepsi masum ve insani beklentilerdir. Nitekim ben bilinci tümüyle yok olduğunda insanın yaşamı, şahsiyeti, yarınları tehlikeye girer. Sadece insanın mı? Hayır elbette. Toplumun da yarınları kimliksiz, kişiliksiz bir sis bulutunun içinde kaybolma tehlikesiyle karşı karşıya kalır. Benlik duygusu, şahsiyeti ayakta tutan temel iskelettir. Onun gerekliliği, hem bireyde hem toplumda kendini defalarca gösterdiği için açıklanmasına, izah edilmesine bile lüzum yoktur. Egoizm işte bu varoluşsal iskeletin kontrolden çıkması, büyümesi, sahibini de içine alması nevinden hastalıktır. Bedeni ayakta tutan iskelet egoizmle palazlandığında o bedeni de içine alan bir kafese dönüşür. İnsan nasıl ki gündelik hayatta asli uzuvlarını görmez, onları otomatik şekilde kullanırsa benliği tarafından kafeslendiğinde de düştüğü esareti göremez. Çünkü parmaklıklar kendi öz parçalarından müteşekkildir. Kendi duygularından, düşüncelerinden, deneyimlerinden ve hâlihazırdaki eylemlerinden. İçine tıkıldığı hücreyi göremeyen bir kimseye kolay kolay insanların yardımı da dokunamaz. Çünkü hür olduğunu zanneden bir mahkûmu hiç kimse özgürlüğüne kavuşturamaz. Onu uykusundan uyandıramaz. İslam’ın Vadettiği Çıkış Ego, kadim felsefeden modern kuramlara kadar hemen herkesin değindiği, üzerinde düşünceler serdettiği bir konu. Çünkü egonun yani benliğin ahlakla çok yakın ve hararetli bir ilişkisi var: İnsanın kendi çıkarlarını, konforunu, istek ve arzularını öncelemesinin sınırları nerede biter? Sosyal bir varlık olan insan, doğal olarak başkalarının istek ve arzularıyla karşılaşmak, çatışmak ve buna göre kendini yeniden biçimlendirmek, dizayn etmek durumundadır. İstediğini elde etmek, istediği gibi yaşamak, istediği kadar sahip olmak, toplumsal dokunun izin vereceği şeyler değildir. Kendi hayatını, bedenini, düşüncelerini diğer insanların önünde ve üstünde tutmak, doğal bir dokuyu gerekli kılan toplumsal yapıyı en küçük hücresi olan aileden başlamak üzere cemiyete doğru tahrip eder. Sağlıklı toplum, öz saygısının yanında başkalarına da saygısı olan bireylerden oluşur. Bana dokunmayan yılan bin yaşasın, anlayışı, egoizmin hastalıklı bir sonucudur ve huzur toplumunda bu türden bencilliklerin hiçbir zaman yeri yoktur. Huzur toplumu aksine, başkasının rahatı için kendi rahatından fedakârlık edebilen insanlardan oluşur. Egoizm temelde bir narsistik kişilik bozukluğudur. Bu yapıdaki insanların aile, arkadaşlık, iş ve grup deneyimlerinde genelde başarısız oldukları görülür. Çünkü bu ilişkiler fedakârlık, diğerkâmlık gerektiren mahiyet arz ederler. Ne yazık ki egoist yönelimler ilgisiz, eğitimsiz ve yalıtılmış çevrelerde büyüyen çocuklarda ortaya çıktığı kadar yoğun ilgi, yoğun eğitim ve yoğun sosyal çevre gören çocuklarda da ortaya çıkabilmektedir. El üstünde tutulan, her istediğini elde eden, her heves ettiğine erişen, kendi durumundan aşağıdakilerle hiç empati kurmayan, yokluk, yoksunluk nedir bilmeyen, fırsat eşitsizliğine maruz kalan akranlarını anlamayan, dünyanın başka yerlerindeki acılardan bigane büyütülen her çocuğun egoizm hapishanesine düşme tehlikesi vardır. İslam her şeyden önce insanı bencillik hapishanesine düşmekten korumaya çalışır. Ama yanlış bir eğitimle ve terbiyeyle o hücreye düşenleri de zekât, sadaka gibi fedakârlık ve toplumsal adanmışlık gerektiren cihanşümul emir ve tavsiyelerle terbiye eder. Hz. Peygamber’in, “Komşusu açken tok yatan bizden değildir.” sözü sadece bir yemek alışverişini değil, bir kimlik teklifini ve inşasını da ihtiva eder. İnsanı, hücresinden dışarı çıkmaya, özgürleşmeye özendirir. Dinin insanı her daim fıtrata davet etmesinin güzel bir örneği burada tecelli eder. Yanlış çevre, hatalı eğitim ve sorunlu iletişimle bencilleştirilen yani doğuştan elde ettiği özgürlüğü ego hapishanesine düşüren bir kişi, dinin sahih emirleri ve nezih özendirmeleri sayesinde o hapishaneden dışarı çıkabilir.
