Makale

YABANCILAŞMAKTAN YAKINLAŞMAYA

YABANCILAŞMAKTAN YAKINLAŞMAYA

Binay Bilge Annak
Uzman Psikolog

“Kitaplardan önce kendimizi okumaya çalışalım.” Mevlana Celaleddin Rumi

İ

nsanın hayat yolculuğu, bir ölçüde kendini tanıma veya tanımaya çalışma yolculuğudur. Bu yolculuğun önündeki en önemli engellerden biri de yabancılaşmadır. Yabancılaşma, kişinin davranışlarının beklentileri ve istekleri ile örtüşmemesi ve farklı davranış sergilemesidir. Bu süreçte kişi hayatına yön verememekte, kendini yalnız, çevreye karşı ilgisiz ve güvensiz hissetmekte, diğer insanlardan uzaklaşmakta, hayatı anlamsız bulmakta, birtakım duygu ve düşüncelere kapılmaktadır. Örneğin:

Sanki başkalarının hayatını yaşıyorum.

Kendimi yönergelere göre hareket eden bir robot gibi hissediyorum.

Karar vermekte zorlanıyorum ve başkalarının kararını yaşıyorum.

Yaşamak benim için bir görev ve ben sadece o görevi yerine getiriyorum.

Kendimi dünyada tamamen yalnız hissediyorum.

Hissettiklerimi anlatsam bile kimsenin beni anlamayacağını biliyorum.

Kimseye güvenemiyorum.

İnsanların samimi olmadığının farkındayım.

Dünyanın korkutucu bir yer olduğunu düşünüyorum.

Yapacaklarımı düşününce bile kendimi yorulmuş hissediyorum.

Gelecek bana çok kasvetli ve yorucu geliyor.

Bu düzenin işe yaramaz bir parçasıyım.

Hepimiz hayatımızın bazı dönemlerinde bu duygu ve düşünceleri hissediyoruz ancak bu hislerin sürekli olması, yaşam kalitemizi, sağlığımızı, çevremizle olan ilişkimizi etkilemeye başlaması ve tercihimiz dışında yaşanması hâlinde bir “yabancılaşma” sorunu yaşadığımızı kabul edebiliriz.

BİZİ BİZE YABANCILAŞTIRANLAR

Çalışma Hayatı: Hayatımızın büyük bir bölümünü geçirdiğimiz çalışma hayatında;

Kendimizi ifade edemediğimiz,

Yaptığımız işe inanmadığımız,

Emeğimizin değer görmediği işleri yaptığımız,

İdareciler ve işverenler tarafından sadece “çalışan” olarak değerlendirildiğimiz,

Verilen görevi robot misali, yargılamadan, eleştirmeden, revize etmeden, duygulardan soyutlanmış biçimde gerçekleştirdiğimiz,

Çalışma arkadaşlarımızla birbirimize destek olmadan ve birbirimizi rakip olarak görerek çalıştığımız zaman yabancılaşmanın da ağına düşmüş oluyoruz.

Böyle bir çalışma hayatında da hepimiz pazartesi sendromunu yaşıyoruz, sabah alarmlarımızı erteliyoruz ve bir süre sonra hayatımızı “emekli olup köyümüze ya da bir kıyı kasabasına yerleşmek” hayaliyle öteliyoruz. Esasen çalışma hayatını kendi yaşamımızdan bağımsız bir konuma oturtuyoruz. Çünkü istediğimiz, özlediğimiz, beklediğimiz çalışma hayatı bu değil. Bu yüzden öncelikle bizi mutlu eden mesleği seçmek, sevdiğimiz, kendimizi ifade ettiğimiz, görüş ve önerilerimizin değer gördüğü bir işyerinde çalışmak önem taşıyor.

Medya / Sosyal Medya: Herkesin TV programlarında olduğu gibi birbirini puanladığı, sadece sayısal değeri olan duygusuz, samimiyetsiz, kibirli bir süreç yaşıyoruz. Bu süreç ne kültürel durumumuzla ve geleneklerimizle örtüşmekte ne de ruhumuza hitap etmekte. Bir tuşla puanlıyoruz, birkaç kelime ile başka bir insanın hayatına dair söz söyleme hakkını kendimizde bulabiliyoruz. Amaçlarının insanlara yardım etmek olduğunu iddia eden TV programlarıyla, insanların özelini hiç sakınmadan açıklıyor, yarasını kanatıyor ve pansuman dahi etmeden hayatımızdan yani TV ekranından çıkartıyoruz.

