Makale

KÜTÜPHANEDE YAŞAYAN ADAM: MEHMET NİYAZİ

KÜTÜPHANEDE YAŞAYAN ADAM: MEHMET NİYAZİ

Nermin TAYLAN

“Biz ne istiyoruz! Kavgamızın sebebi nedir?

İki yüzyıldan beri bizden üstün olduklarına inandığımız milletlerin kültürlerini almaya çalıştık. Alabildik mi?

Alamadık!

Alamayız da.

Her milletin kültür kaynakları, tarihî gelişmesi farklıdır.

Onlara şahsiyet veren mana iklimlerine antenlerimiz kapalıdır.

İç dünyalarına nüfuz edemediğimizden sadece kabukta onları taklit edebildik.

Ama…

Kızımızın yaşmakları soldu!

Şairimizin kalemi sustu!

Düşünürümüzün beyni dumura uğradı.

Şehirlerimizi, evlerimizi donatan nakışlarımız silinip gitti.

Bu gidişe bir ’dur’ demezsek birkaç nesil sonra milletimiz yok olacak.

İnsanlık da nadide bir figürünü yitirecektir.

Milletimiz, hem bizim için hem de insanlık için var olmalıdır.

Bu da; eşyayı kendi gözüyle görmesiyle, kendi beyni ile değerlendirmesiyle, beynine döktüğü alın teriyle, uygarlığını ortaya çıkarmasıyla ve dünya uygarlığına katkıda bulunmasıyla mümkündür.

Bunun için de beynimiz durumunda olan üniversiteler kuracağız, özelliklerimizi benliğinde taşıyan insanlar yetiştireceğiz, elimizi eşyaya uzatacağız, ruhumuzun asliyetini dağa taşa nakşedeceğiz ki; gelecek yüzyıllarda var olalım!”

Özünün farkında, köklerine sevdalı, istikbalden endişeli ama bir o kadar da ümitvar olan Mehmet Niyazi Özdemir; var olmanın kavgaya dönüştüğü bir hengâmda böyle sunuyordu kurtuluş reçetesini milletine... Çünkü o Osmanlı-Rus Harbi’nde Ruslar’a karşı savaşıp düşmanı köylerine sokmayan dedelerinin torunu, I. Balkan Harbi’nde şehit olan amcanın yeğeni ve I. Dünya Harbi’nde savaşan bir babanın evladıydı.

Aslen Trabzonlu olan Mehmet Niyazi, 1942 yılında Sakarya’nın Akyazı ilçesinde dünyaya gelmiş, başarılı geçen eğitim hayatı onu İstanbul Haydarpaşa Lisesi’ne eriştirmişti. Çocukluk yıllarından beri okumayı çok seven Mehmet Niyazi’nin fikir dünyası lise yıllarında tanıştığı edebiyat öğretmeni ve diğer bir iki hocasıyla oldukça gelişir. Bu yıllarda ülkenin önde gelen dergilerine abone oluyor, hocalarıyla fikir sohbetleri yapabiliyordur. Hayali olmasa da lisenin bitiminde İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesine girmeye hak kazanır.

Abone olduğu “Varlık”, “Büyük Doğu” gibi dergilerin de katkısıyla üniversite yıllarında derslerinin haricinde kendisini araştırmaya veren Mehmet Niyazi, bir gün fakülte çıkışında semadan yağan rahmetten ıslanmamak için rastgele sığındığı “Marmara Kıraathanesi’nde dönemin en önemli isimleriyle tanışır. İlk gidiş belki rastlantıdır ancak sonrakiler öyle olmayacaktır. Edebiyatçıların, aydınların uğrak yeri olan bu kıraathane “Varolmak Kavgası” adına şekillenmesini sağlayacaktır.

Toplumun sağ ve sol diye şekillendiği, öğrenci kavgalarının ayyuka çıktığı bu dönemde dinî ve millî yayın yapan kurumların olmaması sebebiyle bir yayınevi kurmayı görev addediyor ve birkaç arkadaşı ile birlikte kıt kanaat bütçeleriyle Ötüken Yayınevi’ni kuruyordu.

Artık onların sesi Ötüken’den yükseliyor, Necip Fazıl buradan haykırıyor, Peyami Safa halkla buradan konuşuyor, ülke için gerekli görülen ne varsa buradan yayımlanıyordu. Bu sırada Mehmet Niyazi yine kütüphanelerde çalışmalarına devam ediyor, dünyanın dağdağasında boğulmaktansa ilim deryasında hayat buluyordu.

Bu duygularla ve tamamen kendi çabalarıyla kazandığı doktora hakkını tamamlamak için Almanya’ya gider. Almanya’da Marlburg, Bonn ve Köln üniversitelerinde “Türk Kamu Hukukunda Temel Hürriyetler” konulu tezini tamamlayarak doktor olur ama hemen ülkesine dönmez. Uzun süre yalnızca yaz aylarında kalmak üzere Türkiye’ye gelir ve tam yirmi yıl Almanya kütüphanelerinde çalışmalarına devam eder. Öyle ki Almanya’da yabancı öğrenciler için hazırlanan bir televizyon programında onun için “kütüphanede yaşayan adam” ifadesi kullanılır.