Kolektif Bencillikler
Bencilliğin her çeşidi insanlığın başına beladır. O bazen bireysel bazen kolektif tecelli edebilir. On yedi ve on sekizinci yüzyılda dünyayı bencilce aralarında paylaşan emperyal güçler, egoizmin uluslararası örneklerini teşkil eder. Kendi soyluluğunu, sınıfını, ülkesini diğer ülkelerin, diğer insanların, diğer ırkların üzerinde gören, dünyanın merkezine oturtan Batılı akıl, bu hastalıklı yaklaşımı yüzünden en ufak bir vicdan azabı duymadan dünyanın öbür ucuna giderek insanları köleleştirmiş, yüzyıllar boyu yer altı ve yer üstü kaynaklarını sömürmüştür. Afrika’nın talihsiz tarihi, Batı egoizminin en net sahnelendiği yerdir. Aydınlanma çağında bile siyahların insan olup olmadıklarının tartışıldığını, köleliği ve insan ticaretini yürüten ailelerin Avrupa’da hâlen prestijli koltuklarda oturduğunu, enerji kaynakları için İslam coğrafyasına gözünü kırpmadan kan ve kaos ihraç edenleri düşündüğümüzde Batı’nın birinci ve ikinci dünya paylaşım savaşlarında on milyonlarca insanın ölümüne nasıl kolaylıkla yol açtığını da anlamış oluruz. Bencillik üzerine kurulu uygarlıklar eninde sonunda trajik şekilde yıkılmaya mahkûmdurlar. Çünkü gittikçe daha globalleşen, daha iç içe geçen dünyada acılar, sefalet ve açlık kendi kaderine mahkûm edilmesi imkânsız bir kabiliyet kazanmıştır. Geride bıraktığımız 2020 yılına kara bir mühür vuran covid pandemisi, hepimizin aynı gemide olduğunu, hiç kimsenin kendi küçük hesaplarıyla baş başa, mutluluk içinde, dünyaya sırt dönerek yaşayamayacağını; acının, kederin ve yokluğun eninde sonunda bütün insanlığın önüne aynı faturayı koyabileceğini göstermiştir.Son olarak Müslümanların arasına fitne sokan egoist düşüncelere değinmemiz gerekiyor. Bir çeşit hakikat tekelciliği yapan kimi dinî grup ve düşünceler, İslam’ın ilk yüzyılından itibaren hep var olagelmiştir. Kendi yaklaşımlarını, tutumlarını, yorumlarını dünyanın ve dinin merkezine oturtmak gibi bir maluliyetle hareket eden bu yapılar, güçlerini sarsılmaz egolarından alırlar. Başka yorumların olabileceğine ihtimal vermek şöyle dursun, onları sapıklıkla suçlar, bazen de tekfir ederler. Barış dini İslam’a en çok zararı da bu egoist örgütlenmeler ve odaklar verir. Oysa İslam tarihinde tefsir, hadis, fıkıh, kelam alanlarında ortaya konulan büyük külliyatlar, hakikatin mezhepten meşrebe, coğrafyadan tarihe, farklı yorumlanabileceğinin en önemli delilidir. Unutmamak gerekir ki Allah’ın dini hepimizin düşünce ve çabasının üzerindedir. Ancak ben varsam İslam da var, anlayışı ülkemizde ağır bir sosyal travmaya ve tahribata neden olan Fetö terör örgütünün, tebaasına zerk ettiği en temel düşünceydi. Bu tür yapıların belirgin karakteri egoist, hastalıklı, kolektif refleksleridir. Din ve düşünce alanında da egoizm hapishanesine düşmemek için azami çaba göstermenin gerekliliği ortadadır.
Huzur Toplumuna Doğru
Şunu hiçbir zaman unutmamak gerekir ki bencillik, toplumdan önce sahibini çürütür. Bu sebeple ailelere, öğretmenlerimize, din görevlilerimize, Kur’an kursu hocalarımıza, velhasıl çocukların kişiliğinin teşekkülünde pay sahibi olması muhtemel her kişiye ve meslek grubuna büyük görevler düşmektedir. Elbette herkes kendi çocuğunu mutlu, huzurlu, müreffeh bir ortamda yetiştirmek, yoksunluk görmeden, acı çekmeden büyütmek ister. Bu, en tabii ebeveyn tutumudur. Ama çocuklarımıza dünyanın başka yerinde insan kardeşlerinin acılar çektiğini, zulümler yaşadığını, çaresizlikler içinde olduğunu da göstermemiz; onlarda “öteki” bilincinin gelişmesini sağlamamız gerekiyor. Bütün bunlar çocuğun yoğrulmaya müsait, yumuşacık ruhuna küçük ama değerli dokunuşlarla mümkündür. Söz gelimi mülteci çocuklara tashih edilecek küçücük bir kumbaranın, komşunun çocuğunu sevindirmek için ona hediye edilecek bir oyuncağın, çöpçüleri yormamak için yere ambalaj atmamanın, bazı bayramları huzurevlerinde gözleri pencerelere dalıp giden yaşlılarla geçirmenin, yetiştirme yurdundaki çocuklara doğum günü hediyesi göndermenin hiç de zor şeyler olmadığını hepimiz biliyoruz. Kimse çocuğunun ve ailesinin acı, yokluk çekmesini istemez, demiştik. Ama eminiz ki hiç kimse çocuğunun veya terbiyesinden mesul olduğu kimselerin bir hapishaneye düşmesini de istemez. Hele de söz konusu hapishane parmaklıkları görünmeyen, kişinin benlik iskelesinden devşirilmiş ego hapishanesiyse. O hâlde bize düşen, başta kendi egomuzu fedakârlık, diğerkâmlık ve cömertlikle terbiye etmek; İslam’ın huzurlu bir toplum inşası için ortaya koyduğu üstün ahlaki ölçüleri hayatımızda tatbik etmek; sonra da maiyetimizdekilerin o feci hapishaneye düşmesi, olgun ve düşünceli bir şahsiyet kazanması için bilinçlenmelerini sağlamak olmalıdır.