Hayatın bir yarışma programı olarak bize sunulduğu, misafir ağırlamamızın, yemek ve temizlik yapmamızın, giydiklerimizin, evimizin hatta değer verdiklerimizin bile puanlandığı o sahte dünyayı örnek alıyor ve gerçek hayatımızda sergiliyoruz. Mütevazı, saygılı olmanın zayıflık olarak
değerlendirildiği, saldırgan olmanın ve incitici sözler söylemenin alkışlandığı bir dönemde psikolojik sağlığımızı koruyarak var olmaya çalışıyoruz.

Samimiyete, saygıya ve içtenliğe dayanan ilişkilerimiz artık yerini sosyal medya üzerinden gerçekleşen yapay iletişime bırakıyor. Telefon, bilgisayar gibi araçlarla sağladığımız iletişimin yaygın hâle gelmesiyle birlikte, değer verdiklerimizle yüz yüze iletişim kurmak için yeterli zaman ayıramıyoruz.

Sosyal medyada insanlar kendilerini nasıl tanıtmak istiyorlarsa o sahte kimliğe bürünerek kendilerini tanıtıyorlar. Neden böyle davranıyoruz? İstendik davranışları sergiliyoruz, kabul görmek istiyoruz ama bizi kabul eden sosyal medya dünyasının da kimliğimizin de sahte olduğunu unutarak yapıyoruz bunu. Bir süre sonra gerçeklikten ve doğallıktan uzaklaşıyoruz, kendimize yabancılaşıyoruz, gerçek kimliğimiz ve sahte kimliğimiz arasındaki uzaklık arttıkça psikolojik sorunlara yaklaşıyoruz.

Bu süreçte sosyal medyadan tam olarak uzaklaşmamız çok mümkün değil ancak sosyal medya ile samimi iletişim kurma konusunda dengeyi sağlayabiliriz. Sosyal medyaya ayırdığımız zamanı sevdiklerimize yüz yüze vakit ayırarak geçirebilir ya da sesini duyarak iletişim kurabiliriz.

Tüketim Toplumu: Alışveriş fiziksel, sosyal ya da psikolojik ihtiyaçların giderilmesi için gerçekleştirilir. Son dönemdeki alışverişlerimizi daha çok sosyal ihtiyaçlarımızı gidermek için yapıyoruz ancak bu alışverişler
sosyal ihtiyaçlarımızı gidermek şöyle dursun daha da artırıyor.

Medya ve reklam sektörü günümüzde bir tüketim kültürü oluşturmuş. İnsanın tükettiği oranda değerli olduğu, deneyimin değil eşyaların önem kazandığı, tüketilen ürünlerin insanların kimliğini oluşturduğu ve toplumsal statü kazandırdığı yanılsaması ile karşı karşıyayız. Tüketmek, insanı daha fazla tüketime yöneltir ve bu kısır döngüde kişi kendini tükettiği şeyler dışında bir hiç olarak algılamaya başlar. Tüketerek kendini de tüketir ancak farkına varmaz. Bu süreçte tüketim, kendimizi, ailemizi ve yakınlarımızı ihmal etmemize, sosyal ve ahlaki sorumluluklarımızı yerini getirmemize de engel olur.

Reklamlar: Reklamlarda gerçek dışı bir hayat ve dünya anlayışı sunulmaktadır. Bu anlayış şu ifadelerle özetlenebilir: “Bu değerli ve özel ürünlere sahip olmak hayatınızı değerli kılacak, statünüz artacak, sorunlarınız çözülecek, modern olacaksınız, model olacaksınız.” Öyle ki bu empoze edilmiş düşüncelerle kişi, bu ürüne sahip olmadığında kendini eksik hissedecektir.

Reklamlar, zevklerin ve davranışların benzeşmesine, farklılıkların azalmasına, renkliliklerin, zenginliklerin tükenmesine neden olur. İnsanlar, aynı ürün ve hizmetleri kullanmaya, aynı şeylerden zevk almaya başlarlar. Bu da yerel kültürlerin, farklı kimliklerin, değerlerin giderek yok olmasına, tek tip insan ve kültürün yaygınlaşmasına sebebiyet verir. Reklamlarda bütün problemler yapay bir şekilde dile getirilir. Tartışma, çözümsüzlük, karmaşa vb. neredeyse hiç yoktur. Böylece insanlar toplumsal ve psikolojik sorunları fark etme ve çözüm üretme sürecine yabancılaşarak duyarsızlaşırlar.