Nihayet 1989 yılında İstanbul’a yerleşir. Bayezid Devlet Kütüphanesi’nin müdavimi olur. Gazete yazılarını ve kitaplarını burada kaleme alır. Sabah erken saatlerden akşam kütüphanenin kapanma saatlerine kadar çalışır. Kendisiyle sohbet etmeye, fikir danışmaya gelen öğrencilere “herkesten farklı bir üslupla, vatan aşkıyla ama en önemlisi tüm ruhuyla” saatlerce çırpınarak bir şeyler anlatmaya çalışır. Talebelerin düzenlediği tüm konferanslara ücret almaksızın gider. Çok veya az izlenen diye ayrım yapmadan davet edildiği her televizyon ve radyo programına insanlığa sesini duyurabilme gayesi ile asla hayır demez ve hiç ücret kabul etmez.

Hep ulaşılabilir olur. Onu arayanlar kendisini kütüphanede bulur, rahatça yanında oturur. Masasında her görüşten insan oturur. Kimseyi kırmaz, sevdiklerini asla bırakmaz. Sözüne sadık, dostuna vefalı olan Mehmet Niyazi iddiasında aşırı olmaz fakat verdiği eserlerindeki kalite onu her vakit otorite yapar. Talebesi olan Gazeteci Ekrem Kaftan’ın ifadesine göre “Geliri çok iyi olmamasına rağmen her yıl birkaç öğrenciye burs verir.” Kimseye yük olmaz, kendisine yemek ısmarlatmaz. Çok ısrar edilirse karşı tarafa ağır gelmemesi için yalnızca çorba içer.

Her bayram Fatih Sultan Mehmet’in türbesinden başlayarak tüm padişahların türbelerini ziyaret eden Mehmet Niyazi, 20 yıl dışarıda yaşamasına rağmen millîliğini korumayı başarmıştı. Yemen’in, Suriye’nin, Filistin’in, Çanakkale’nin acısını hâlâ sinesinde hissediyordu. Gençlik yıllarından itibaren tüm varlığını milletin dertlerine merhem olmaya adamış bu abidevi şahsiyet, Osmanlı’nın son yıllarını hatırladıkça kendi nefsini düşünmekten hayâ ediyordu.

Şöhret, para, maddi menfaatler, beyhude eğlenceler değildi gayesi. Zaman denilen sermayeyi iyi kullanmayı bildi. Asla akademik bir gaye peşinde koşmadı. O daima kökü, özü, vatanı ve milleti için çalıştı. İç hürriyetinin mükemmelliği ile tarihi hürriyetini fark eden ve bunu gelecek nesillere taşıma sevdası ile yaşayan bir insan oldu daima. Tarihçi, romancı, fikir adamı ama en önemlisi gönül insanı...

Onun milliyetçiliği tam anlamıyla bir İslam milliyetçiliğiydi. İddiaları büyük değildi, kimseye üstünlük kurmaya çalışmadı ama eserlerinin de rakibi yoktu. Tarihte var olmuş ama şimdilerde isimleri unutulmaya yüz tutmuş birtakım kahramanları bularak bizlere anlattı. Eserlerini hazırlarken kurgudan çok gerçek olayları aktarmak istediğinden romanlarının hazırlık safhası uzun sürdü. Aylarca Çanakkale’de, Yemen’de, Plevne’de kaldı. “Yemen’deki şehit sayısından dünya korkuyor, demek ki orada büyük dramlar yaşanmış. Bu nasıl bir millet ki böyle bir tarihi anmaz, hatırlamaz.” diyerek Yemen’e gitti. “Plevne’yi hakkıyla anlatan bir eserimiz yok. Yazılmalı ve kitabı okuyan orada hakikate aykırı bir şey bulmamalı.” diyerek Plevne’ye koştu.

Almanya’da kaldığı yıllarda bir hocanın kendisine “Çanakkale’yi bir daha yapabilir misiniz?” sorusu üzerine Alman kütüphanelerinde Çanakkale üzerine altı yüzü aşkın eser bulup ülkesindeki kütüphanede yalnız yirmi eser olduğunu görünce, “Üzerimize vazifedir Çanakkale” deyip Çanakkale’yi cephe cephe gezerek Çanakkale Mahşeri’ni kaleme aldı ve Çanakkale destanı onun kalemiyle âdeta yeniden yazıldı.

Artık kaç yazarı aradığımızda kütüphanelerde bulabiliyoruz? Kaç isim uzak durabiliyor paradan, şandan, şöhretten? Bir Mehmet Niyazi Özdemir vardı; ömrü, hayatı, yaşantısı ve eserleri ile hepimize, herkese örnek. 6 Nisan 1942’de başlayan hayatı 11 Mayıs 2018’de son buldu. O çok sevdiği rabbine kavuştu. Kendi adıma diyebilirim ki tarih konuşuyorsam ve sinemde bir sevda hissediyorsam ecdada karşı, görev biliyorsam vatanıma hizmeti, “her lahzamda, her kelimemde Mehmet Niyazi Özdemir’in hakkı vardır. O, Sait Başer’in tabiri ile “Müslüman Türk delikanlısının en şerefli mücadelesi olan ‘Var Olmak’ mücadelesini hakkıyla vermeyi başardı. O milletine ve devletine her daim hakkını ödeyerek yaşadı.”

Aziz ruhu şâd, menzili pak, makamı âli olsun…