Reklamlar sadece ürün tanıtmaz. İhtiyaç üretir ve belirler, varlığına ikna ettiği ihtiyaçları temin için insanları yönlendirir. Bunu sağlamak üzere tanıtımı yapılan ürünlerin hayata katacağı maddi faydanın dışında manevi anlamda da mutlu etme, huzurlu kılma, öz güveni yüksek tutma, önemli günleri anlamlı kılma vb. unsurları kullanarak büyülü ve sahte bir dünya oluşturur.

Yaşam Alanları: Kentlerde, yapay yaşam merkezlerinde hayatımızı sürdürmeye çalışıyor, bu mekânların soğukluğunu ve yapaylığını hissediyoruz. Kullanmadığımız imkânlar sunan, güvenlikli, bir köyü dolduracak kadar çok ailenin yaşadığı büyük apartmanlarda veya sitelerde yaşıyoruz ancak zorunlu olmadığı takdirde kimseyle iletişim kurmuyoruz. Aynı katta yaşayan komşularımızı bile tanımaya zaman ayırmıyoruz, merdivenlerde veya asansörde karşılaştığımız kişilerle aynı apartmanda yaşayıp yaşamadığımızı bile bilmiyoruz.

Karar Ver(eme)me: Sabah ne giyeceğimize kendimiz mi karar veriyoruz? Bize yakıştığını düşündüğümüz kıyafetleri mi yoksa bize dayatılanları mı giyiyoruz? Kim karar veriyor? Modacılar mı? Telefonumuza uygulamasını indirdiğimiz alışveriş siteleri mi? Bu işten para kazananlar (influecerlar) mı? Tanıtım klasörüne düşen e-postalar mı? Sistemler nasıl iddia ediyorlar bizim yerimize seçim yapıp bizden daha iyi karar verdiklerini? Başkalarının hayatını yaşamak gibi aslında başkalarının kararlarını mı uyguluyoruz?

Çocuklarımız adına karar veriyor, onların sağlıklı karar vermelerine imkân tanımıyoruz. Öncelikli olarak biz bir etki altında kalmadan sağlıklı kararlar vermeli ve çocuklarımıza da model olmalıyız. Ailece ortak karar alma becerisi geliştirmeliyiz. Aile üyelerinin kendilerini ilgilendiren konularda beraberce karar alabilmeleri, fikirlerinin aile içinde önemsendiği, bu aile için önemli oldukları, aile bireylerinin onlara saygı duyduğu hissini kuvvetlendirir ve bireyler bu yolla ailelerine katkı sağlamış olmanın memnuniyetini yaşarlar. Böylece aile üyeleri kendi kararlarının sorumluluğunu da taşımış olurlar.

KENDİMİZE NASIL YAKINLAŞABİLİRİZ?

İnsanın bu durumun farkında olması yakınlaşmanın temelini oluşturur. Kendi sorunlarımızı çözebilecek kaynaklara ve yeteneğe sahip olduğumuzdan hareketle sorunların çözümü noktasında küçük adımlar atabiliriz. Küçük adımları atarken açıkça iletişim kurarak yakın çevremizden ve alanında uzman kişilerden yardım ve destek alabiliriz.

Öncelikle bu koşturmaca ve zaman baskısı içinde durmalı ve neye ihtiyacımız olduğuna karar verip yola öyle devam etmeliyiz.

Bize dayatılan “Hayatı kaçırıyorsun.” fikirlerinden ve yetişemediğimiz durumlarda yaşatılan suçluluk duygusundan uzaklaşmalıyız. Gereksiz kalabalıklarda kaybolmadan sadeleşmeliyiz, hayatımızdan bizi yoran yıpratan vaktimizi çalan, kendimize ve sevdiklerimize vakit ayırmamızı güçleştiren yükleri adım adım atarak sadeleşmeliyiz. Ne istediğimizi belirlemeli, bunu da bencil olmadan, kendimizi, ailemizi, dostlarımızı önceleyerek, yanımızda ve yakınımızda olanları fark ederek doğaya saygı içinde gerçekleştirmeliyiz.

Değer vereceği, anlam katacağı her şeyin insanın dünyasını zenginleştireceğinden hareketle tükettiklerimizle değil deneyim ve hislerimizle, paylaşımlarımızla var olabiliriz.

Kendimizi kabul ederek, kendimizin farkında olarak, kendimize saygı duyarak, varlığımızın bir anlamı olduğunu bilerek hayatın basit ve bir o kadar da mükemmel olduğunun farkına vararak ve bu mükemmelliğe her defasında şükrederek, sevdiklerimizle birlikte nefes alarak gerektiğinde sevdiklerimize nefes ses ve dua olarak yer almalıyız bu hayatta.